Favorite holiday?

I have not any Holiday yet that "I can say this is my favourite holiday"

Ask me anything

Bu konuyu "başarı" ve "değer" kavramlarının tanımından ve farkından yola çıkarak çözmek gerek, şahsi fikrim kendi kulvarında ve uğraşlarında başarılı olan kişi zaten otomatik olarak bir çok insanın gözünde değer kazanır yani aralarında orantı vardır diye düşünüyorum başarılı her insan aynı zamanda değerlidir diyebilirim ancak şöyle bişey denilebilirmi ; Başarısız olan ama değerli olan insan yok mudur ? Evet vardır aslında ama onlarda değerlerini gösterdikleri mücadeleden ötürü kazanırlar örneğin "Hitler" nazizm politikasının lideri askeri alanda çok büyük başarısızlığa uğramış ancak yaptıklarıyla göreceli bir kavramda olsa kiminin gözünde değerli bir insandır. Aynı şekilde şöyle düşünmek gerekirse kısacası Einstein'in şu sözü herşeyi özetler aslında " Hayatında hiç bir hata yapmayan kişi hiç bir şey denememiştir " Başarı yolunda herşey mübahtır deriz, başarıya ulamaşak bile yaptıklarımız bize değer kazandırır. Einstein'in bu sözü ise her zaman bir şeyler yapmak isteyen kişi olduğunu gösterir. Savaşan kaybedebilir ama savaşmayan çoktan kaybetmiştir misali.

Ask me anything

Amerikan Rüyası

Bir Amerikan iş adamı denizde küçük bir kıyısı olan ufak bir Meksika köyünde kıyıya yanaşan kırık dökük bir tekneyi görür, merakla biraz yakınlaşır tekne üstünde bir kaç iri Orkinoz balıkları gözüne çarpar, Amerikalı iş adamı biraz şikayet edercesine Meksikalı balıkçıya seslenir ;


"Bunları tutman ne kadar süreni aldı ?"

Meksikalı balıkçı balıkları kovaya koyarken bakmadan cevap verir ;

"Sadece bir kaç dakikamı aldı"
Bunun üzerine Amerika'lı iş adamı " Neden daha fazla uzun durup fazla balık yakalamıyorsun ?" diye merakını gidermek için sorar. Meksikalı balıkçı " Ailemin zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için bunlar yetiyor" der. Bunun üzerine Amerika'lı tekrar sorar balıkçıya " O zaman kalan zamanlarında ne yapıyorsun ? " Meksikalı bu kez balıkları kovaya koymuştur, Amerikalının suratına bakar ve hafif bir tebessümle cevap verir ; " Geç kalkar, balığa gider ardından çocuklarımla oynarım, karımla siesta yaparım, her akşam köy merkezine inip, şarap eşliğinde arkadaşlarımda gitar çalarım, çok dolu ve meşgul bir hayat yaşıyorum efendim" diye bitirir sözünü.
http://3.bp.blogspot.com/_ESC4bygtp2M/R2FAbeQGeBI/AAAAAAAACQQ/vYgRB3N5JYU/s400/Chavannes+The+Poor+Fisherman.jpg Bunun üzerine Amerikalı dalga geçer bir ifade ile seslenir Meksikalıya " Ben Harvard MBA fabrikasından geliyorum, bence balık tutma adına daha fazla vakit ayırmalısın, bu ilerleme ile tutacağın daha fazla balıkla daha büyük bir tekne alabilirsin, sonrasında büyük tekne sayesinde işini daha çok geliştirir sonrasında daha da büyük bir tekne alabilirsin, sonrasında işin geliştikçe bir kaç tekne sahibi olabilirsin, sonunda bir balıkçı donanmasına sahip olabilirsin, yakaladığın balıkları komisyonculara satmak yerine direk tüketicilere satabilirsin, ve belkide hayalindeki kendi üretim fabrikanı açarak, işini,üretimini,dağıtımını kontrol edebilirsin, derhal bu küçük balıkçı köyünden gitmelisin, ilk önce Mexico City'e ardından Los Angeles'a ardında New York'a, böylelikle yatırımını daha da zenginleştirebilirsin."

Meksikalı balıkçı uzun süre sessizce dinledikten sonra merakla sorar ; " Peki efendim, bu kadar şey benim ne kadar süremi alacak acaba ?"
Amerikalı kendinden emin bir şekilde cevap verir ; "15 ya da 20 yılını alabilir elbette".
Meksikalı tekrar merakıyla sorar ; " Peki ondan sonra ne olacak efendim ?
Amerikalı, çılgın bir kahkaha atarak cevap verir ; "İşin en iyi kısmına geleceksin işte, zamanı gelince kendi fabrikanı ve şirketini satılıklar listesine koyacaksın, bütün şirket stoklarını satacaksın ve ardından çok zengin olacaksın, milyonları sayacaksın"
Meksikalı başını aşağı yukarı sallayarak onay verir gibi yapar ve tekrar sorar ; "Milyonlar efendim, anlıyorum peki sonra ne olacak  ?"
Amerikalı ilk önce ne olup bittiğini anlamasada sonra suratına bir şapşal ifade gelir ve sessizce söylemeye başlar ;
" Sonra emekli olacaksın ve geç kalktığın bu küçük köye geleceksin, birazcık balık tutup, çocuklarınla oynayacaksın, karınla siesta yapacaksın, akşamları köye inip arkadaşlarınla gitar çalacaksın."

Amerikalı sözünü bittirdiğinde şapşal ifade hala gitmez. Meksikalı ise bişey demez tebessümle elindeki iki kovayla yolunu tutar, Amerikalı arkadan olan bitenin etkisinde heykel gibi ona baka kalır.


Bizler gelen kavşakta yollarımızı ayırsakta aynı yolun yolcusuyuz ve unutmayalım ki kavşakta ayrılan tüm yollar tek bir çıkmaz sokağa çıkacak. Oyun bittikten sonra Şahta Piyonda aynı kutuya atılacak.






http://www.infobik.com/wp-content/uploads/2011/05/sansur.jpg  Seçimler öncesi bir sansür fırtınası koptu gitti, sosyal paylaşım sitelerinde belkide ana muhalefet yanlıları tarafından çok abartılı bir biçimde kişi hak ve özgürlüklerin kısıtlanması iddiasıyla neredeyse internet diğer bir kaç ortadoğu ülkelerindeki gibi tamamen yasaklanacak hale getirelecek tarzında eleştirilerde bulunuldu. Biz Türk halkı olarak yaygara koparmayı çok severiz ama bir kişi tutupta bu işin özü nedir bir araştırıyım ve öğreneyim demez de başkalarının yaygarasına bakar. Sansür işlemi oy kazanma ve kaybetme adına o kadar çok kullanıldı ki, internet kullanıcıları tam olarak neye uğradığını şaşırdılar, hatta şu an zaten mevcut 1 milyonun üzerinde telekom tarafından yasaklanmış siteler varken ancak DNS gibi hileli yollarla girebiliyorken 22 Ağustos'ta gelecek sansürün çok farklı bir şeymiş gibi tanıtıldı, aşağıdaki yazıyı okuyunca anlayacaksınız ki 22 Ağustosta gelecek sansür kimseye diretilmiyor, zorunlu bir paket yok şu anda zaten 1 milyon yasaklı siteye sahip standart paket devam edecek ama tercihe göre İnternet kullanıcıları çocuk ve aile paketi gibi paketler tercih edip ekstra olarak porno ve erotik ayrıca magazin bazlı siteleride kapatabilecek. Elbette internetin şu sıralar dünyada insanların eli kolu ve bacağı hale gelmesiyle baskıcı yasakları kimşe hoşgörüyle karşılayamaz, ancak kimse kimsenin özgürlüğünüde kısıtlayamaz, internet kullanıcıları haklı bir şekilde kısıtlanacak özgürlüklerini savunuyorlardı ama bazılarına göre kısıtlanacak özgürlükleri. Kısıtlama falan yok, bir deli kuyuya taş atar yüz tane akıllı çıkaramaz hesabı. Kaldı ki bu sansürün mevcut hükümetle hiç bir alakası olmadığını tamamen internet tüketicilerinden gelen şikayetler üzerine böyle bir yola gideleceğini öğrendik.


22 Ağustos'ta ne olacak? İnternete sansür mü geliyor? Güvenli internet zorunlu mu? Ücret ödemek gerekecek mi? Güvenli interneti seçen bundan vazgeçebilecek mi? Güvenli internette engellenecek siteleri kim belirleyecek? Kastın ötesinde engelleme olursa ne olacak?

Sanal alemi sokaklara döken bu sorunun yanıtı için BTK Başkanı Tayfun Acarer, TİB İnternet Başkanı Osman Nihat Şen ve İnternet Kurulu Başkanı Serhat Özeren, İnternet Medyası Derneği üyeleri ile biraraya geldi. 

Toplantıya İMD Başkanı Hadi Özışık, Gazeteciler.com, Nethaber.com, Ensonhaber, T24, Medya Takip Merkezi, Samanyolu, Kanal 7, Rotahaber, Medyaradar, HaberX, Habertürk sitesinin temsilcileri katıldı.

İstanbul'da yapılan toplantıda internetin dilinden en iyi anlayan sanal medya temsilcileri düzenlemede gördükleri yanlışları, eksiklikleri ve sakınca yaratabilecek

GÜVENLİ İNTERNETİ HÜKÜMET Mİ İSTEDİ?

BTK Başkanı Acarer net bir şekilde diyor ki: "Bu uygulamanın siyasi otoriteyle hiç bir bağı yok. Tamamen tüketicinin talebi doğrultusunda ortaya çıktı. Bakanların, vekillerin haberi medyayla birlikte oldu.
noktaları getirdiler. Düzenlemeye imza atan kurum temsilcileri de merak edilen soruları net bir şekilde yanıtladılar. 

İşte kafalara takılan sorular ve o soruların yanıtları:

1-22 AĞUSTOS'TA NE OLACAK?
BTK Başkanı Tayfun Acarer bu sorunun yanıtını verdi...

*22 Ağustos'ta tercihe göre internet hizmeti devreye girecek. Şu an kullandığımız STANDART paket kalıcı. Bunun yanına GÜVENLİ İNTERNET profili eklenecek. Bu profi zorunlu değil tamamen TERCİHE bağlı. Kullanıcı GÜVENLİ İNTERNET profilini SEÇMEK istemezse bugünkü STANDART paketi aynen devam edecek. Bu durumda 22 Ağustos'ta internet kullanım hakkımızda herhangi bir değişiklik olmayacak. Yani ilk anda algılandığı gibi bizi 22 Ağustos'ta SANSÜRLÜ internet beklemiyor. 


SIRADAN UYGULAMA NASIL SANSÜR OLARAK ALGILANDI?

BTK Başkanı Tayfun Acarer, tepkiler konusunda ve özellikle de sansür algısıyla şaşkına dönmüş halde. Diyor ki:

"Bizim için sıradan bir düzenlemeydi. Sıradandı çünkü mevcuta alternatifgetiriyordu. İsteğe bağlıydı ve isteyen için mevcut durum devam edecekti. Herhalde internetin hassasiyetinden ummadığımız bir noktaya geldi.

2-GÜVENLİ İNTERNET NE?

İÇİNDE NELER VAR: Bu internet profilinde üç paket yer alacak. AİLE, ÇOCUK ve YURTİÇİ... Dileyen kişi istediği paketi seçebilecek. 

ÜCRETLİ Mİ? : Bu paketlerin tamamı ücretsiz olacak. 

VAZGEÇME HAKKI VAR MI? : Dilediğiniz anda seçtiğiniz paketi iptal edip STANDART profile dönebileceksiniz. Hatta İPTAL etmeden de saate bağlı olarak güvenli internet ile standart profil arasında geçişler yapılabilecek. 

Örneğin, 
çocuğunuzun kullanacağı saatlerde GÜVENLİ profile, kendi kullanımız sırasında ise STARDART profile anında geçişler yapabileceksiniz. Bunun için kullanıcıya (mesela çocuk paketini seçmişse) şifre verilecek. Bu şifre ile çocuk paketini devreye alabilecek yada devredışı bırakabilecek. 

3-GÜVENLİ İNTERNETİN İÇİNDE NE OLACAĞINA KİM KARAR VERECEK?


TV'LERDEKİ CAHİL YORUMLARI

BTK Başkanı Acarer: "Bazen TV'deki yorumları duyunca gülmek mi ağlamak mı gerekli bilmiyorum. Sanıyorlar ki bizim elimizde vana var, çevirip interneti kapatıyoruz. Oysa sistem bizim üstümüzden geçmiyor ki...

Bu konuda 25 Mayıs'ta İnternet Kurulu toplantı yapacak. Kurul bünyesinde SİVİL-KAMU-ÖZEL sektör temsilcileri yer alıyor. Toplantıya dışardan akademisyenler ve teknoloji editörleri de dahil edilecek. Bu kurul GÜVENLİ internet paketinde neler olması gerektiği konusunda bir rapor hazırlayacak. Bu rapor doğrultusunda düzenleme yapılacak. Hedeflenen sektörün kendi kendini denetleyeceği bir yapılanma kurmak. Sakıncalı içerikler listesi ise değişken olabilecek. 

4-NİYE BU DÜZENLEMEYİ BTK YAPIYOR? 

1-ÜCRET: Bunun en önemli nedeni, GÜVENLİ internet erişimininin ücretsiz sunulabilmesini sağlamak. Güvenli internet TÜKETİCİ hakkı olarak geçiyor. Bu hakkı da devletin sunması gerekiyor. 

TİB'E EN ÇOK ŞİKAYET EDİLEN KONULAR

TİB Başkanı Şen: "Kız arkadaşımın ismi internette yazılınca filanca sitede çıkıyor. Oysa onunla hiç ilgisi yok. Bu yüzden evlenemiyoruz...

*Kızımın okulda arkadaşları ile çekildiği fotoğrafı facebook'a konulmuş. Altına çok çirkin şeyler yazılmış. Kızım okula gidemiyor, intihar etmeyi düşünüyor. Ne olur o siteyi kapatın...

DÜNYADA ŞİKAYET REKORU BİZDE

Türk halkı internet ile yeni tanıştığı için henüz olumsuzlukları ile başa çıkabilmeyi bilmiyor. Bu nedenle de dünyada en fazla şikayet bizim ülkemizde yetkili kurumlara iletiliyor. Öyle ki dünya genelinde bir ayda yapılan şikayet rakamına biz 1 günde ulaşıyoruz. Günde 4 bin şikayet iletildiği oluyor. 


2- DEĞİŞİM HAKKI: Şu an servis sağlayıcıları tarafından uygulanan güvenli profillerde değişiklik yapılamıyor. BTK düzenlemesi ile kullanıcıya anında değişim yapabilme imkanı sağlanacak. 

3-ALT YAPI: BTK servis sağlayıcılarının hepsinin benzer bir altyapıyı kurmasını ve tüketicinin bu yöndeki ihtiyacını karşılamasını koordine etmiş olacak. 

5-KAMUOYU BUNU NEDEN SANSÜR OLARAK ALGILADI?

TİB İnternet Başkanı Osman Nihat Şen bunun nedenlerini 2 maddede özetledi:
1-Birkaç hadise birleştirildi 
2-Hazırlanan metin çok teknikti. Sadece uzmanının anlayabileceği bir dille yazılmıştı. Bu yanlış anlamalara neden oldu. 

6-BEDAVA FİLTRE PROGRAMI NİYE DAĞITILMIYOR?

Bunu Avustralya denedi. Çok yüksek bir bütçe ayırdılar. 100 milyon dolar harcadılar ancak sonuca ulaşamadılar. Bu nedenle de projeyi iptal ettiler. 

7-DÜNYADA NASIL?

Güvenli İnternet profili konusunda 5 ülkede inceleme yapıldı. Bu ülkelerden 4'ü Avrupa ülkesiydi. Oluşturulan sistem dünyadaki ile aynı olacak, hiçbir farklılık olmayacak. 

8-KASITTAN DAHA FAZLA ENGELLEME OLURSA NE OLACAK?

Bunun için sivil toplum kuruluşlarının sürece dahil edilmesi planlanıyor. Örneğin İnternet Medyası Derneği kendi sektörüyle ilgili bir listeleme yapabilecek. 

9-LİSTELER NEDEN GİZLİ?

Bu listeler parasal olarak çok değerli olduğu için gizli tutuluyor. 

10-NEDEN TÜRKİYE'DE ÇOK SAYIDA SİTE YASAKLI?

Bunun nedeni 2007 yılında çıkarılan 5651 sayılı kanun. Youtube uzun süre bu kanun nedeniyle kapalı kaldı. Kapatma kararını mahkemeler veriyor. Hakimler iseinternet ve bilim suçları konusunda yeterli donanıma sahip olmadıkları içinsakıncalı içeriği çıkartma yönünde karar almak yerine siteyi toptan kapatıyor.

O, bu dünyanın gördüğü tek yıldızdı


Komutan Che'nin doğum günü neticesi ile sizlerle bir makale paylaşmak istedim. Okuyunca anlayacaksınız ki Che hala neden öldürelemedi ? Öldürüldü ama öldürelemedi sadece emanet olan bedeni son yolculuğunu yapmıştı artık ama onun ruhu mirasıyla birlikte tüm insanlığın yanındaydı !


Gülüşüne bin kurşun
sıksa da ölüm
unutma ki umuda
kurşun işlemez gülüm
...
Albay Selich: “Benigno’nun La Higuera savaşından (26 Eylül) beri ağır yaralı olduğunu, Coco ve diğerlerinin de orada öldüğünü biliyorum. Onun hâlâ yaşayıp yaşamadığını bana söyleyebilir misiniz Comandante?
Comandante: Albay hafızam çok zayıftır. Hatırlamıyorum ve sorunuzu nasıl yanıtlamam gerektiğini de bilmiyorum.
Albay: Kübalı mısınız yoksa Arjantinli mi?
Comandante: Ben Kübalı, Arjantinli, Bolivyalı, Perulu ve... Ekvadorluyum.
Anladınız mı?
Albay: Neden ülkemizde faaliyet göstermeye karar verdiniz?
Comandante: Köylülerin içinde yaşadıkları durumu görmüyor musunuz? İnsanın yüreğini burkan bir yoksulluk içinde vahşiler gibi yaşıyorlar. Terk edilmiş hayvanlar gibi tek bir odada uyuyor ve yemek pişiriyorlar, üstlerine giyecek elbiseleri yok.
Albay: Kübadakiler de öyle
Comandante: Hayır bu doğru değil!
Albay şunlara bakınız, (yanı başında yatan iki cesedi göstererek) bu çocuklar Küba’da istedikleri her şeye sahiptiler ve yine de ölmek için buraya geldiler.
...
8 Ekim 1967 günü uğursuz bir gündü.
Comandante Che Guevara bir gün öncesinde günlüğüne şunları kaydetmişti:
“Ordu kuşatılan 37 kişilik gerilla grubunun geçişini engellemek için Serrano’da 250 kişi bulunduğunu ve Acero ile Oro arasındaki bölgeye sığınmış olduğumuz yolunda bir haber yayınladı. Ama bu bir şaşırtmaca olsa gerek.
Yükseklik 2.000 metre.”
...
Che GuevaraAncak şafak sökerken bulundukları vadinin iki tarafını tutmuş askerleri gördüklerinde gerçekten de kıstırıldıklarını anladılar.
37 kişi değil sadece 17 kişiydiler. Çünkü gerillanın artçı birliğiyle irtibatları kopalı aylar olmuştu.
Bulundukları yerden çıkmaları çok güçtü ancak savaşmanın dışında bir seçenekleri de yoktu.
Che gerilla grubunu üçe böldü.
İlk grup yedi kişiden, ikinci grup dört kişiden, üçüncü grupsa altı kişiden oluşacaktı.
Böylelikle ilk grup çatışmayı sürdürür ve askerlerin dikkatini üzerlerine çekerken kalan iki gerilla grubunun kuşatmayı yarıp kaçma imkânı olacaktı.
...
Gruplar dağıtıldı ve saat 13.10’da gerilla ile ordu birlikleri arasındaki çatışma başladı.
Üç yüz metre uzunluğunda elli metre genişliğinde bir vadideydiler. Vadi çalılarla kaplıydı. Vadinin iki yamacı da askerler tarafından sarılmıştı.
Saat 13.10’da üzerlerine havan topu yağmaya başladı. Bir taraftan da makineli tüfek ateşi başlamıştı.
...
Uzun süren çatışmada öncü gruptan Arturo ve Antonio öldürüldü.
Büyük bir kayalığın arkasından M-2 tüfeğiyle ateş ediyordu ama biraz sonra tüfeğinin namlusuna bir mermi isabet etti.
Artık tüfeği yoktu.
Hemen belindeki tabancaya sarıldı ama şarjörün yerinde olmadığını gördü.
Artık savaşacak silahı yoktu.
O sırada bir mermi baldırına saplandı. Bir diğeri ise beresini delip geçti.
Willy’nin yardımıyla yine de vadinin yamacına tırmanmaya başladı. Fakat tırmandıklarında karşılarında silahını doğrultmuş onları bekleyen Çavuş Huanca’yı gördüler.
Artık esirdiler.
Bolivyalı askerler tarafından esir alınan iki kişiden yaralı olan Binbaşı Ernesto Che Guevara’ydı.
Üçe ayırdığı gerillanın birinci grubundaydı.
...
Che kendisini esir alan çavuşa kimliğini söyledi hemen.
Yakalananın Che olması büyük bir telaş yarattı. Herkes başına toplandı. O’nu hemen vadinin yakınındaki bir kasabaya La Hugiera’ya götürdüler.
O sırada öncü gruptan iki gerilla Pacho ve Reynaga’nın da bu sırada vurulduğunu öğrendi.
Kendisini yakalayanların başı olan Albay Selich’e gösterdiği ölüler bu arkadaşlarıydı Che’nin:
“Bu çocuklar Küba’da istedikleri her şeye sahiptiler ve yine de ölmek için buraya geldiler.”
...
9 Ekim sabahı La Higuera’ya inen helikopterde CIA ajanı Rodriguez de vardı. Rodriguez CIA’nın kurup eğittiği Fidel Castro karşıtı 2506. Tugay’dandı.
Odaya girdiğinde Che onu süzdü. Bolivyalıya benziyordu ama değildi. Küba hakkında çok şey bildiğine göre ya Kübalı ya da Porto Rikolu olmalıydı. Rodriguez, Che’yi doğruladı.
Rodriguez daha sormaya başlamadan Che onu uyardı:
“Sorgu vermeyeceğim.”
Sustu.
Rodriguez özellikle Fidel aleyhinde bir ifade almayı çok istiyordu ama Che reddetti.
Kendisini kurtaracak tek şeyin Fidel aleyhinde konuşması olacağını çok iyi biliyordu.
Sustu.
...
Az sonra yan odadan tek bir kurşun sesi duydu.
Tahmin etti: Willy’yi infaz etmişlerdi.
...
Sustu.
...
Dışarda üç yetkili vardı.
Biri Che’yi yakalayan Albay Selich, diğeri CIA ajanı Rodriguez ve yine Bolivya ordusundan Albay Zenteno.
Rodriguez, Che’yi kaçırmayı ve Panama’ya bir ABD üssüne götürmeyi aklından geçiriyordu. CIA’ya haber yollamış ama henüz cevap alamamıştı.
CIA’dan cevap gelmeden Albay Zenteno’nun telsizine şifreli bir mesaj geldi. Zenteno’ya emir doğrudan devlet başkanı Barrientos’tan gelmişti.
...
O sırada radyo haberleri veriyordu: Ordu birlikleri ile çatışmaya giren 7 gerilla ölü ele geçirilmişti.
...
Radyo haberini doğrulama görevi Çavuş Mario Teran’a verilmişti.
Emir büyük yerden, Başkan’dandı.
...
Teran odaya girdiğinde Che, Teran’a soğukkanlılıkla baktı ve son sözlerini söyledi:
“Beni öldürmeye geldiğini bliyorum. Ateş et ödlek alt tarafı bir adam öldüreceksin.”
Teran otomatik tüfeğini doğrulttu ve ateş etti.
Kollarından ve bacaklarından vurulan Che yere düştü.
Son gücünü kullanarak bileklerini ısırdı.
Bağırmadan ölmek istiyordu...
...
Öldü...
...
Ve öldürüldüğü yerde yeniden doğdu.
...
Santa Kruz...
La Higuera’ya çok uzak bir Bolivya kenti.
Küba hükümeti tarafından yaptırılan bir hastane.
Göz kliniği.
Hasta Mario Teran.
Doktorlar Kübalı.
Ameliyat başarılı...
Granma’da bir haber:
“Mario Teran’ın bir hayali ve düşünceyi yok etme girişiminden 40 yıl sonra, Che bir savaştan daha galip ayrıldı. Şimdi yaşlı bir adam olan bu kişi yeniden gökyüzünün ve ormanın renklerine dalabilecek, torunlarının gülümseyişleri ile keyiflenebilecek ve futbol maçı izleyebilecek.”
...
Mario Teran, Che’yi vurduğunda şair Nicolas Guillen ona şöyle sesleniyordu:
Bolivyalı küçük asker,
Bolivyalı küçük asker,
sırtında tüfeğin, gidiyorsun
tüfeğin Amerikan malı
tüfeğin Amerikan malı
Bolivyalı küçük asker
tüfeğin Amerikan malı.

Sinyor Barrientos verdi onu sana
Bolivyalı küçük asker
Mister Johnson’un armağanı
kardeşini vurman için
kardeşini vurman için
Bolivyalı küçük asker
kardeşini vurman için-
Kim bu ölü, bilmiyor musun
Bolivyalı küçük asker?
Bu ölü Che Guevara,
Arjantinliydi Kübalıydı
Arjantinliydi Kübalıydı
Bolivyalı küçük asker
Arjantinliydi Kübalıydı.
En iyi dostundu senin,
Bolivyalı küçük asker
yoksulların dostuydu
doğudan dağlara kadar
doğudan dağlara kadar
Bolivyalı küçük asker
doğudan dağlara kadar.
Gitarım tepeden tırnağa
Bolivyalı küçük asker
yas tutuyor, ağlamıyor
ağlamak insan işi
ağlamak insan işi
Bolivyalı küçük asker
ağlamak insan işi.
Sırası değil ağlamanın
Bolivyalı küçük asker
ele mendil yakışmaz şimdi
ele tırpan yaraşır
ele tırpan yaraşır
Bolivyalı küçük asker
ele tırpan yaraşır.
Para veriyorlar sana
Bolivyalı küçük asker
alıp satıyorlar seni
bu iş zalimin işi
bu iş zalimin işi
Bolivyalı küçük asker
bu iş zalimin işi.
Vakti geldi uyanmanın
Bolivyalı küçük asker
dünya ayağa kalktı
erkenden doğdu güneş
erkenden doğdu güneş
Bolivyalı küçük asker
erkenden doğdu güneş.
Doğru yolu tutmaya bak
Bolivyalı küçük asker
kolay bir yol değil bu
kolay değil, düzgün değil
kolay değil, düzgün değil
Bolivyalı küçük asker
kolay değil, düzgün değil.
Şunu öğrenmen gerek
Bolivyalı küçük asker
kardeş dediğin vurulmaz
kardeşini vurmaz insan
kardeşini vurmaz insan
Bolivyalı küçük asker
kardeşini vurmaz insan.
...
Bolivya Che’nin son gerilla denemesiydi.
İlki ise Küba’ydı.
Fidel’le tanıştığında Arjantinli bir doktordu.
Granma adlı gemiyle Küba’ya çıkartma yapan 82 kişilik gerilla grubuna doktor olarak katılmıştı.
Küba günlüğünde şöyle anlatır:
“5 Aralık sabahı hemen hiçbirimizin yürüyecek hali kalmamıştı. Yorgun düşen adamlarımız, biraz yürüdükten sonra uzun süre dinlenmek zorunda kalıyorlardı. Sonunda seyrek ağaçlarla kaplı bir ormanın yakınındaki şekerkamışı tarlasında mola verdik. Çoğumuz, ağaçların altında saatlerce pestil gibi serilip sızmıştık.
Öğleyin olağanüstü bir hareketliliğin farkına vardık. Askeri ve sivil uçaklar çevremizde cirit atıyordu. Adamlarımızdan bazıları, alçaktan ve yavaş uçan uçaklar tarafından görülebileceklerini hiç düşünmeden büyük bir gaflet içinde şekerkamışlarını kesmeye devam ediyorlardı.
Birliğin doktoru olduğum için adamlarımızın yara bereleriyle benim ilgilenmem gerekiyordu. O günkü son hastamı çok iyi anımsıyorum. Humberto Lamotte adında biriydi ve ömrünün son gününü yaşıyordu. Sahra kliniğimizden, fırsat olmadığından giyemediği ayakkabıları elinde olduğu halde çıktığı zamanki yorgun ve ürkek ifadesi hâlâ gözlerimin önündedir.
Arkadaşım Montane ile bir ağaca dayanmış, bir yandan yarım sosis ile iki peksimetten oluşan yavan yemeğimizi yiyor, bir yandan da çocuklarımızdan söz ediyorduk. O sırada ilk silah sesini duyduk. Birkaç saniye sonra da 82 kişilik birliğimizin üstüne metal fırtına gibi kurşun yağmaya başladı. Elimde, öyle nitelikli bir silah yoktu. Hasta, olduğum ve iyi bir silah benim elimde bir işe yaramayacağından kötü bir silahı tercih etmiş, iyilerini başkalarına bırakmıştım. Bu yürüyüş sırasında başlayan uzun bir astım krizi beni oldukça zavallı duruma düşürmüştü
O anda olayların nasıl geliştiğini tam olarak anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, çapraz ateşin altında Yüzbaşı Almeida’nın emir almak için yanıma geldiğiydi. Ama ortada emir verecek kimse yoktu. Daha sonra öğrendiğime göre, Fidel civardaki bir şekerkamışı tarlasında boş yere birliği bir araya getirmeye çabalıyormuş. Beklenmedik bu baskın oldukça ağır ve kurşun yağmuru ise son derece yoğundu. Almeida, birliğinin başına döndüğü sırada arkadaşlarından biri ayaklarımın dibine bir cephane sandığı bıraktı. İşaretle bunun ne anlama geldiğini sordum. Gayet iyi anımsıyorum, buruk yüzüyle bana ‘Cephane sandığı ile uğraşmanın sırası mı şimdi?’ gibi bir şeyler demek istedi ve ardından şekerkamışı tarlasında kayboldu.
Belki de ilk kez, büyük bir ikileme girmiştim. Kendimi adadığım tıp bilimiyle, devrimci bir asker olmak arasında bir seçme yapmam gerekiyordu. Ayaklarımın dibinde ilaç dolu bir çanta ile bir cephane sandığı yan yana duruyordu. İkisini birden taşımama olanak yoktu. Cephane sandığını tercih ettim ve ilaç çantasını arkamda bırakarak, şekerkamışı tarlasıyla aramdaki açıklığı aşmak üzere davrandım.
...
Evet en yalın gerçek bu.
Che’nin ispatladığı gerçek, yalnızca Che’nin...
Kırk yıl önce doktor olup insanları iyileştirmekle uğraşacağına, gerilla olup insanları iyileştirecek bir devrimci düzen kurmaya girişti.
Ve kurduğu düzen o kadar başarılı oldu ki, kendisini infaz eden katilini bile iyileştirdi.
Kimbilir ilk başlarda annesi, babası belki hayıflanmıştır oğlunun doktorluk yerine devrimciliği seçmesine.
Pek çok doktora, daha doğrusu devrimcilik yerine başka meslekler seçip, insanlığa böyle daha faydalı olunacağı fikri ile kendini avutan ve kandıran tüm insanlara verdiği bir derstir bu Che’nin.
Kırk yıl sonra doktor Che’nin doktorluktan vazgeçerek devrimciliğini yaptığı düzen, bugün insanları iyileştirecek doktorlar yetiştiriyor.
Evet evet şu an Che aslında katili Mario Teran’a bakmıyor.
Che onu çoktan affederdi.
O basit ve kandırılmış bir askerdi.
Che şu an kendini kandıran başkalarına bakıyor.
Doktorlara...
Avukatlara...
Öğretmenlere...
Mühendislere...
Kendi mesleğinin insanlık için bir hizmet, kendilerininse insanlık için birer velinimet olduğunu düşünerek kendilerini kandıranlara...
Çünkü 40 yıl sonra kazanan Che oldu.
Devrimci olmayan doktorların, avukatların, mühendislerin, öğretmenlerin ülkeleri ve rejimleri insanlara eğitim, sağlık, adalet sunamıyor ama Che’nin ülkesi ve düzeni sunuyor.
Evet Che gülümsüyor, çünkü gerilla başardı.
Mario Teran en fazla utanç içindedir.
Ama utancın büyüğünü kandırılmışlar değil, kendilerini kandıranlar ve başkalarını kandırmaya çalışanlar yaşamalıdır...
...
Che’yi yeryüzündeki herkesten ve herkesten çok tanınır ve saygıdeğer kılan, sevilir, inanılır kılan ne peki?
Neden dünya tarihinde bunca insan, bunca komutan, bunca devlet başkanı geçti gitti de, hiçbiri tüm dünyada, tüm ülkelerde, tüm dillerde, tüm dinlerde, tüm kuşaklarda, tüm cinslerde onun eriştiği saygınlığa erişemedi?
...
Herkes devrim için yapılması gerekenleri başkalarına önerirken, o yapılması gerekeni kendisi yaparak başkalarına gösterdi.
Bu Che ile diğerleri arasındaki farktır.
O nedenle Che, yeryüzünde bugüne kadar gelmiş insanlar arasında özü ve sözü bir olan, fikri ile eylemi bir olan en önemli örnektir.
Bu örnek kimilerinin hoşuna gitmez elbet.
Devrim nutukları atıp oturmak varken, sen kalk başka ülkelerin dağlarına git ve orada gerillalık yap!
Olacak şey değildir onlara göre.
Olsa olsa bir maceraperest derler.
Hatta kimileri suçlamaya bile yeltenir.
Ama bu tipler inanılamayacak kadar azınlıktadır.
Çünkü bu dünyanın hemen hemen her evinde mutlaka onun bir resmi vardır!
Fidel, Che’nin ardından bu tiplere şöyle sesleniyordu:
“Savaştan kaçmak için her zaman, her yerde yığınla bahane bulunabilir ama özgürlüğü kazanmanın başka yolu da yoktur. Che düşüncelerinin gerçekleştiğini göremedi belki ama bu uğurda döktüğü kanı ile bu düşünceleri güçlendirdi. Onu eleştiren sahte devrimcilere gelirsek, onlar siyasi alçaklıkları ve ebedi eylemsizlikleri içinde ortaya çıkan budalalıklarıyla yaşamaya devam edecekler.”
...
Che’nin ölümü duyulduğunda o güne kadar gerillaya destek vermeyen Bolivya köylüleri La Higuera’ya onu görmeye akın ettiler.
Ölü onlara gülümsüyordu.
O’nu öldürenler ve yakalayanlar bile ölmeden önce ve öldükten sonra Che’yle fotoğraf çektirdiler.
Rahibeler kıvırcık saçlarından birer bukle kesip sakladılar.
Öyle bir ortamdı ki ölümünün üzerinden daha birkaç saat geçmeden ölü efsaneleşmişti.
Birkaç gün sonra ise tüm dünya ağlıyordu.
Tüm dünyada bu ölünün fotoğrafları dalgalanıyordu yürü-yüşlerde.
Bayraklaşmıştı.
İki yıl sonra Vietnam’ın gerilla lideri Ho Shi Minh ölür. Tüm dünyanın ortak sloganı “Bir, iki, üç daha fazla Vietnam” sözü Che’nindi.
Che öldükten sonra devrimci gençlik bu slogana ufak bir eklemede bulunmuştu:
“Bir iki üç daha fazla Vietnam
Ernesto’ya bin selam”
Ve Deniz Gezmiş, Ho Shi Minh’in anmasında şöyle konuşuyordu:
“Amerikan emperyalizmine karşı yedi iklim, dört cephede
mücadele ettiğimiz, Bolivya’da, Venezüella’da, Angola’da, Vietnam’da kahramanca ölmesini bildiğimiz bugünlerde
Ho Shi Minh arkadaşı kaybettik.
Onun Amerikan emperyalizmine karşı verdiği kavgada, kararlı, azimli tutumu zor günlerimizde bizlere yol gösterecek ve Vietnam halkının milli demokratik devrim mücadelesinde inançlı adımları oportünizme karşı mücadelemizde bizlere örnek olacaktır.
Merhaba Ernesto gibi ölenlere
Merhaba Camillo gibi ölenlere
Merhaba Ho Shi Minh’lere
Yuh olsun emperyalizme”

...
Che öldüğü yerde yeniden doğuyordu.
Ama kimilerinin iddia ettiği gibi öldüğü, öldürüldüğü için yeniden doğmuyordu.
Sadece ve sadece düzgün yaşadığı için yeniden doğuyordu.
O hem çok iyi bir ideologdu ama aynı zamanda çok iyi bir eylemciydi.
O çok iyi bir sosyalistti ama aynı zamanda çok iyi bir ulusal kurtuluşçuydu.
O çok iyi bir komutandı ama aynı zamanda çok iyi bir neferdi.
O en üstün niteliklere erişmiş ama en basit görevleri bile üstlenen örnek insandı.
Onun yarattığı örneğin büyüklüğüdür bugün onu yaşatan, ölümü değil.
...
Ölmeyi istemiyordu.
Ama öleceğini biliyordu ve kaçmıyordu.
“Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımızı almak için başka eller uzanacaksa ve başkaları mitralyöz sesleri, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaksa, ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, hoş geldi, safa geldi!..” diyordu.
Görevinin sonunda iki seçenek vardı ya başaracaktı ya da ölecekti.
Ölme ihtimaline karşı ailesine veda mektubunu önceden yazmıştı:
“Sevgili Hildacık, Aleidacık, Camilo, Celia ve Ernesto
Eğer bu mektubu okumanız gerekirse, bu, sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır.
Beni zar zor hatırlayacaksınız, en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır.
Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.
İyi bir devrimci olarak yetişin.
Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığını hatırda tutun.
Her şeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir.
Sizi ufaklıklar, hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.
Babanız”
Evet Che düşündüğü gibi hareket eden bir insandı...
Ve devrimin yanında insanın yalnız başına hiçbir değeri yoktu.
...
Fidel’e veda mektubunda ise şöyle diyordu:
“Fidel,
Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkân vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.
Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu,görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.
Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.
Her zaman zafere kadar!
Ya vatan ya ölüm!”
...
Evet Che’nin kendi çocuklarına da, eşine de, halkına da tek mirası buydu: Devrimci olmak.
Çünkü O insanlara devrimci olmayı öğretmek için yaşamıştı.
Ve aslında bu bakımdan dünyada hiçbir kimsenin mirasının O’nun mirası kadar büyük olmadığını anlarız.
Anne ve babasına Che gibi bir oğul
Eşine Che gibi bir koca
Çocuklarına Che gibi bir baba
Savaşçılarına Che gibi bir gerilla
Dostlarına Che gibi bir dost bıraktı.
Bırakılabilecek daha büyük bir miras düşünebilir misiniz!..
Ve soralım kendi kendimize
Hangimiz Che gibi bir oğlu olsun istemez?
Hangimiz Che gibi bir eşimiz olsun istemez?
Hangimiz Che gibi bir babamız olsun istemez?
Hangimiz Che gibi bir komutanımız olsun istemez?
Hangimiz Che gibi bir dostu olsun istemez?
...
Ama La Hugiera’da ölü yüzü hâlâ bize bakıyor ve bize düşündüğünüz gibi olun diyor!
Evet en yaman soru bu: Hangimiz Che gibi olmak istemez...
Soru korkunç derecede yakıcı ve sarsıcı, çünkü Che gibi olmak herkes ister.
Ama Che gibi olabilmenin bedeli ağırdır.
Hayır hayır sonunda ölüm olduğundan değil elbet, belki hepimiz onun gibi ölebiliriz, bunu göze alabiliriz, ama ya onun gibi yaşamayı!
...
Oysa Che olsa ne derdi: Gerçekçi olun imkânsızı isteyin.
...
8 Ekim uğursuz bir gündü, 9 Ekim ise kapkara bir gün.
Üçe bölünen gerilla grubunun öncü müfrezesi Che başta olmak üzere tümüyle katledilmişti.
Geriye iki gerila grubu kalmıştı.
Che’yi yok eden ordu birlikleri kalan grubun peşine düştü. Dört gün sonra ikinci grup kıstırıldı. Mizque ve Rio Grande ırmaklarının kesiştiği yerde El Moro, Chapaco, Eustaquio ve Pablito önce tutuklandılar ve ardından infaz edildiler.
...
Aynı gün üçüncü grup taktik kuşatmayı yarmayı başardı. Altı kişilik grup kuşatmayı yardıktan hemen sonra uzun bir yürüyüşe geçti.
Bir ay sonra Ordu birlikleri ile bir karşılaşma sırasında El Nato vuruldu. Ağır yaralıydı ve arkadaşlarından kendisini vurmalarını istedi...
Beş kişi kaldılar...
Kalan beş kişi yola devam etti...
Che’ye sahip çıkamayan tüm Bolivyalı devrimciler seferber oldu, Bolivya’nın tüm madenlerinde işçiler iş bıraktı, madenler işgal edildi ve Ordu ile maden işçileri arasında çatışmalar başladı.
Beş kişilik gerilla birliği Aralık ayında And Dağları’nı tırmanmaya başladı ve 22 Şubat’ta Andlar’ı aşarak Şili sınırına vardı.
Gerilla’nın başında Che’nin Bolivyalı yardımcısı Inti Peredo vardı.
Şili sınırında gerillaları Senatör Allende teslim aldı ve gerillaları Tahiti’ye götürdü.
...
Che, ailesine yazdığı mektupta şöyle demişti:
“Yaklaşık on yıl kadar önce, size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca, daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum, ama öyle kötü bir asker değilim artık.”
Gerillayı üçe bölmekle ne kadar iyi bir asker olduğunu kuşatmayı yaran üçüncü grup gösteriyordu.
Ama geride, öldürülen birinci grubun başı Che’yi bırakmak pahasına.
Bu da Che’nin devrimciliğinin ispatıydı işte.
...
Yıllar yılllar sonra bile Che’nin yüzü gözlerimizin önünde.
Uzun kıvırcık saçları, kararlı bakışları, beresi ve alnında yıldızıyla.
Peki hangisi gerçek Che...
Önce saçları, uzun kıvırcık saçlarını yok ediyorum siluetten, hâlâ O.
Sonra kararlı bakışlara sahip, o duygulu gözleri, hâlâ O.
Sonra beresini, hâlâ O.
Geride parlayan tek bir yıldız kalıyor siluetten ve hâlâ O!
Evet o yıldız Che...
O tek yıldızını alnında taşırdı, çünkü devrimcilikte yükselebileceğiniz en büyük kumandanlık mertebesinde bile, erkekliğinizi de komutanlığınızı da sedece savaşarak ve ölerek ispat edebilirsiniz.
Che bunu yaptığı için yıldızlaştı.
O’nu öldürme emri verenlerinse yıldızları omuzlarındaydı ve oldukça kalabalıktı ama kim onların yüzünü hatırlıyor ki?
Ama Che’nin yıldızı hâlâ parlıyor.
Çünkü O, bu dünyanın gördüğü tek yıldızdı.
...
Yıllar yıllar sonra Che’nin gerillasının üçüncü grubunu teslim alan Senatör Allende, Şili Devlet Başkanı olacaktı.
1973’ün 11 Eylül’ünde CIA ve Şilili faşistler Başkan Allende’nin Başkanlık Sarayı’nı kuşatır.
Muhtemelen 6 yıl öncesini düşünür, 9 Ekim 1967’yi ve Che’yi.
Elinde tüfeği önce savunur başkanlık sarayını.
Kurşunu kalmaz.
Ölüm yakındır.
Korumalarına yaşama emri verir ve onları dağıtır ve kalan tek kurşunu kafasına sıkar.
Che’nin gerilla lideri olarak verdiği dersi öğrenmiştir Allende ve aynı dersi devlet başkanı olarak verir ardından gelenlere.
...
Dersi herkes alır.
CIA ajanı Rodriguez, Che’ye yaklaşır. Ölüm saati gelmiştir. Yıllardır bir avcı gibi bu adamın peşinden koşmuştur. Ve işte elindedir.
Ama hayır hayır elinde değildir.
Che bu ajanın yanında yücelerdedir...
CIA ajanı bile ezilir bu devrimcinin karşısında ve şöyle not eder son anı:
“Benim için çok duygusal bir andı. Artık ondan nefret etmiyordum. Hakikat anı gelmişti ve bir erkek gibi davranıyordu. Ölümü cesaretle ve incelikle karşıladı.”
Rodriguez ailesine iletmek istediği bir mesaj olup olmadığını sordu ve Che son sözünü söyledi:
“Fidel’e yakın zamanda Amerika’da devrimin zaferini göreceğini söyleyin... Ve karıma yeniden evlenip mutlu olmaya çalışmasını söyleyin.”
top