Tanrı'nın Bahçesi ( God's Playground )



    PROLOG


12 Ağustos 2018, Pazar 
 A.B.D Arizona,Phoenix


http://a5.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc6/247845_10150204294337888_665742887_7015852_4223113_n.jpgPazar gününün verdiği rahatlıkla kalktım o rahatsız ve karmaşık yatağımdan, uykuyu yeni açıyordum ki heryerin heryerde olduğu odamın içinde saatin kaç olduğunu öğrenmek için gözlerim saati aramaktaydı, Tanrım ! Bu ne kadar dağınıklık böyle, sanki içeride futbol maçı yapılmış, düne ait tek bir şey bile hatırlamıyorum, yine çok içmiş olmalıyım, saati arayan gözlerim nihayetinde saati buluyor ve akrep 2'nin üstünde yelkovan ise 6'nın. Bu kadar çok uyunurmu ki ama rekorum bu değil, daha çok uyuduğumuda biliyorum ve görüyorum ki söz yine bana geliyor gele gele, tamam o halde kendimi biraz tanıtayım hatırladığım kadarıyla, bende tıpkı herkes gibi bir oyunun parçasıyım adım Armstrong, Armstrong Blier, ismimden yabancı olduğumu sanıyorsunuz ama değilim yıllar önce ülkemden çıktım ve Amerikan vatandaşı olmaya karar verdim bunun için bir çok sebep vardı ülkemi terketmem için bir çok sebep, 29 yaşındayım ve ticaretle uğraşıyorum, aslında sadece ticaret değil bir çok şeyle uğraşıyorum. Tanrım burası çok sıcak olmaya başlıyor, A.B.D'nin Arizona eyaletindeyim, odadaki derece 37 dereceyi gösteriyor, oda öyle dağınık ki klimanın kumandasını bulamıyorum, doğrusunu söylemek gerekirsede arayacak kadar halim de yok. Çok yorgun hissediyorum kendimi, dün kaçta yattığımı hatırlamıyorum ama şu saatte kalkmama rağmen sanki yılların yorgunluğu hala sırtımda. 3 sene önce geldim buraya, o zamanlar müslüman olmamama rağmen müslüman ismine sahip olduğum için buraya gelince bir çok farklı prosedür ve yaptırıma maruz kaldım, A.B.D'ye girişim çok sıkıntılı olmuştu, bilirsiniz klasik eşitlik ve refahlık sağlama bahanesi ve Amerikan propagandası yıllardır sürdü, bir çok müslüman ülkedeki iktidarlar yıkıldı ve o günden bu yanada her müslümana neredeyse terörist gözüyle bakıldığı için, çektiğim bu sıkıntının sebebi ise buydu herneyse bunlar beni ilgilendirmiyor, yataktan sonunda doğruldum nedir bu yorgunluk anlayamıyorum, hava cidden çok sıcak, hemen soğuk bir duşa gireceğim ancak kalktığımda başım döndü, sebebi ise odadaki müthiş dağınıklıktı, yatağın hemen yanında duran masada açık unuttuğum masa lambası ve artık kül tablasından taşmış sigara külleri onun yanında içinde sadece bir tek kalmış bir sigara paketi, ne kadar sevindim anlayamazsınız odanın dağınıklığı umurumda değildi, üstelik leş gibide kokuyordum o da umurumda değildi tek umurumda olan sigara idi. Hemen pakete saldırdım bu halde dışarı çıkıp sigara alacak halim yoktu elbette o yüzden paketteki son sigaraya saldırdım ve hemen elimi çakmak için cebime attım, o da ne ? Çakmak yok cebimde, lanet olsun işte ! Neden çakmaklar hep kaybolmak zorundadır, bu kaybolan çakmağım aldığım 8000. çakmak olması ihtimali çok yüksek hatırladığım kadarıyla hemen o dağınık masaya elimi uzattım, lanet olsun şu masa lambası hala yanıyor, fişini çekiverdim, taşmış olan kültablasının yanında duran kağıt ve dvdleri yere fırlattım ve çakmak altından çıkıverdi hemen sigarayı yaktım ve balkona yöneldim, tabi balkona yönelirken kapıya ulaşana kadar yerde sürünen kıyafetlerin ve ıvırzıvırın üstünden atlayarak geçtim, çıktığımda güneşin inanılmaz derecede yaktığını hemen hissettim, çok aşırı derecede sıcaktı hava caddeye baktığımda insanlar kendilerini ya klima olan mekanlara atıyor dışarıda olanlar ise buz gibi suları kafasından aşağıya dökerek yürüyordu. Yukarı bir baktım şöyle, tek bir bulut bile yoktu, Tanrı'nın bizi gördüğünü ve güldüğünü sanıyorum, hem yukarda olduğunuda bilmiyorum neden yukarı bakıyorum ki ? Herneyse açıkçası A.B.D'ye neden geldiğimi söylemek gerekirse klasik olarak Amerikan rüyası amacıyla değildi. Evet herkes gibi hayallerim vardı ancak şunu anladım, hayal kurmak sadece aptallıktı 5 sene önce kadarıyla çeşitli hayallerim vardı Film yapımcısı olmak yüksek şirketlerin başına geçmek gibi, ama sadece bir hayaldi, ve öyle de kaldı denilebilir çünkü yaptığım tek yanlış hayal kurmaktı, ve sonrasında hayal kurmanın ne kadar aptalca olduğunu anladım, hemen düşündüm ki çok küçükken babama zorla aldırdığım o asker adamlar ve ablama aldıkları barbie oyuncak bebekler ve adamlar, o zamanlar küçük yazlığımızın önünde kumlardan,toprak ve çamurdan yaptığım o ufak bahçeye koyardım onları ve onlarla oynardım, askerleri dizer savaştırır, diğerlerini alır istediğim yere koyar barbie bebeklerle adamları aşık eder onları öpüştürürdüm ufacıktım ben ne anlardım ki bunlardan ama yapardım, o küçük bahçem sürekli aklıma geliyor ve başında ben öyle eğleniyordum ki hayatımın en eğlenceli anlarıydı.... ( Devam Edecek )

American Beauty


\

"Ya Göründüğün Gibi Ol Ya da Olduğun Gibi Görün"
Bu film için en uygun başlık bu olsa gerek.


American Beauty bugüne kadar aile kavramının en derinlemesine işlendiği film olarak sinema tarihinde önemli bir yere sahip.Gökdelenler arasında yaşanan aile bunalımlarını bu kadar sert bu kadar çarpıcı yansıtan başka bir film daha var mıdır bilmiyorum.Yönetmenimiz Amerikayı izlerken taktığımız pembe gözlükleri çıkartıp bu aile çatışmasına bizi çıplak gözlerle izleterek bir dehşete tanık ediyor.
Olağanüstü kişilik tahlilerinin yapıldığı insan psikolojinin derinlemesine işlendiği bu film aynı zamanda modern toplumlarda yaşanan yalnızlıklık mutsuzluk vb. bir çok konuyuda gündeme getiriyor.
Üç kişilik bir ailede cinsel bunalımlar yaşayan ve işinden atılan bir baba , işinde yükselebilmek için herşeyi yapabilecek bir anne ve sert bir ergenlik geçiren genç bir kızın dramı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor.İşte bütün bu aile dramı Lester Burnhamın kızının arkadaşına aşık olmasıyla başlıyor.Annenin babayı aldatmasıyla devam ediyor ve genç kızın komuşunun oğlu Rickyle yakınlaşmasıyla doruk noktasına ulaşıyor.Askeri bir disiplinle yetiştirilmiş ve sürekli baskı altında tutulmuş Rickynin hayata bakış açısı ve felsefik konuşmaları bizi hayret içinde bırakıyor.Yanlışlıklar dolu bir hikaye , yine bir yanlış anlamayla uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir finalle noktalanıyor.
99 yılında En İyi Film dahil olmak üzere 5 oscar alan ve bence sonuna kadar hak eden bu filme Kevin Spacey de sinema tarihine geçecek bir oyunculukla renk katıyor.Elerindekiyle mutlu olamayan bir aile dramını izlerken kendi yansımamızı da görebileceğimiz bir ayna görevi yapan bu filmi tüm sinemaseverlere tavsiye ediyorum. Son olarak ise Ricky'nin gay olduğunu düşünen babasının Lester'i öpmesi onu test etmek içinmiydi yoksa şu ana kadar saklamak zorunda kaldığı ve yanlış anlaşılma sayesinde açığa çıkardığı cinsel tercihimiydi, filmde ayrı bir püf noktası karar izleyiciye kalmış :)




Dipnot:Ve O Unutulmaz Poşet Sahnesi:

"Kar yağışına dakikalar kalan günlerden biriydi.
Hava elektrik yüklüydü.
Neredeyse duyabiliyordun.
Ve bu torba oradaydı.
Benimle dans ediyordu oynamam için yalvaran küçük bir çocuk gibi.
15 dakika boyunca.
İşte o gün fark ettim.
her şeyin ardında hayat vardı.
ve iyilik dolu, inanılmaz bir güç.
Korkmak için hiç bir neden olmadığına inanmamı istiyordu.
Hem de hiç. video, zavallı bir bahane, biliyorum.
Ama hatırlamama yardim ediyor.
Hatırlamaya ihtiyacım var.
Bazen öyle çok güzellik var ki dünyada.
Dayanamayacağımı hissediyorum.
Ve kalbim içine kapanacak. “

"Meğerse" Nazi'ymiş



Lars'ın belkide filmi Melanchia'nın bu denli hakkettiği yere gelememesinin sebebi bu konuşma, belki bu konuşamadan sonra festivale alınmayacak bile, dediği şey ise "I understand Hitler" Lars'ın söz ettiği şey şu ; Yahudileri seviyorum ama aynı sırada Nazilerede sempati duyuyorum çünkü Annem bir alman, Hitler yalnış şeyler yapmış olabilir ama onu anlıyorum ve politikasına saygı duyuyorum, yanlış anlaşılmasın Yahudilere düşmanlığım yok. Bu sözlerden sonra tepki toplamış festival komitesi tarafından. Lars bir takım şeyleri özgür ifadesiyle söylüyor filmlerinde ise üstü kapalı metaforlarla anlatmak istediği ve nefret ettiği şeyleri izleyiciye sunuyor, sanatın mantığıda bu zaten. Ancak festivalde bu demecinden sonra verdiği son röportajıda bir hayli ilginç tüm bu söylemleri basın toplatısında canı sıkıldığı için yaptığını ve arkadaşları arasında konuşulacak şeyleri toplantıda konuştuğu için sıkıntı olduğunu dile getirmiş.
‘Sonra Nazi olduğumu keşfettim… biliyorsunuz ailem Alman… Hartmann… ne diyebilirim, Hitler’i anlıyorum … evet bazı kötü şeyler yaptı ama onu sığınağında gözümün önüne getirebiliyorum… İyi biri diyemeyiz ama onu anlıyorum…’ diye başlıyor, sonra ‘aslında İsrail eleştirisi yapıyorum’a sığınıyor, ‘ben bu cümlenin içinden nasıl çıkacağım?’ diyerek birden duruma ayıyor, derken dayanamayıp 3. Reich’ın mimarı Speer’i övmeye girişiyor, finalde şakacı bir ‘okey, ben Nazi’yim’le pes ediyor. Ama komik değil. Yanında oturan Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg’un yüzlerindeki ifade donuyor, özellikle Dunst renkten renge giriyor.
Lars von Trier, bir mecliste en kışkırtıcı lafları söyleyen ve ‘bana zaten kışkırtıcı laflar söylediğim için kızacaksınız’ı baştan garantiye aldığı için de kimse tarafından kınanamayan kışkırtıcılar soyundan. Bu davranış biçimini sevenlerin kendilerini yaramaz çocuk, derken putkırıcı, nihayet peygamber sanmaları mümkün. Anladığımız kadarıyla ufukta titreşip duran, karşı konulmaz bir ‘son damla’ var. Ve bardak da mutlaka taşıyor. Kışkırtıcılığın bir tür muhafazakârlıkla el ele verebileceği konusunda Trier’in gözleri kör olmuş durumda. Bir nevi trajik gaflet…


Tragedya deyince; ‘Hartmann’ konusu acıklı ve anlamlı. Trier’in ilk önemli filmlerinden ‘Europa’da II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında Nazilerle işbirliğiyle suçlanan, derken Amerikalı bir generalin ayarladığı bir Yahudi’nin şahitliğiyle aklanan ama sonunda intihar eden demiryolu baronu ve ailesinin soyadları Hartmann. Trier’in annesi ona babasının aslında soyadını taşıdığı adam değil Hartmann adlı biri olduğunu ölüm döşeğinde itiraf etmiş. Anne ‘artistik genlere sahip birinden çocuk sahibi olmak istediği’ için Lars’ın babası olarak kocasının patronunu, ünlü bir müzisyenler ailesinden gelme birini, söz konusu Hartmann’ı seçmişmiş. Gelgelelim gerçek baba Hartmann, Lars’la görüşmeyi dahi reddetmiş. Seçkin genler, soyluluk, reddedilmiş neseb; bir dilim aile tragedyası…
http://i.radikal.com.tr/150x113/2011/05/21/fft16_mf725816.JpegOkulda herkes ‘von’ diye dalga geçtiği için, iki isminin arasına inadına ‘von’ unvanını ekliyor Lars Trier. ‘Europa’, hem nalına hem mıhına, ‘savaş sonrasının harabe halindeki Almanya’sına bakarken Nazilerle işbirliği yapmış eski büyük aileleri affetmemizi, en azından ‘anlamamızı’ ister. Filmin üslubu da siyah beyazla tipografinin, ipnotizmayla Kafka’nın el ele verdiği bir tumturaklılık, bir çeşit Nazi barokudur (Speer!)… ‘Europa’ etkileyicidir, sinemada o sıralar öyle büyük jestlere cüret eden pek kimse yoktur. ‘Nazileri anlama’ teması da tragedyanın gümbürtüsü içinde kaynar.

‘Kışkırtmanın büyük üstadı’
Daha cüretkarı, Trier’in ‘düşük’ sayılan melodram malzemesinden, uluslararası oyuncularla, her biri birer modern azize portresi çizen ‘Dalgaları Aşmak’, ‘Karanlıkta Dans’ ve ‘Dogville’ gibi üç film yapacak olmasıdır. Birincide sakat kocasının cinsel hayallerine malzeme sağlamak üzere fahişelik yapan saf köylü kızınının, ikincide suçsuz olduğu halde şarkılar eşliğinde körlüğe ve ölüme giden göçmen işçi kızın, üçüncüde Amerikan hayırseverlik anlayışının azizesi gangster kızının acılarını ipnotize olmuş gibi seyredersiniz. Filmler görsel olarak da, ama asıl kurdukları şahane (ve hileli) denklemler açısından parmak ısırtıcıdır. Bess fahişelikle damgalanır, halbuki biz haykırmak isteriz ki, bunu kocası için yapmaktadır. Selma son derece müzikal, karşı konul(a)maz duygusallıkta bir makus talihin önünde yaprak gibi sürüklenir. Grace ise seyircinin dayanma sınırlarını çok aşan bir noktaya kadar iyiliksever davranır, ta ki…
Trier, bu filmlerde ‘kışkırtmanın büyük üstadı’ rolündedir. Seyirciyi melodramın çapraz çaresizlikleri içinde öyle bir bırakır ki, ancak ‘kalpsizce’ aklınız başına gelir de manipüle edildiğinizi anlar, bunu da kendinize itiraf ederseniz döngüden çıkabilirsiniz. ‘Dalgaları Aşmak’ kahramanının cidden azize ilan edilmesiyle biter. ‘Karanlıkta Dans’ işçi sınıfının kötü kaderini ve ölüm cezasını lanetleyen bir layiha olur çıkar. ‘Dogville’ Amerikan sömürgeciliğine indirilmiş son darbe gibidir. Öyledir de; seyrederken bu filmlerde alttan alta işleyenin manipülasyon olduğu hissine o an sahip olmayabilirsiniz. Bu gövde gösterileri etkileyicidir. Gelgelelim…

Kendini peygamber sanmak
Trier, ‘Dogville’in devamı olan, bariz kadın düşmanı ‘Manderlay’le (‘her reformist Scarlett O’Hara aslında bir zenciyle yatmak ister’) ve katkıda bulunduğu ‘Beş Engel’ adlı manipülasyon komedisiyle kendini aşmaya başlar. Hesapça filmlerine hayran olduğu Jörgen Leth adlı Danimarkalı yönetmene engeller koyarak onu eski bir filmini yeniden çekme ‘oyunu’na davet eder. Heveskar bir mazoşistle yaratıcı bir sadistin dansları oldukça katlanılmazdır. Trier, mistik (new-age diye okuyun) fantezilerini, iyice belirgin kadın düşmanlığını ve Bergman-Tarkovski hattında klasik Kuzey suçluluğunu birbirine karıştırarak yaptığı, yer yer komik denecek kadar vaizliğe soyunan ‘Deccal’de artık bir çeşit sarhoşluk içindedir. Kışkırtıcılığından duyduğu hoşnutluğun gözünü kör ettiği, kendini peygamber sandığı noktada…
Bu rüzgarla olsa gerek, belki de hayatının en gösterişli mizansenini Cannes’daki basın toplantısında kendisi için yaratmışa benziyor. Birbiriyle alakasız ‘fikirlerin’ sabuklama halinde ağızdan döküldüğü ve kahramanın ipini kendi eliyle çektiği bu tek kişilik piyes manipülatif bir zekanın silahını sonunda dayanamayıp kendine yöneltiği nokta sanki. Eski sadistleri kırpıp kırpıp mazoşist yapıyor olabilirler. Trier, bundan sonraki günlerini ağlayıp özür dileyerek, yerle yeksan olarak geçirebilir. Ne de olsa bir Mel Gibson değil ve son filmi de bir kehanet gibi ‘Melancholia’ adını taşıyor. ‘Okey, Nazi’yim’ şakasının şakaya gelir yanı olmadığını anladığı andaki surat ifadesi youtube klasikleri arasında yer alacağa benzer. ‘Melancholia’dan megalomania’ya giden yol kadar, megalomania’dan melancholia’ya giden yol da bayağı kısa olabilir.

Melancholia’da Alman romantizmi
Lars von Trier’in son filmi apokaliptik bir avant-garde epik. Güzelliği, erotizmi ve yıkımı bir arada harmanlayarak Wagner’in müziğindeki hisse yakın bir romantizm içeriyor. Film, ‘Melancholia Gezegeni’nin dünyaya çarpıp tüm insanlığı yok etmesiyle son buluyor. Trier, stilize numaralarla uğraşmak yerine kendi tarzında dolaştığı bilimkurgu alanını deneysel bir felaket filmine dönüştürüyor.
Oyuncular: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg,
Kiefer Sutherland
IMDB puanı: 6.7



LARS VON TRIER: İstenmeyen adam olmaktan mutluyum
Danimarkalı yönetmen çarşamba günü festivalde yarışan filmi ‘Melancholia’nın basın toplantısında Hitler’e sempati duyduğunu söyledi. Bu yıl en iyi yabancı film Oscar’ını alan Yahudi yönetmen Susan Bier’i tanıyana kadar Yahudilere empatiyle yaklaştığını ekledi. Ama Festival Komitesi, Trier’nin sözlerinde esprili bir yön bulamadı, açıklamaları ‘Kabul edilemez, tolere edilemez ve insanlığın ideallerine ters’ olduğunu belirtti.
Elbette, Trier’yi biraz tanıyan yönetmenler onun bomba patlatma potansiyelini biliyor. 2005’te de George W. Bush’un Condoleeza Rice tarafından kırbaçlanmak gibi sado-mazohist fantezileri olduğunu söylemişti. 2009’da da ‘Antichrist’ın gösterimi ardından kendini dünyanın en iyi yönetmeni ilan etti.

Basın toplantısında sıkıldı
Sonunda Cannes’da yasaklanan yönetmen, perşembe günü Hotel Le Mas Candille’deki basın toplantısı için gazetecilerin karşısına çıktığında şaşırtıcı bir biçimde rahat görünüyordu. Sözlerinin bir halkla ilişkiler felaketi olduğunu, Altın Palmiye şansını yok ettiğini farkındaydı. “Aptalca konuştum. Alaycı olmak için yanlış yerdi” dedi. “Elbette Hitler’e sempati duymuyorum. Hepimizin bildiği gibi Soykırım insanlığa karşı işlenen en büyük suç. Tek mazaretim şu; basın toplantıları sıkıcı olmaya başlayınca performans sergileme huyum var.”
Sinema yazarı Richard Parton, The Daily Beast haber sitesi için tartışmalı yönetmene Susan Bier ve Hitler hakkındaki sözlerini sordu. Trier şöyle cevap verdi:
“Onunla (Bier) aynı film okuluna gittik. Eskiden benim yapım şirketim Zentropa’da çalışıyordu. Bana oranla ona hep özel muamele gösterildiğini, imtiyazlı davranıldığını düşünürdüm. Ama bu hislerimin elbette Susan’ın Yahudi olmasıyla ilgisi yok. Yahudi esprilerini yapmamın sebebi de şu: Hayatımın yarısı boyunca Yahudi olduğumu zannettim. Eğer Yahudi’ysen bu şakaları yapmana izin vardır. O yüzden alışkanlığımı kırmam zaman alıyor. İnsanların yanlış anlamasına üzüldüm. Tüm dünyanın karşısında arkadaşlarımla konuşuyormuş gibi konuşmak yanlıştı.”
Trier ‘persona non grata’ (istenmeyen adam) statüsü için de şunları söyledi:
“Bu sinir bozucu bir durum. Gilles (Jacob, Festival Başkanı) ve Thierry (Frémaux, Festival Sanat Direktörü) yakın arkadaşlarım. Ama bu statü bana çok uyuyor. Bunun için oldukça mutluyum.”


64. Cannes film Festivali Kapanış Töreni ile sona erdi. Nuri Bilge Ceylan, 'Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle 'Büyük Ödül'ü kazandı.
Ödül kazanan bütün filmler şöyle:
http://www.internetingazetesi.com/wp-content/uploads/2011/04/nuri_bilge_ceylan_0526.jpg *Altın Palmiye: Tree of Life - Terrence Malick
*Jüri Büyük Ödülü: Bir Zamanlar Anadolu'da (Nuri Bilge Ceylan) ve Le gamin au vélo (Jena-Pierre ve Luc Dardenne)
*En İyi Yönetmen: Nicolas Winding Refn, Drive
*En İyi Erkek Oyuncu: En İyi Erkek Oyuncu: Jean Dujardin, Artist
*En İyi Kadın Oyuncu: Kirsten Dunst, Melancholia
*En İyi Senaryo: Footnote Joseph Cedar
*Jüri Özel Ödülü: Polisse Yönetmen: Maiwenn
*Altın Kamera (Camera d'Or): Las Acacias (Yönetmen: Pablo Giorgelli)
*Kısa Metraj: Cross Country (Yönetmen: Maryna Vroda)
Yapımcılığını Zeynep Özbatur Atakan'ın üstlendiği, Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Muammer Uzuner, Ahmet Mümtaz Taylan'ın baş rollerde yer aldığı filmin çekimleri Keskin'de yapıldı.
Bosna Hersek ve Türkiye ortak yapımı olan ve Eurimages tarafından desteklenen film, bir doktor ve bir savcının 12 saatlik gerilimli hikayesini anlatıyor.
Görüntü yönetmenliğini Gökhan Tiryaki'nin yaptığı, 2 saat 35 dakika süren filmin senaryosunu, Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan yazdı.
CEYLAN'IN CANNES MACERASI
Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, ''Bir Zamanlar Anadolu''da filmiyle 5. kez Cannes Film Festivali'ne katıldı. Ceylan'ın Cannes Film Festivali tecrübesi, 1995 yılında başlamıştı.
Ceylan'ın, ilk kısa filmi Koza, 1995 yılında Cannes'da gösterildikten sonra, yönetmen çektiği uzun metrajlı ''Uzak'' filmiyle 2003'te ''Büyük Jüri Ödülü''nü kazandı.
Ceylan, 2006'da ''İklimler'' isimli filmiyle Cannes'da ''FIPRESCI'' ödülüne layık görüldü, son olarak 2008 yılında, ''Üç Maymun'' filmiyle festivalde en iyi yönetmen seçildi. Yönetmen Ceylan, 2009 yılında festival jürisinde yer aldı.

Gidecek bir yolumuz var...

http://www.resimlerfrm.com/wp-content/uploads/2010/12/green-mile.jpg "Yoruldum patron, sürekli yolda olmaktan yoruldum, yağmurdaki yalnız serçe gibi, insanların birbirlerine kötü davranmasından yoruldum."

John Coffey... Bu dünyada hayatını sadece ve sadece başkalarının mutluluğuna adamış insanlar var... Amerikan sineması her senaryoyu her projeyi en iyi şekilde sunmayı beceriyor... 3 asırlık tarihi olan bir toplum ne kadar tarihi projeler çıkardı biliyoruz... John Coffey karakterini de ıska geçmeyen yapımcılar kendi gibi dev bir yüreği olan adamı alın size hayatı son nefesine kadar başkalarına adamak nasıl olur görün dediler hepimize... Bir insan ağlayabiliyorsa bir bebeğe benzer... Dilimize pelesenk olmuştur bebek gibi ağlama deyimi... Ama hayatın başlangıcı ağlamaktır... Zaman geçtikçe kararan kalpler ağlamayı unutur ağlatmayı seçerler... Ve o bebek saflığından ummanlar ötesinde uzaklaşırlar... Bu yüzden insanların çoğu John Coffey'leri sever çünkü olamadıkları başaramadıkları doğruyu onda görürler... Maalesef biz bizim John Coffey'lerimizi ıska geçiyoruz... Bu topraklarda hayatını başkalarına adayan çok hikayeler var... Kendi için değil başkası için ağlayabilen, gözyaşı musluğu kapanmamış, kalbi kararmamış, tek amacı başkalarının mutluluğu olan, yaşamayıp yaşatmayı seçen çok senaryolar yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak bu coğrafyada... Bu filmi izleyin, izletin... Özellikle de ben merkezli yaşayan insani değerlerini yitirmiş, ağlamayı unutmuş, adeta tırnak içinde ölmüş ruhları gömüldüğü yerden çıkarmak için iyi bir seçim olacaktır... Muhteşem oyunculuklar ve tarihe geçecek bir film, iyi seyirler..
Artık kendime yeni bir seri başlatmış bulunmaktayım, kendimi sinema dalında eğitmek için film izlemek, yönetmenini ve anlatı tarzını analiz etmek dışında, yabancı kaynaklarda pek çok sinematografik dersler araştırdım, okudum ve okumaya devam ediyorum. Ve hiç bir şekilde Sinema okuluna gitmeyi düşünmüyorum aslında, neden mi ? Elbette ki akademik eğitim bir ünvan sahibi olmanıza yarar ancak onun öncesinde eğer sinemada gerçekten bir yerlere gelinmek istiyorsa başlıktada dediğimiz gibi çay ve sigara ile paketlenmiş uzun muhabbetlerde kalan Dehalar yerine, kalkıp bir şeyler yapmak gerek yani çalışmak gerek. Böyle diyor günlüğünde Robert Rodriguez. Ekipsiz Asi ( Rebel Without A Crew ) kitabını okuduğumda uzaklarda olan o dahi adam sayesinde gittiğim yolun yanlış olmadığını anladım bir şekilde, yapmılş olduklarımı belki şu ana kadar küçümsüyordum belkide zaman kaybı,delilik olarak görüyordum ama Rodriguez usta bir kez kamçıladı beni, özgüven getirdi, her genç sinemacı gibi kendimi o kitabın içinde buldum.


http://i21.photobucket.com/albums/b300/spacemonkey_fg/More%20Random%20Pics/Rebel3.jpg
Kalabalıklar film sanatı,film estetiği,film tarihi vs. üzerine konuşurken Robert Rodrugiez oturduğu yerden doğruldu, hareket etti çalıştı ve bir film yaptı. Robert bir Godard kadar derin değil belki ama çok iyi bildiği bir şey var film eleştirisinin film yaparak yapılacağı. Maddi zorlukları bahane ederek, üretmeden, sinema hakkında atıp tutan " Türk Sineması Neden Gelişmiyor ?" sorusuna uydurma cevap bulanlara diye Türkçe'ye çevriliyor bu kitap. Dehanın %99'u terlemektir yani çalışmak. Her türlü sıkıntıya katlanarak, sabrederek,hayallerine ve fikirlerine inanarak yola devam etmektir. Oysa görüyoruz ki bugün ülkemizde sinema eğitimi veren üniversitelerde öğrencilerde hocalarda dehanın çay ve sigara ile paketlenmiş uzun muhabbetlerde gizli olduğunu düşünüyorlar. Herkes sinema hakkınd atıp tutuyor, Gazeteciler, doktorlar, yazarlar, şarkıcılar vs. birdenbire usta(!) yönetmenler ve eleştirmenler olarak çıkıyorlar karşımıza.

Kameranın arkasına geçip her türlü sıkıntıyı göğüsleyip film yapacak, görüntülerle konuşacak, üretilen taklit Türk sinemasının karşısında dimdik duracak biri yok mu ? İnanıyoruz ki var ancak gerçeklerle arasına duvar örülüyor.

Film Noir Nedir ?

Suç, cinayet, yozlaşma, paranoya, kıskançlık, karamsarlık, sisli geceler, gölgeler, karanlık, ve siyahla beyazın keskin kontrastı. Film Noir denilince akla ilk gelen özellikler bunlar olur herhalde.


Bu tür, II. Dünya savaşı sonrasında popülerlik kazanmıştır. Savaş sırasında insanların nekadar kötü şeyler yapabileceği görülmüş, kafalarda yaşam ve insanlık hakkında şüpheler oluşmuş ve Hollywood ise bu şüphe ve korkuları paraya çevirmeyi çok iyi becermiştir.

Kara film terimi ilk olarak 1946 yılında İsviçreli eleştirmen Nino Frank tarafından kullanılmıştır fakat zamanında klasik kara filmler yapmış ve yapmakta olan film yapımcıları ve oyuncular Kara film çektiklerinin farkında bile değillermiş.

Hollywood'un klasik kara film dönemi, 1940'ların başından 1950'lerin sonuna kadar uzanır. Orson Welles'in Habisin Dokunuşu (Touch of Evil, 1958) filmi klasik dönemin son filmi olarak kabul edilir.

Bazı akademisyenler kara filmin aslında sona ermediğini, ama üslubunun gelişen yapım şartlarıyla güncellenip, şekil değiştirdiğini söylerler.

Temel Özellikleri şöyle sıralanabilir.

1) Kara filmler, yalın aydınlık/karanlık kontrastlarını ve sade ışıklandırma sistemlerini kullanmaya yöneldiler.

2) Kara filmler, çok sık 'geriye dönüş', 'ileriye gidiş' tekniklerini,ve hikâyedeki sıralamayı belirsizleştiren diğer teknikleri içeren, anlaşılması güç konulara sahip olmaya meyillidir.

3) Çoğunlukla başkahraman tarafından, dış sesin sonradan eklendiği anlatım da -her şeyi bilen anlatıcı tarafından- bir yöntem olarak kullanılır. (Out of the Past, 1947)

4) Belli örnek karakterler çoğu kara filmde rol alırlar-sıkı dedektifler, femme fatale’ler, rüşvet yiyen polisler, kıskanç kocalar, cesur hasar tespitçileri ve bezgin yazarlar. Diğer yaygın konularda ise başkahramanlar; soygun, dolandırıcılık veya zinalı olaylar içeren tehlikeli komplolarda filme dâhil edilirler. Postacı Kapıyı İki Kere Çalar (1946), Double Indemnity (1944)

5) Suç (genellikle cinayet), hemen hemen her kara filmde bir öğedir; standart sorun olan hırsa ek olarak, kıskançlık da sık sık bir suç motivasyonu olur. (The Usual Suspects (1995))

6) Kara filmler standarttan daha hatalı ve ahlaken daha şüpheli olan kahramanlar etrafında dönmeye meyillidir, bu tür kahramanlar genelde bir çeşit enayidirler.
7) Kara film aslında sık sık karamsar olarak tanımlanır. En tipik olarak kabul edilen kara film hikâyeleri, istenmeyen durumlarda tuzağa düşen (genelde buna sebep olmayan ancak olayların daha da sarpa sarmasından sorumlu olan), rasgele çabalayan, kaderi umursamayan ve sık sık mahkûm olan insanları anlatır. Reservoir Dogs (1991)


8) Kara film, çoğu kez şehirsel bir dekorla bütünleştirilir ve birkaç şehir -özellikle Los Angeles, San Francisco, New York ve Chicago-çoğu klasik filmin çekim yeridir Barlar, salonlar, gece kulüpleri ve oyun odaları sık sık aksiyonun geçtiği sahneler olur.
Önemli sayıda kara filmin zirveleri sık sık rafineriler, fabrikalar, trenlerin geçtiği alanlar, elektrik santralleri gibi endüstriyel mekânlarda geçer -en iyi ve tartışmalara yol açan sonuç Beyaz Öfke (White Heat) filmindedir.

9) Klasik kara film, dönemin Amerikan sosyal görünümü ile bağdaştırılmıştır. (Özellikle 2. Dünya Savaşı'yla oluşan yüksek düzeyde bir kaygı ve yabancılaşma duygusuyla birlikte.)1950'lerde ve Read Scare'in zirvede olduğu dönemde çekilmiş olan kara filmlerin kültürel bir paranoyayı yansıttığı söylenir.

www.sanatnotlari.blogspot.com

Kayıt devam ediyor...



[Rec] serisinden yeni haberler var...

Yönetmenliğini ve senaristliğini yaptıkları [Rec] ve [Rec] 2 ile muhteşem bir ikili olduklarını kanıtlayan Jaume Balagueró ve Paco Plaza'nın devam filmlerini ayrı ayrı çekecek olduğu daha önce belli olmuştu.

İki devam filmiyle gelen çete, senaryolarını ortak yazdıkları [REC] Génesis ve [REC] Apocalypse'i aralarında paylaştılar ve bu sene vizyona girecek üçüncü filmde kamera arkasına Paco Plaza geçti.

Bir düğün esnasında başlayan olayları konu alacak üçüncü filmin afişi de hazır. İlk iki filmden ayrı olarak klasikleşmiş apartmanı terkeden ve açık havada geçecek olan [REC] Génesis'in sonlarına doğru yapacağı bir twist ile dördüncü filmin kapısını sonuna kadar açacağı söyleniyor. Merakla bekliyoruz...

Sanatsal Filmlerdeki Yapı


Sanatsal film, sinema tarihinin başlangıcından itibaren devam eden süreçte sessiz sinema ile başlangıcı nitelendirilebilir bir süreçtir.Sinema sektörünün devamlılığı sürerken Sergei Eisenstein bu sanat dalına büyük bir katkı sağlamıştır. Tiyatroda yapılamayan etkileri sinemayla izleyice aktarmaya çalışan Sergei Eisenstein; mekan yaratma, sahne içinde çözümlemeler, izleyiciye olay örgüsünü sağlıklı bir şekilde iletme, senaryolardaki açıkları kapatma, devamlılığı olan diyalog çözümlülüğünü yaratma vb. birden çok katkı sağlamıştır. Bu katkıların ardından film endüstrisi gelişerek oluşmuş ve şekillenmiştir. 1950'li yıllardan sonra Sergei Eisenstein'in birçok araştırmasından etkilenen Andrey Tarkovski bunlardan sadece birini temsil eden sanatçıdır.

Günümüze kadar devam eden sanatsal film endüstrisi ve yaklaşımı aslında belirlenmiş kurgu tekniklerini çözümleyen, anlatan, üzerinde doğru yargıya varmak için bir sürü deney yaparak geliştiren bu insanların çizgilerinden ilerlemektedir. Sanatsal filmlerin değerlendirme aşaması ise kurgu tekniklerinin tam şekliyle incelenerek, aslında iletişimsel alanda geçerliliği olan durumlara bağlı kaldığını tartışılarak yapılır. Genel plan görüntüsü ardından, ayrıntı plan girilmez. Çünkü izleyicide ayrıntının kime ait olduğuna dair şüphe uyandırır ve
bu hissedilmeyen bir gerginlik oluşturur. Bu tarz kurgulamaların sanatsal filmlerde veya yönetmenlik bakış açısını değerlendirmede yeri yoktur. Ancak bir sahne çözümlemesi içerisinde izleyicide bir gerginlik oluşturulmak isteniyorsa bu tür kurgulamalara başvurulabilinir . Ayrıca sanatsal filmler yönetmenin kişisel yeteneğini ön plana çıkarmaya yöneliktir. Anlatılan konuya en iyi şekilde izleyiciyi dahil edebilme yeteneğidir bu aslında. 1980'li yıllardan sonra oluşan yetenekli yönetmen kavramı sanatsal film endüstrisini sarsmaya gücü yetmese bile sinema izleyicisini sanatsal filmlerden uzaklaştırmış, popülerliğe çekmiştir. Sebebi ise yönetmenlerin doldurmaları gereken film sürelerini doldurup herşeyi sonuç bölümünde açıklamayı tercih etmeleridir. Ve bu popüler kitleyi kendine bağımlı kılmıştır.

Günümüzde hala bir çok sanatsal filmleri takip eden festivaller vardır, gün geçtikçe de değer kazanmaktadır. Sanatsal filmin amacı olan anlatılan konudaki psikolojik duyguyu en iyi bir şekilde yansıtma, anlatılan konuya gerekli değeri kazandırma biçimi, yönetmenlerin kurgu kuramlarını en iyi
şekilde özümseyip yenilikler katmasıyla algılanabilir. Bu kavramlardan sonra oyunculuklar devreye girmiş olacaktır.

Sanatsal filmlerde değerlendirmeler filmin yönetimi konusunda yapıldıktan sonra oyunculuklara değinir. bir çok yönetmen ise günümüzde en iyi film ödülünü kazanmakla birlikte aynı filmde en iyi oyunculuk ödüllerini almaya çalışmaktadır. Sanatsal filmlerde önemli olan herhangi bir insanın hikayesini, yaşadığı duygusal veya sosyolojik olayi en iyi şekilde izleyiciyi aktarabilmesi ve izleyiciyi bütünlüğe dahil edebiliyor olmasıdır.

formspring.me

Ask me anything http://formspring.me/DOGUKANBAHADIR

Battle L.A : Bir kez daha geldiler.


Bilimkurgu sinemada son zamanlarda artık sıkıntıdan patlayıpta konu bulamayan senaristlerin elinde oyun hamuru olarak bir unsur olmuş bulunmakta,  1997'de Armaggeddon ile başlayan klasik insanlığın sonunu getirecek herhangi bir meteor yada sıradışı varlıklarla savaşan bir grup asker yada gönüllü üzerinde dönen epik bir senaryo, bu tip yapımları izlettirende elbette insanların göremeyeceği yada görmek istedikleri hatta pek fazla hayal ürünü olmasada olabilecek şeyleri gerçeğe en yakında şekilde görebilmesi, konular ne kadar basit olursa olsun kendine has bir izleyici kitlesi yapmış bir türdür Bilimkurgu.


http://www.blurayindir.com/wordpress/wp-content/uploads/battle-los-angeles-bluray-www.blurayindir.com_.jpgBattle L.A, artık günümüzde Amerika'da gelişen sinema endüstrisinin en iyi görsel efekt hacmine sahip yapımlardan diyebiliriz. Milenyumdan sonra kendini iyice göstermeye başlayan görsel efekt ağırlıklı filmlerden artık işlenebilecek senaryolar kalmamış Holywood'da saymadan en az 4 kez dünyayı uzaylılar basmıştır diyebiliriz. Bir kere şu önyargı kırılmalı, Amerika bu tarz filmlerde silahsal ve askeri gücünü ön plana çıkarıyor, bir şekilde kendi reklamını yapıyor, ve bağlantılı unsurlara provokasyon sağlıyor, izleyici soruyor mesele dünya işgali neden Fransa,Rusya,Japonya,Çin,İtalya ya da Türkiye başrölü oynayamıyorda sürekli Amerikanlar dünyanın kıçını kurtarıyor, Amerika 1700 lü yıllardan sonra insanlığın yepyeni bir medeniyet oluşturduğu altın değerinde bir hazine çünkü, bir ırk değil, insanlığın bilgi birikimini yığdığı yer. Nasa orada kardeşim sen tutupta dünyaya yaklaşan uzay mekiğini bizim Türksat uydusunun belirlemesini bekleyemezsin değil mi, hal böyle olunca dünyanın dört bir yanından kendini sinemaya adamış insanlarında merkezi yeri haline gelen Amerika'nın sinema endüstrisinde açık ara havada olduğu belli, elbette ki çeşitli bilim kurgu filmlerinde bayraklarını ön plana çıkaracaklardır. Bizede izlemek düşecektir.

http://i1121.photobucket.com/albums/l519/holymannn/2part/Battle-Los-Angeles-caps-4.png
Aaron Eckhart Başçavuş Nantz rolünde
Cloverfield tarzı Handy-Cam kameralarla çekilen film, aksiyonu ve gerçeksi görsel efektleriyle bir anda gerçekten Google Earth'dan Los Angeles harbiden yanıyormu merakıyla bakmanıza sebep veriyor, herşey iyi güzelde senaryoda ve kurguda biraz da olsa farklılık getirseler herşey çok daha iyi olacak, bütçeden birazda kısıtlama olsun diye bu tarz filmler sürekli 4-5 kişilik grubun üstünde dönüyor bu da aşırı derecede kahramanlık filmine dönmesine sebebiyet veriyor, bu uzaylı istilası filmlerinde hiç bir şekilde Fransız,Türk,Alman uçaklarının Amerikan hava süvarisinin yanında savaştığını göremeyeceğiz gibi geliyor bana, her zaman bir asker ön planda cesur olarak rolünü alır, diğerleri ise bir kahramanın yandaşlarıdır bu filmlerde sürekli bunu görmüşüzdür. Battle L.A uğraş verilen harika görsel efektleriyle izlenebilecek aksiyon ögelerinin zirvelerde olduğu bir film umarım ileride artık monoton epik senaryolardan arındırılmış bilimkurgu filmleri görebiliriz.
 
Dipnot : Amerikan hükümeti ciddi derecede bu uzaylı baskın olayına kafayı takmış durumda, filmler de cabası son zamanlarda çıkan haberler hiç de iyi değil. Bir kaç sene sonra sürrealist bir yaklaşım gibi gelsede filmlerde gördüğümüz hayali ama korkunç görüntülerin gerçek olmamasını umarım.

13th Floor : Düşünüyorum öyleyse varım

http://www.13thfloor.at/13thfloor.jpg 

"Düşünüyorum öyleyse varım" DESCARTES



Çok tuhaf,daha önce karşılaştığımızı hissediyorum.Belki başka bir yaşamda ..



Sinema dünyasının,sağlam ve devrim yaratacak örnekler verdiği yıllardan olan 1999 yılı yapımı bir film.O yılda efsane Matrix serisinin başlangıcıyla bir etkileşim halinde olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz.Düşünsel yönden benzer yönleri var ama asıl olarak,son dönemlerin öne çıkmış ve adından sıkça söz ettiren yapımlarından olan Başlangıç filmine rehberlik ettiği söylenebilir.Fazlaca benzer yönleri var.Çok ön plana çıkmaması ve yine fazla bilinen bir film olmamasının sebebi; yönetim ekibinin bu popüler konuyu tam olarak farkedememiş ve iyi kavrayamamış olması sanırım.Bu konu ancak böyle basitleştirilebilirdi.Yine de kötü bir yapım değil tabi ama Başlangıç filmini izledikten sonra bu film onun yanında oldukça basit kalıyor.Film düşünsel yönden,'beyin fırtınası' etkisi yaratıp,uzun süre akıl kurcalıyıcı olması yerine,'yalnızca bir film işte, seyredin'gözüyle yapılmış sanki..



İzlerken merak duygusunu her an tetikliyor,çoğu zaman yarattığı soru işaretleriyle iyice bağlıyor ama bunu fazlaca yapması ve cevaplarının yeterince tatmin edici olmayışı zaman zaman sıkılmayı beraberinde getiriyor.Birçok yantısız soruyu geride bırakıyor ve gereksiz zihin oyunları yaratıyor,biraz zayıf bir kurgusunun olduğu söylenebilir.Tabi bunlar bazı olumsuz yönleri ama yine de izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.En azından konusu itibariyle fark yaratıp,ilham olmuş bir film..



Temel olarak; 'Gerçek nedir ?','Gerçek bilgi var mıdır ?',tarzında yüzyıllarca ve halen daha kendini yenileyen soruları işlemeye çalışmış ama nedense bunu evrensel düzeyde ele almamış ve oldukça kişiselleştirmiş.Nolan'ın Başlangıç filmini izledikten sonra onu, neden fazla romantikleştirmediğini şimdi daha iyi anlıyorum.Ki o filmde,romantik anların tavan yapacağı sahneler daha fazlaydı..

Interpretation

 http://www.shortoftheweek.com/wp-content/uploads/2011/04/interpretation-2.jpg

İsteksik kahramanımız var, acımasız kötü adamlar, hayat hakkında bir mesaj, Dan ve Erika sinema randevularından sonra evlerine doğru gitmek üzere şehirsel bir ormana girer adeta bu herhangi bir ikilide olabilir ( daha iyi görünümlü ) yolları 3 serseri ile kesişir bir tanesi ise bu berbat hayatını haklı çıkarmak için Sun-Tzus'un The Art Of War kitabını taşımaktadır diğerleri ise kitabı yüreklerine yerleştirmiştir bile ancak hiç birisi bu ünlü kitabın bir canlandırma olarak neyi ima ettiğini bilmemektedir.

( Kısa film paylaşımlarım devam edecek gönül isterdi ki Türkçe altyazılı olsun ama yapacak bir şey yok ingilizcesi olanlar kaçırmasınlar çünkü dünya üzerinden seçipte ayırdığım kısa filmleri paylaşıcam )

Bağımsız filmleri her zaman sevmişimdir, Fish Tank'ı izledikten sonra olan sevgim 2 kat daha arttı bunu söylemem gerek, neticesinde filmi yöneten hanımefendimiz daha önce Red Road adlı uzun metraj filmiyle ödül almış, ve Wasp adlı kısa filmiyle Oscar'ı evine götüren Andrea Arnold. Andrea Arnold'un Fish Tank eserini izledikten sonra ilk olarak kısa filmlerini daha sonra kalan tek uzun metraj filmi olan Red Road filmini izlemeye karar kıldım. Bayan yönetmen olmasının artılarından faydalanarak, günümüzde erkek yönetmenlerin çokluğundan pek fazla göremediğimiz 15 yaşlarında ergen bir kızın hayattaki anlamını arama mücadelesini anlatıyor filminde. 

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiEbJGmURbel3qS8rA-ZZOTIvhZ9rkvr4BzKJw29kWQyCBwjUI_m6VcvYrODaLqoxy7k1KPcoa7s6wQnEK58f372EQPDnDvu7N99xi816Dz9WOSZFxwM_t_l-TdL0dzvSer-1OA9qA7g_Eb/s1600/fish+tank+afis.jpgFilm başlıyor, e tabi film çeken biri olarak konunun akışının yanında teknik olaylarıda takip ediyoruz, bakıyorum kamera fır fır sallanıyor abi, belli ki ne steadycam var ne de kamera sabitleyici bişey, bildiğimiz kamerayı omzunda yürüten görüntü yönetmeni veya kameramanımız filmde anlatılan Mia'nın yaşadıklarını sanki film için değilde gerçekten de olan olaylar sırasında kayda çekiyormuş hissi var, belgesel tarzı, demek ki Tripod ve Steadycam hatta ışık dediğimiz olay sinemanın vazgeçilmez olaylarından değil, filmi izleyenler bana hak verecektir ki yukarda saydığım unsurlardan bilerek yoksun çekilmiş bir film olan Fish Tank, anlatmak istediği hikayeyi, vermiş olduğu duyguyu, estektik ve sanatsal unsurlardan yoksun olaraktan izleyiciye çok iyi yansıtıyor, bu filmde doğru kamera açısı, açı kuralı, sinematografi, v.s aramayın zira zaten filmin içine daldığınız esnada Mia'nın duygularına eşlik edeceğiniz zaman aklınız çok farklı yerlede olacak özellikle erkek izleyiciler için bunu söylemek istiyorum.

Filmin konusuna kısa değinmeden önce, film hakkında 2 önemli not var, filmde ingiliz ailesinin depresif ergen kızı Mia'yı oynayan Katie Jarvis aslında aktrislikle ilgisi olmayan biri bildiğiniz sıradan insan, ilk filmi Fish Tank, filmin cast direktörü Katie'yi tren istasyonunda erkek arkadaşıyla kavga ederken görüyor ve film için uygun olduğunu düşünüp hemen değerlendirmeye alıyor nitekim ortaya filmle bağdaşan Mia ortaya çıkıyor.

Bir diğer önemli nokta ise, filmin yönetmeni Andrea'nın senaryo hakkında oyunculara en ufak bilgi vermemesi, Andrea filmi kronolojik bir biçimde çekiyor yani karakterlerin ne filmin sonundan ne de başında haberi var kronolojik plana göre o gün hangi sahne çekilecekse o gün o sahne çekiliyor.

Açılış sahnelerinde kamera, görüş alanına giren hemen herkese bağıran, küfreden, taş atan ya da saldıran Mia'yı sokaklarda takip eder, yani daha ilk dakikalarda Mia'nın nasıl bir çevrede, nasıl koşullarda yaşadığı seyircinin yüzüne çarpar, tokat misali. Sürekli eşofman giyer Mia, para aşırır, içer, okulu asar, tanımadığı insanlarla kavga çıkarır. Arkadaşı yoktur, annesine, kardeşine, yabancılara, kısaca herkese karşı öfke doludur.


Apartmanlarının her tarafından binalarla, dairelerinin de her tarafından diğer evlerle kuşatılmasıyla, ayrıca içindeki sıkış tıkış eşyalarla bir sandviçe benzeyen evinde, kızlarına bok muamelesi yapan, 30'undan fazla göstermeyen, alkolik ve hoppa (!) annesi Joanne (Kierston Wareing) ve en fazla 12 yaşında olan, ama şimdiden sigara ve içki içen, şımarık kızkardeşi Tyler (Rebecca Griffiths) ile yaşar.

Bir gün odasının penceresinden dışarı bakarken bir kayaya zincirlenmiş sıska, yaşlı bir at görür Mia, ve bu atta kendisini görür bir anlamda. Atın yanına gider, bir taşla zincirini kırarak onu "özgürleştirmeye" çalışır, başarılı olamaz ama. Bir çekiç alıp tekrar dener şansını, bu kez de atın sahibi olduğunu iddia eden kabadayı tipli oğlanlar tarafından saldırıya uğrar.

Mia, İngilterenin yüksek binalarının gölgesi altında kalan sefil bir kasabadaki hayatın anlamını arayan genç bir kızdır. Onunda her insan gibi, cinsel ve duygusal hissi, yeni yeni kıvılcımlanan aşk özlemi, ve bir Anne'den daha çok ona kötü bir arkadaş olan annesinin yanında elbette ki bir baba özlemi gütmektedir. Demiştim ya hani başlarda kamera sanki film çekimi yapmıyorda hakikatende İngiltere'nin o sefil kasabasında gölgelerden kurtulmaya çalışan Mia'nın yaşadıklarını amatör bir kayıt alıyor işte bu da filme ayrı bir hava katıyor.

Tanımadığı bir kızın burnunu kırmaktan tut kendisini özdeşleştirdiği zincirlenmiş bir atı serbest bırakmaya çalışmaya kadar her türlü belaya açıktır Mia, hatta kolları açık karşılar belayı. Okulundan atılması, evine kadar gelen sosyal görevli, kendisine saldıran oğlanlar, hiçbiri korkutmaz Mia'yı. Ama annesinin hem kibar, hem de seksi yeni erkek arkadaşı Connor (Hex'in Azazeal'ı, Hunger'ın Bobby Sands'i, Eden Lake'in Steve'i, Inglourious Basterds'ın Hicox'u Michael Fassbender!), korkutucudur doğrusu. Bir sabah mutfakta bir Ashanti klibine eşlik ederek kıçını sallarken bir yabancının onu izlediğini fark eder, pantolonu kıçından düşmekten olan annesinin sevgilisiyle böyle tanışır.

Connor ilk sıralarda umursamaz ve sadece şehvet düşkünü biri olarak görülsede zamanla sürekli evde bulunmasında dolayı Mia'nın duygusal yoksunluklarına adeta ilaç gibi gelir, Connor Mia'da bir baba figürü uyandırmasının yanı sıra, Mia'nın çevresinden dolayı yetişme tarzının getirdiği yoksunluklarına istemeden de olsa girer. Annesinin tabir-i caizse sevişme arkadaşının kızı olan Mia her gece sevişmelerini izlemektedir, doğal olarak 15 yaşında bir kızın aklında başka uyarmalarda gelir, Connor'da Mia'dan farksızdır aslında yaş farkı gözetmeksizin aynı çevreden olmasından dolayı ailesini bırakıp, belkide yoksulluğun acısını çıkarmak için başka şeylere yönelen ve iç,gez,dolaş,eğlen ölümlü dünya mantığı dizisinde yaşamını sürdürmeye karar verirken sevişme arkadaşının kızı Mia ile aralarında yaşadıkları bir tokat gibi gelir Connor'a. Olaylar Connor'u Mia'nın çevresinden uzaklaşmasını ve tekrar Ailesinin babası olmasını gerektirdiğini hatırlartır Connor'a. Connor geç olmadan belkilde doğru kararı verir ama ortada yaşanılanlar vardı, Mia uçurumdaydı ve Connor ise uçurumdan düşmesini engellecek ağacın dallarından biriydi ancak Connor'un dalı kırılmıştı Mia pek kolay peşini bırakmak istemesede ve uğruna belkide Connor'u hayattaki tek anlamı olan dans'a tercih etmişti ama yaşam düzeni bunu engelliyordu.  Ve Mia, yüksek binaların gölgesinde kalan kasabada kendi gibi bir genç çocukla uçuruma doğru salmıştı kendini.


http://i56.tinypic.com/2znvp61.png
Filmden bu kare Connor'un aslında Mia'nın dünyasında baba-kız ilişkisini uyandırdığını gösteriyor. Ancak yüksek gölgeler altında kalan Mia için kalan tek duygusal eksiklik bu değil.





1- Inception
Yönetmen: Christopher Nolan
Yazar: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Ellen Page, Tom Hardy
Tür: Aksiyon|Gizem|Bilimkurgu|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 148 dk.
Ülke: ABD|İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8.9/10
Metacritic puanı: 74/100


2- Kynodontas (Dogtooth)
Yönetmen: Giorgos Lanthimos
Yazar: Giorgos Lanthimos ve Efthymis Filippou
Oyuncular: Christos Stergioglou, Michele Valley, Aggeliki Papoulia
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 94 dk.
Ülke: Yunanistan
Dil: Yunanca
IMDB puanı: 7.3/10
Metacritic puanı: 73/100


3- Black Swan
Yönetmen: Darren Aronofsky
Yazar: Heinz (hikaye), Heyman, McLaughlin & Heinz (senaryo)
Oyuncular: Natalie Portman, Vincent Cassel, Mila Kunis
Tür: Dram|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 108 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.4/10
Metacritic puanı: 79/100

4- Scott Pilgrim vs. The World
Yönetmen: Edgar Wright
Yazar: Bacall & Wright (senaryo), O'Malley (çizgi roman)
Oyuncular: Michael Cera, Mary Elizabeth Winstead, Kieran Culkin
Tür: Aksiyon|Komedi|Fantastik
Yapım yılı: 2010
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD|İngiltere|Kanada
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 69/100


5- Another Year
Yönetmen: Mike Leigh
Yazar: Mike Leigh
Oyuncular: Jim Broadbent, Ruth Sheen, Lesley Manville
Tür: Dram|Komedi
Yapım yılı: 2010
Süre: 129 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.7/10
Metacritic puanı: 80/100


6- The Ghost Writer
Yönetmen: Roman Polanski
Yazar: Robert Harris (roman), Roman Polanski (senaryo)
Oyuncular: Ewan McGregor, Pierce Brosnan, Olivia Williams
Tür: Dram|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 128 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.5/10
Metacritic puanı: 77/100


7- Toy Story 3
Yönetmen: Lee Unkrich
Yazar: Lasseter, Stanton & Unkrich (hikaye), Arndt (senaryo)
Seslendirenler: Tom Hanks, Tim Allen, Joan Cusack, Michael Keaton
Tür: Animasyon|Komedi|Macera
Yapım yılı: 2010
Süre: 103 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.7/10
Metacritic Puanı: 92/100


8- Akmoreul Boatda (I Saw the Devil)
Yönetmen: Kim Jee-Woon
Yazar: Park Hoon-Jung
Oyuncular: Lee Byung-Hun, Choi Min-Sik, Jeon Gook-Hwan
Tür: Suç|Dram|Korku
Yapım yılı: 2010
Süre: 141 dk.
Ülke: Güney Kore
Dil: Korece
IMDb puanı: 8/10
Metacritic puanı: 65/100


9- A Single Man
Yönetmen: Tom Ford
Yazar: C. Isherwood (roman), Tom Ford (senaryo)
Oyuncular: Colin Firth, Julianne Moore, Matthew Goode
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 99 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 7.6/10
Metacritic puanı: 77/100


10- Copie Conforme (Certified Copy)
Yönetmen: Abbas Kiarostami
Yazar: Abbas Kiarostami
Oyuncular: Juliette Binoche, William Shimell
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 106 dk.
Ülke: Fransa | İtalya | İran
Dil: Fransızca | İtalyanca | İngilizce
IMDb Puanı: 7.2/10
Metacritic puanı: 83/100


11- True Grit
Yönetmen: Ethan Coen, Joel Coen
Yazar: Ethan Coen, Joel Coen (senaryo), Charles Portis (roman)
Oyuncular: Hailee Steinfeld, Jeff Bridges, Matt Damon
Tür: Macera|Dram|Western
Yapım yılı: 2010
Süre: 110 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8/10
Metacritic puanı: 80/100


12- Shutter Island
Yönetmen: Martin Scorsese
Yazar: Laeta Kalogridis (senaryo), Dennis Lehane (roman)
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley
Tür: Suç|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 138 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 8/10
Metacritic puanı: 63/100


13- Winter's Bone
Yönetmen: Debra Granik
Yazar: Granik & Rosellini (senaryo), D. Woodrell (roman)
Oyuncular: Jennifer Lawrence, John Hawkes, Garret Dillahunt
Tür: Dram|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 100 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.4/10
Metacritic Puanı: 90/100


14- Çoğunluk
Yönetmen: Seren Yüce
Yazar: Seren Yüce
Oyuncular: Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 111 dk.
Ülke: Türkiye
Dil: Türkçe
IMDb Puanı: 7.4/10
Beyazperde puanı: 6.5/10


15- Blue Valentine
Yönetmen: Derek Cianfrance
Yazar: Derek Cianfrance & Cami Delavigne
Oyuncular: Michelle Williams, Ryan Gosling
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 81/100


16- How to Train Your Dragon
Yönetmen: Dean DeBlois ve Chris Sanders
Yazar: C. Cowell (roman), Davies, DeBlois & Sanders (senaryo)
Seslendirenler: Jay Baruchel, Gerard Butler, Christopher Mintz
Tür: Animasyon|Macera|Komedi
Yapım yılı: 2010
Süre: 98 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8.2/10
Metacritic puanı: 74/100


17- The King's Speech
Yönetmen: Tom Hooper
Yazar: David Seidler
Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter
Tür: Biyografi|Dram|Tarih
Yapım yılı: 2010
Süre: 118 dk.
Ülke: İngiltere | Avustralya | ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.4/10
Metacritic puanı: 88/100


18- Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1
Yönetmen: David Yates
Yazar: Steve Kloves (senaryo), J.K. Rowling (roman)
Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint
Tür: Aksiyon|Macera|Fantastik
Yapım yılı: 2010
Süre: 146 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 65/100


19- Kick-Ass
Yönetmen: Matthew Vaughn
Yazar: Goldman & Vaughn (senaryo), Millar & Romita (çizgiroman)
Oyuncular: Aaron Johnson, Chloe Moretz, Nicolas Cage
Tür: Aksiyon|Suç|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 117 dk.
Ülke: İngiltere|ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8/10
Metacritic puanı: 66/100


20- L'illusionniste (The Illusionnist)
Yönetmen: Sylvain Chomet
Yazar: Jacques Tati (orijinal senaryo), Sylvain Chomet (uyarlama)
Seslendirenler: Jean-Claude Donda, Eilidh Rankin, Duncan MacNeil
Tür: Animasyon|Komedi|Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 80 dk.
Ülke: İngiltere|Fransa
Dil: İngilizce|Fransısca
IMDb puanı: 7.7/10
Metacritic puanı: 82/100






* Listedeki filmlerin bir çoğunu izleyemedim, ancak izlediğim kadarıyla Inception'un yerini hakketiğini söyleyebilirim, Winter's Bone ise düz kompozisyonu ile ilgimi çeken filmlerden listeden filmleri izledikçe kısada olsa inceleme fırsatı bulacağım.

top