Gidecek bir yolumuz var...

http://www.resimlerfrm.com/wp-content/uploads/2010/12/green-mile.jpg "Yoruldum patron, sürekli yolda olmaktan yoruldum, yağmurdaki yalnız serçe gibi, insanların birbirlerine kötü davranmasından yoruldum."

John Coffey... Bu dünyada hayatını sadece ve sadece başkalarının mutluluğuna adamış insanlar var... Amerikan sineması her senaryoyu her projeyi en iyi şekilde sunmayı beceriyor... 3 asırlık tarihi olan bir toplum ne kadar tarihi projeler çıkardı biliyoruz... John Coffey karakterini de ıska geçmeyen yapımcılar kendi gibi dev bir yüreği olan adamı alın size hayatı son nefesine kadar başkalarına adamak nasıl olur görün dediler hepimize... Bir insan ağlayabiliyorsa bir bebeğe benzer... Dilimize pelesenk olmuştur bebek gibi ağlama deyimi... Ama hayatın başlangıcı ağlamaktır... Zaman geçtikçe kararan kalpler ağlamayı unutur ağlatmayı seçerler... Ve o bebek saflığından ummanlar ötesinde uzaklaşırlar... Bu yüzden insanların çoğu John Coffey'leri sever çünkü olamadıkları başaramadıkları doğruyu onda görürler... Maalesef biz bizim John Coffey'lerimizi ıska geçiyoruz... Bu topraklarda hayatını başkalarına adayan çok hikayeler var... Kendi için değil başkası için ağlayabilen, gözyaşı musluğu kapanmamış, kalbi kararmamış, tek amacı başkalarının mutluluğu olan, yaşamayıp yaşatmayı seçen çok senaryolar yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak bu coğrafyada... Bu filmi izleyin, izletin... Özellikle de ben merkezli yaşayan insani değerlerini yitirmiş, ağlamayı unutmuş, adeta tırnak içinde ölmüş ruhları gömüldüğü yerden çıkarmak için iyi bir seçim olacaktır... Muhteşem oyunculuklar ve tarihe geçecek bir film, iyi seyirler..
Artık kendime yeni bir seri başlatmış bulunmaktayım, kendimi sinema dalında eğitmek için film izlemek, yönetmenini ve anlatı tarzını analiz etmek dışında, yabancı kaynaklarda pek çok sinematografik dersler araştırdım, okudum ve okumaya devam ediyorum. Ve hiç bir şekilde Sinema okuluna gitmeyi düşünmüyorum aslında, neden mi ? Elbette ki akademik eğitim bir ünvan sahibi olmanıza yarar ancak onun öncesinde eğer sinemada gerçekten bir yerlere gelinmek istiyorsa başlıktada dediğimiz gibi çay ve sigara ile paketlenmiş uzun muhabbetlerde kalan Dehalar yerine, kalkıp bir şeyler yapmak gerek yani çalışmak gerek. Böyle diyor günlüğünde Robert Rodriguez. Ekipsiz Asi ( Rebel Without A Crew ) kitabını okuduğumda uzaklarda olan o dahi adam sayesinde gittiğim yolun yanlış olmadığını anladım bir şekilde, yapmılş olduklarımı belki şu ana kadar küçümsüyordum belkide zaman kaybı,delilik olarak görüyordum ama Rodriguez usta bir kez kamçıladı beni, özgüven getirdi, her genç sinemacı gibi kendimi o kitabın içinde buldum.


http://i21.photobucket.com/albums/b300/spacemonkey_fg/More%20Random%20Pics/Rebel3.jpg
Kalabalıklar film sanatı,film estetiği,film tarihi vs. üzerine konuşurken Robert Rodrugiez oturduğu yerden doğruldu, hareket etti çalıştı ve bir film yaptı. Robert bir Godard kadar derin değil belki ama çok iyi bildiği bir şey var film eleştirisinin film yaparak yapılacağı. Maddi zorlukları bahane ederek, üretmeden, sinema hakkında atıp tutan " Türk Sineması Neden Gelişmiyor ?" sorusuna uydurma cevap bulanlara diye Türkçe'ye çevriliyor bu kitap. Dehanın %99'u terlemektir yani çalışmak. Her türlü sıkıntıya katlanarak, sabrederek,hayallerine ve fikirlerine inanarak yola devam etmektir. Oysa görüyoruz ki bugün ülkemizde sinema eğitimi veren üniversitelerde öğrencilerde hocalarda dehanın çay ve sigara ile paketlenmiş uzun muhabbetlerde gizli olduğunu düşünüyorlar. Herkes sinema hakkınd atıp tutuyor, Gazeteciler, doktorlar, yazarlar, şarkıcılar vs. birdenbire usta(!) yönetmenler ve eleştirmenler olarak çıkıyorlar karşımıza.

Kameranın arkasına geçip her türlü sıkıntıyı göğüsleyip film yapacak, görüntülerle konuşacak, üretilen taklit Türk sinemasının karşısında dimdik duracak biri yok mu ? İnanıyoruz ki var ancak gerçeklerle arasına duvar örülüyor.

Film Noir Nedir ?

Suç, cinayet, yozlaşma, paranoya, kıskançlık, karamsarlık, sisli geceler, gölgeler, karanlık, ve siyahla beyazın keskin kontrastı. Film Noir denilince akla ilk gelen özellikler bunlar olur herhalde.


Bu tür, II. Dünya savaşı sonrasında popülerlik kazanmıştır. Savaş sırasında insanların nekadar kötü şeyler yapabileceği görülmüş, kafalarda yaşam ve insanlık hakkında şüpheler oluşmuş ve Hollywood ise bu şüphe ve korkuları paraya çevirmeyi çok iyi becermiştir.

Kara film terimi ilk olarak 1946 yılında İsviçreli eleştirmen Nino Frank tarafından kullanılmıştır fakat zamanında klasik kara filmler yapmış ve yapmakta olan film yapımcıları ve oyuncular Kara film çektiklerinin farkında bile değillermiş.

Hollywood'un klasik kara film dönemi, 1940'ların başından 1950'lerin sonuna kadar uzanır. Orson Welles'in Habisin Dokunuşu (Touch of Evil, 1958) filmi klasik dönemin son filmi olarak kabul edilir.

Bazı akademisyenler kara filmin aslında sona ermediğini, ama üslubunun gelişen yapım şartlarıyla güncellenip, şekil değiştirdiğini söylerler.

Temel Özellikleri şöyle sıralanabilir.

1) Kara filmler, yalın aydınlık/karanlık kontrastlarını ve sade ışıklandırma sistemlerini kullanmaya yöneldiler.

2) Kara filmler, çok sık 'geriye dönüş', 'ileriye gidiş' tekniklerini,ve hikâyedeki sıralamayı belirsizleştiren diğer teknikleri içeren, anlaşılması güç konulara sahip olmaya meyillidir.

3) Çoğunlukla başkahraman tarafından, dış sesin sonradan eklendiği anlatım da -her şeyi bilen anlatıcı tarafından- bir yöntem olarak kullanılır. (Out of the Past, 1947)

4) Belli örnek karakterler çoğu kara filmde rol alırlar-sıkı dedektifler, femme fatale’ler, rüşvet yiyen polisler, kıskanç kocalar, cesur hasar tespitçileri ve bezgin yazarlar. Diğer yaygın konularda ise başkahramanlar; soygun, dolandırıcılık veya zinalı olaylar içeren tehlikeli komplolarda filme dâhil edilirler. Postacı Kapıyı İki Kere Çalar (1946), Double Indemnity (1944)

5) Suç (genellikle cinayet), hemen hemen her kara filmde bir öğedir; standart sorun olan hırsa ek olarak, kıskançlık da sık sık bir suç motivasyonu olur. (The Usual Suspects (1995))

6) Kara filmler standarttan daha hatalı ve ahlaken daha şüpheli olan kahramanlar etrafında dönmeye meyillidir, bu tür kahramanlar genelde bir çeşit enayidirler.
7) Kara film aslında sık sık karamsar olarak tanımlanır. En tipik olarak kabul edilen kara film hikâyeleri, istenmeyen durumlarda tuzağa düşen (genelde buna sebep olmayan ancak olayların daha da sarpa sarmasından sorumlu olan), rasgele çabalayan, kaderi umursamayan ve sık sık mahkûm olan insanları anlatır. Reservoir Dogs (1991)


8) Kara film, çoğu kez şehirsel bir dekorla bütünleştirilir ve birkaç şehir -özellikle Los Angeles, San Francisco, New York ve Chicago-çoğu klasik filmin çekim yeridir Barlar, salonlar, gece kulüpleri ve oyun odaları sık sık aksiyonun geçtiği sahneler olur.
Önemli sayıda kara filmin zirveleri sık sık rafineriler, fabrikalar, trenlerin geçtiği alanlar, elektrik santralleri gibi endüstriyel mekânlarda geçer -en iyi ve tartışmalara yol açan sonuç Beyaz Öfke (White Heat) filmindedir.

9) Klasik kara film, dönemin Amerikan sosyal görünümü ile bağdaştırılmıştır. (Özellikle 2. Dünya Savaşı'yla oluşan yüksek düzeyde bir kaygı ve yabancılaşma duygusuyla birlikte.)1950'lerde ve Read Scare'in zirvede olduğu dönemde çekilmiş olan kara filmlerin kültürel bir paranoyayı yansıttığı söylenir.

www.sanatnotlari.blogspot.com

Kayıt devam ediyor...



[Rec] serisinden yeni haberler var...

Yönetmenliğini ve senaristliğini yaptıkları [Rec] ve [Rec] 2 ile muhteşem bir ikili olduklarını kanıtlayan Jaume Balagueró ve Paco Plaza'nın devam filmlerini ayrı ayrı çekecek olduğu daha önce belli olmuştu.

İki devam filmiyle gelen çete, senaryolarını ortak yazdıkları [REC] Génesis ve [REC] Apocalypse'i aralarında paylaştılar ve bu sene vizyona girecek üçüncü filmde kamera arkasına Paco Plaza geçti.

Bir düğün esnasında başlayan olayları konu alacak üçüncü filmin afişi de hazır. İlk iki filmden ayrı olarak klasikleşmiş apartmanı terkeden ve açık havada geçecek olan [REC] Génesis'in sonlarına doğru yapacağı bir twist ile dördüncü filmin kapısını sonuna kadar açacağı söyleniyor. Merakla bekliyoruz...

Sanatsal Filmlerdeki Yapı


Sanatsal film, sinema tarihinin başlangıcından itibaren devam eden süreçte sessiz sinema ile başlangıcı nitelendirilebilir bir süreçtir.Sinema sektörünün devamlılığı sürerken Sergei Eisenstein bu sanat dalına büyük bir katkı sağlamıştır. Tiyatroda yapılamayan etkileri sinemayla izleyice aktarmaya çalışan Sergei Eisenstein; mekan yaratma, sahne içinde çözümlemeler, izleyiciye olay örgüsünü sağlıklı bir şekilde iletme, senaryolardaki açıkları kapatma, devamlılığı olan diyalog çözümlülüğünü yaratma vb. birden çok katkı sağlamıştır. Bu katkıların ardından film endüstrisi gelişerek oluşmuş ve şekillenmiştir. 1950'li yıllardan sonra Sergei Eisenstein'in birçok araştırmasından etkilenen Andrey Tarkovski bunlardan sadece birini temsil eden sanatçıdır.

Günümüze kadar devam eden sanatsal film endüstrisi ve yaklaşımı aslında belirlenmiş kurgu tekniklerini çözümleyen, anlatan, üzerinde doğru yargıya varmak için bir sürü deney yaparak geliştiren bu insanların çizgilerinden ilerlemektedir. Sanatsal filmlerin değerlendirme aşaması ise kurgu tekniklerinin tam şekliyle incelenerek, aslında iletişimsel alanda geçerliliği olan durumlara bağlı kaldığını tartışılarak yapılır. Genel plan görüntüsü ardından, ayrıntı plan girilmez. Çünkü izleyicide ayrıntının kime ait olduğuna dair şüphe uyandırır ve
bu hissedilmeyen bir gerginlik oluşturur. Bu tarz kurgulamaların sanatsal filmlerde veya yönetmenlik bakış açısını değerlendirmede yeri yoktur. Ancak bir sahne çözümlemesi içerisinde izleyicide bir gerginlik oluşturulmak isteniyorsa bu tür kurgulamalara başvurulabilinir . Ayrıca sanatsal filmler yönetmenin kişisel yeteneğini ön plana çıkarmaya yöneliktir. Anlatılan konuya en iyi şekilde izleyiciyi dahil edebilme yeteneğidir bu aslında. 1980'li yıllardan sonra oluşan yetenekli yönetmen kavramı sanatsal film endüstrisini sarsmaya gücü yetmese bile sinema izleyicisini sanatsal filmlerden uzaklaştırmış, popülerliğe çekmiştir. Sebebi ise yönetmenlerin doldurmaları gereken film sürelerini doldurup herşeyi sonuç bölümünde açıklamayı tercih etmeleridir. Ve bu popüler kitleyi kendine bağımlı kılmıştır.

Günümüzde hala bir çok sanatsal filmleri takip eden festivaller vardır, gün geçtikçe de değer kazanmaktadır. Sanatsal filmin amacı olan anlatılan konudaki psikolojik duyguyu en iyi bir şekilde yansıtma, anlatılan konuya gerekli değeri kazandırma biçimi, yönetmenlerin kurgu kuramlarını en iyi
şekilde özümseyip yenilikler katmasıyla algılanabilir. Bu kavramlardan sonra oyunculuklar devreye girmiş olacaktır.

Sanatsal filmlerde değerlendirmeler filmin yönetimi konusunda yapıldıktan sonra oyunculuklara değinir. bir çok yönetmen ise günümüzde en iyi film ödülünü kazanmakla birlikte aynı filmde en iyi oyunculuk ödüllerini almaya çalışmaktadır. Sanatsal filmlerde önemli olan herhangi bir insanın hikayesini, yaşadığı duygusal veya sosyolojik olayi en iyi şekilde izleyiciyi aktarabilmesi ve izleyiciyi bütünlüğe dahil edebiliyor olmasıdır.

formspring.me

Ask me anything http://formspring.me/DOGUKANBAHADIR

Battle L.A : Bir kez daha geldiler.


Bilimkurgu sinemada son zamanlarda artık sıkıntıdan patlayıpta konu bulamayan senaristlerin elinde oyun hamuru olarak bir unsur olmuş bulunmakta,  1997'de Armaggeddon ile başlayan klasik insanlığın sonunu getirecek herhangi bir meteor yada sıradışı varlıklarla savaşan bir grup asker yada gönüllü üzerinde dönen epik bir senaryo, bu tip yapımları izlettirende elbette insanların göremeyeceği yada görmek istedikleri hatta pek fazla hayal ürünü olmasada olabilecek şeyleri gerçeğe en yakında şekilde görebilmesi, konular ne kadar basit olursa olsun kendine has bir izleyici kitlesi yapmış bir türdür Bilimkurgu.


http://www.blurayindir.com/wordpress/wp-content/uploads/battle-los-angeles-bluray-www.blurayindir.com_.jpgBattle L.A, artık günümüzde Amerika'da gelişen sinema endüstrisinin en iyi görsel efekt hacmine sahip yapımlardan diyebiliriz. Milenyumdan sonra kendini iyice göstermeye başlayan görsel efekt ağırlıklı filmlerden artık işlenebilecek senaryolar kalmamış Holywood'da saymadan en az 4 kez dünyayı uzaylılar basmıştır diyebiliriz. Bir kere şu önyargı kırılmalı, Amerika bu tarz filmlerde silahsal ve askeri gücünü ön plana çıkarıyor, bir şekilde kendi reklamını yapıyor, ve bağlantılı unsurlara provokasyon sağlıyor, izleyici soruyor mesele dünya işgali neden Fransa,Rusya,Japonya,Çin,İtalya ya da Türkiye başrölü oynayamıyorda sürekli Amerikanlar dünyanın kıçını kurtarıyor, Amerika 1700 lü yıllardan sonra insanlığın yepyeni bir medeniyet oluşturduğu altın değerinde bir hazine çünkü, bir ırk değil, insanlığın bilgi birikimini yığdığı yer. Nasa orada kardeşim sen tutupta dünyaya yaklaşan uzay mekiğini bizim Türksat uydusunun belirlemesini bekleyemezsin değil mi, hal böyle olunca dünyanın dört bir yanından kendini sinemaya adamış insanlarında merkezi yeri haline gelen Amerika'nın sinema endüstrisinde açık ara havada olduğu belli, elbette ki çeşitli bilim kurgu filmlerinde bayraklarını ön plana çıkaracaklardır. Bizede izlemek düşecektir.

http://i1121.photobucket.com/albums/l519/holymannn/2part/Battle-Los-Angeles-caps-4.png
Aaron Eckhart Başçavuş Nantz rolünde
Cloverfield tarzı Handy-Cam kameralarla çekilen film, aksiyonu ve gerçeksi görsel efektleriyle bir anda gerçekten Google Earth'dan Los Angeles harbiden yanıyormu merakıyla bakmanıza sebep veriyor, herşey iyi güzelde senaryoda ve kurguda biraz da olsa farklılık getirseler herşey çok daha iyi olacak, bütçeden birazda kısıtlama olsun diye bu tarz filmler sürekli 4-5 kişilik grubun üstünde dönüyor bu da aşırı derecede kahramanlık filmine dönmesine sebebiyet veriyor, bu uzaylı istilası filmlerinde hiç bir şekilde Fransız,Türk,Alman uçaklarının Amerikan hava süvarisinin yanında savaştığını göremeyeceğiz gibi geliyor bana, her zaman bir asker ön planda cesur olarak rolünü alır, diğerleri ise bir kahramanın yandaşlarıdır bu filmlerde sürekli bunu görmüşüzdür. Battle L.A uğraş verilen harika görsel efektleriyle izlenebilecek aksiyon ögelerinin zirvelerde olduğu bir film umarım ileride artık monoton epik senaryolardan arındırılmış bilimkurgu filmleri görebiliriz.
 
Dipnot : Amerikan hükümeti ciddi derecede bu uzaylı baskın olayına kafayı takmış durumda, filmler de cabası son zamanlarda çıkan haberler hiç de iyi değil. Bir kaç sene sonra sürrealist bir yaklaşım gibi gelsede filmlerde gördüğümüz hayali ama korkunç görüntülerin gerçek olmamasını umarım.

13th Floor : Düşünüyorum öyleyse varım

http://www.13thfloor.at/13thfloor.jpg 

"Düşünüyorum öyleyse varım" DESCARTES



Çok tuhaf,daha önce karşılaştığımızı hissediyorum.Belki başka bir yaşamda ..



Sinema dünyasının,sağlam ve devrim yaratacak örnekler verdiği yıllardan olan 1999 yılı yapımı bir film.O yılda efsane Matrix serisinin başlangıcıyla bir etkileşim halinde olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz.Düşünsel yönden benzer yönleri var ama asıl olarak,son dönemlerin öne çıkmış ve adından sıkça söz ettiren yapımlarından olan Başlangıç filmine rehberlik ettiği söylenebilir.Fazlaca benzer yönleri var.Çok ön plana çıkmaması ve yine fazla bilinen bir film olmamasının sebebi; yönetim ekibinin bu popüler konuyu tam olarak farkedememiş ve iyi kavrayamamış olması sanırım.Bu konu ancak böyle basitleştirilebilirdi.Yine de kötü bir yapım değil tabi ama Başlangıç filmini izledikten sonra bu film onun yanında oldukça basit kalıyor.Film düşünsel yönden,'beyin fırtınası' etkisi yaratıp,uzun süre akıl kurcalıyıcı olması yerine,'yalnızca bir film işte, seyredin'gözüyle yapılmış sanki..



İzlerken merak duygusunu her an tetikliyor,çoğu zaman yarattığı soru işaretleriyle iyice bağlıyor ama bunu fazlaca yapması ve cevaplarının yeterince tatmin edici olmayışı zaman zaman sıkılmayı beraberinde getiriyor.Birçok yantısız soruyu geride bırakıyor ve gereksiz zihin oyunları yaratıyor,biraz zayıf bir kurgusunun olduğu söylenebilir.Tabi bunlar bazı olumsuz yönleri ama yine de izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.En azından konusu itibariyle fark yaratıp,ilham olmuş bir film..



Temel olarak; 'Gerçek nedir ?','Gerçek bilgi var mıdır ?',tarzında yüzyıllarca ve halen daha kendini yenileyen soruları işlemeye çalışmış ama nedense bunu evrensel düzeyde ele almamış ve oldukça kişiselleştirmiş.Nolan'ın Başlangıç filmini izledikten sonra onu, neden fazla romantikleştirmediğini şimdi daha iyi anlıyorum.Ki o filmde,romantik anların tavan yapacağı sahneler daha fazlaydı..

Interpretation

 http://www.shortoftheweek.com/wp-content/uploads/2011/04/interpretation-2.jpg

İsteksik kahramanımız var, acımasız kötü adamlar, hayat hakkında bir mesaj, Dan ve Erika sinema randevularından sonra evlerine doğru gitmek üzere şehirsel bir ormana girer adeta bu herhangi bir ikilide olabilir ( daha iyi görünümlü ) yolları 3 serseri ile kesişir bir tanesi ise bu berbat hayatını haklı çıkarmak için Sun-Tzus'un The Art Of War kitabını taşımaktadır diğerleri ise kitabı yüreklerine yerleştirmiştir bile ancak hiç birisi bu ünlü kitabın bir canlandırma olarak neyi ima ettiğini bilmemektedir.

( Kısa film paylaşımlarım devam edecek gönül isterdi ki Türkçe altyazılı olsun ama yapacak bir şey yok ingilizcesi olanlar kaçırmasınlar çünkü dünya üzerinden seçipte ayırdığım kısa filmleri paylaşıcam )

Bağımsız filmleri her zaman sevmişimdir, Fish Tank'ı izledikten sonra olan sevgim 2 kat daha arttı bunu söylemem gerek, neticesinde filmi yöneten hanımefendimiz daha önce Red Road adlı uzun metraj filmiyle ödül almış, ve Wasp adlı kısa filmiyle Oscar'ı evine götüren Andrea Arnold. Andrea Arnold'un Fish Tank eserini izledikten sonra ilk olarak kısa filmlerini daha sonra kalan tek uzun metraj filmi olan Red Road filmini izlemeye karar kıldım. Bayan yönetmen olmasının artılarından faydalanarak, günümüzde erkek yönetmenlerin çokluğundan pek fazla göremediğimiz 15 yaşlarında ergen bir kızın hayattaki anlamını arama mücadelesini anlatıyor filminde. 

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiEbJGmURbel3qS8rA-ZZOTIvhZ9rkvr4BzKJw29kWQyCBwjUI_m6VcvYrODaLqoxy7k1KPcoa7s6wQnEK58f372EQPDnDvu7N99xi816Dz9WOSZFxwM_t_l-TdL0dzvSer-1OA9qA7g_Eb/s1600/fish+tank+afis.jpgFilm başlıyor, e tabi film çeken biri olarak konunun akışının yanında teknik olaylarıda takip ediyoruz, bakıyorum kamera fır fır sallanıyor abi, belli ki ne steadycam var ne de kamera sabitleyici bişey, bildiğimiz kamerayı omzunda yürüten görüntü yönetmeni veya kameramanımız filmde anlatılan Mia'nın yaşadıklarını sanki film için değilde gerçekten de olan olaylar sırasında kayda çekiyormuş hissi var, belgesel tarzı, demek ki Tripod ve Steadycam hatta ışık dediğimiz olay sinemanın vazgeçilmez olaylarından değil, filmi izleyenler bana hak verecektir ki yukarda saydığım unsurlardan bilerek yoksun çekilmiş bir film olan Fish Tank, anlatmak istediği hikayeyi, vermiş olduğu duyguyu, estektik ve sanatsal unsurlardan yoksun olaraktan izleyiciye çok iyi yansıtıyor, bu filmde doğru kamera açısı, açı kuralı, sinematografi, v.s aramayın zira zaten filmin içine daldığınız esnada Mia'nın duygularına eşlik edeceğiniz zaman aklınız çok farklı yerlede olacak özellikle erkek izleyiciler için bunu söylemek istiyorum.

Filmin konusuna kısa değinmeden önce, film hakkında 2 önemli not var, filmde ingiliz ailesinin depresif ergen kızı Mia'yı oynayan Katie Jarvis aslında aktrislikle ilgisi olmayan biri bildiğiniz sıradan insan, ilk filmi Fish Tank, filmin cast direktörü Katie'yi tren istasyonunda erkek arkadaşıyla kavga ederken görüyor ve film için uygun olduğunu düşünüp hemen değerlendirmeye alıyor nitekim ortaya filmle bağdaşan Mia ortaya çıkıyor.

Bir diğer önemli nokta ise, filmin yönetmeni Andrea'nın senaryo hakkında oyunculara en ufak bilgi vermemesi, Andrea filmi kronolojik bir biçimde çekiyor yani karakterlerin ne filmin sonundan ne de başında haberi var kronolojik plana göre o gün hangi sahne çekilecekse o gün o sahne çekiliyor.

Açılış sahnelerinde kamera, görüş alanına giren hemen herkese bağıran, küfreden, taş atan ya da saldıran Mia'yı sokaklarda takip eder, yani daha ilk dakikalarda Mia'nın nasıl bir çevrede, nasıl koşullarda yaşadığı seyircinin yüzüne çarpar, tokat misali. Sürekli eşofman giyer Mia, para aşırır, içer, okulu asar, tanımadığı insanlarla kavga çıkarır. Arkadaşı yoktur, annesine, kardeşine, yabancılara, kısaca herkese karşı öfke doludur.


Apartmanlarının her tarafından binalarla, dairelerinin de her tarafından diğer evlerle kuşatılmasıyla, ayrıca içindeki sıkış tıkış eşyalarla bir sandviçe benzeyen evinde, kızlarına bok muamelesi yapan, 30'undan fazla göstermeyen, alkolik ve hoppa (!) annesi Joanne (Kierston Wareing) ve en fazla 12 yaşında olan, ama şimdiden sigara ve içki içen, şımarık kızkardeşi Tyler (Rebecca Griffiths) ile yaşar.

Bir gün odasının penceresinden dışarı bakarken bir kayaya zincirlenmiş sıska, yaşlı bir at görür Mia, ve bu atta kendisini görür bir anlamda. Atın yanına gider, bir taşla zincirini kırarak onu "özgürleştirmeye" çalışır, başarılı olamaz ama. Bir çekiç alıp tekrar dener şansını, bu kez de atın sahibi olduğunu iddia eden kabadayı tipli oğlanlar tarafından saldırıya uğrar.

Mia, İngilterenin yüksek binalarının gölgesi altında kalan sefil bir kasabadaki hayatın anlamını arayan genç bir kızdır. Onunda her insan gibi, cinsel ve duygusal hissi, yeni yeni kıvılcımlanan aşk özlemi, ve bir Anne'den daha çok ona kötü bir arkadaş olan annesinin yanında elbette ki bir baba özlemi gütmektedir. Demiştim ya hani başlarda kamera sanki film çekimi yapmıyorda hakikatende İngiltere'nin o sefil kasabasında gölgelerden kurtulmaya çalışan Mia'nın yaşadıklarını amatör bir kayıt alıyor işte bu da filme ayrı bir hava katıyor.

Tanımadığı bir kızın burnunu kırmaktan tut kendisini özdeşleştirdiği zincirlenmiş bir atı serbest bırakmaya çalışmaya kadar her türlü belaya açıktır Mia, hatta kolları açık karşılar belayı. Okulundan atılması, evine kadar gelen sosyal görevli, kendisine saldıran oğlanlar, hiçbiri korkutmaz Mia'yı. Ama annesinin hem kibar, hem de seksi yeni erkek arkadaşı Connor (Hex'in Azazeal'ı, Hunger'ın Bobby Sands'i, Eden Lake'in Steve'i, Inglourious Basterds'ın Hicox'u Michael Fassbender!), korkutucudur doğrusu. Bir sabah mutfakta bir Ashanti klibine eşlik ederek kıçını sallarken bir yabancının onu izlediğini fark eder, pantolonu kıçından düşmekten olan annesinin sevgilisiyle böyle tanışır.

Connor ilk sıralarda umursamaz ve sadece şehvet düşkünü biri olarak görülsede zamanla sürekli evde bulunmasında dolayı Mia'nın duygusal yoksunluklarına adeta ilaç gibi gelir, Connor Mia'da bir baba figürü uyandırmasının yanı sıra, Mia'nın çevresinden dolayı yetişme tarzının getirdiği yoksunluklarına istemeden de olsa girer. Annesinin tabir-i caizse sevişme arkadaşının kızı olan Mia her gece sevişmelerini izlemektedir, doğal olarak 15 yaşında bir kızın aklında başka uyarmalarda gelir, Connor'da Mia'dan farksızdır aslında yaş farkı gözetmeksizin aynı çevreden olmasından dolayı ailesini bırakıp, belkide yoksulluğun acısını çıkarmak için başka şeylere yönelen ve iç,gez,dolaş,eğlen ölümlü dünya mantığı dizisinde yaşamını sürdürmeye karar verirken sevişme arkadaşının kızı Mia ile aralarında yaşadıkları bir tokat gibi gelir Connor'a. Olaylar Connor'u Mia'nın çevresinden uzaklaşmasını ve tekrar Ailesinin babası olmasını gerektirdiğini hatırlartır Connor'a. Connor geç olmadan belkilde doğru kararı verir ama ortada yaşanılanlar vardı, Mia uçurumdaydı ve Connor ise uçurumdan düşmesini engellecek ağacın dallarından biriydi ancak Connor'un dalı kırılmıştı Mia pek kolay peşini bırakmak istemesede ve uğruna belkide Connor'u hayattaki tek anlamı olan dans'a tercih etmişti ama yaşam düzeni bunu engelliyordu.  Ve Mia, yüksek binaların gölgesinde kalan kasabada kendi gibi bir genç çocukla uçuruma doğru salmıştı kendini.


http://i56.tinypic.com/2znvp61.png
Filmden bu kare Connor'un aslında Mia'nın dünyasında baba-kız ilişkisini uyandırdığını gösteriyor. Ancak yüksek gölgeler altında kalan Mia için kalan tek duygusal eksiklik bu değil.





1- Inception
Yönetmen: Christopher Nolan
Yazar: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Ellen Page, Tom Hardy
Tür: Aksiyon|Gizem|Bilimkurgu|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 148 dk.
Ülke: ABD|İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8.9/10
Metacritic puanı: 74/100


2- Kynodontas (Dogtooth)
Yönetmen: Giorgos Lanthimos
Yazar: Giorgos Lanthimos ve Efthymis Filippou
Oyuncular: Christos Stergioglou, Michele Valley, Aggeliki Papoulia
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 94 dk.
Ülke: Yunanistan
Dil: Yunanca
IMDB puanı: 7.3/10
Metacritic puanı: 73/100


3- Black Swan
Yönetmen: Darren Aronofsky
Yazar: Heinz (hikaye), Heyman, McLaughlin & Heinz (senaryo)
Oyuncular: Natalie Portman, Vincent Cassel, Mila Kunis
Tür: Dram|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 108 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.4/10
Metacritic puanı: 79/100

4- Scott Pilgrim vs. The World
Yönetmen: Edgar Wright
Yazar: Bacall & Wright (senaryo), O'Malley (çizgi roman)
Oyuncular: Michael Cera, Mary Elizabeth Winstead, Kieran Culkin
Tür: Aksiyon|Komedi|Fantastik
Yapım yılı: 2010
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD|İngiltere|Kanada
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 69/100


5- Another Year
Yönetmen: Mike Leigh
Yazar: Mike Leigh
Oyuncular: Jim Broadbent, Ruth Sheen, Lesley Manville
Tür: Dram|Komedi
Yapım yılı: 2010
Süre: 129 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.7/10
Metacritic puanı: 80/100


6- The Ghost Writer
Yönetmen: Roman Polanski
Yazar: Robert Harris (roman), Roman Polanski (senaryo)
Oyuncular: Ewan McGregor, Pierce Brosnan, Olivia Williams
Tür: Dram|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 128 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.5/10
Metacritic puanı: 77/100


7- Toy Story 3
Yönetmen: Lee Unkrich
Yazar: Lasseter, Stanton & Unkrich (hikaye), Arndt (senaryo)
Seslendirenler: Tom Hanks, Tim Allen, Joan Cusack, Michael Keaton
Tür: Animasyon|Komedi|Macera
Yapım yılı: 2010
Süre: 103 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.7/10
Metacritic Puanı: 92/100


8- Akmoreul Boatda (I Saw the Devil)
Yönetmen: Kim Jee-Woon
Yazar: Park Hoon-Jung
Oyuncular: Lee Byung-Hun, Choi Min-Sik, Jeon Gook-Hwan
Tür: Suç|Dram|Korku
Yapım yılı: 2010
Süre: 141 dk.
Ülke: Güney Kore
Dil: Korece
IMDb puanı: 8/10
Metacritic puanı: 65/100


9- A Single Man
Yönetmen: Tom Ford
Yazar: C. Isherwood (roman), Tom Ford (senaryo)
Oyuncular: Colin Firth, Julianne Moore, Matthew Goode
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 99 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 7.6/10
Metacritic puanı: 77/100


10- Copie Conforme (Certified Copy)
Yönetmen: Abbas Kiarostami
Yazar: Abbas Kiarostami
Oyuncular: Juliette Binoche, William Shimell
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 106 dk.
Ülke: Fransa | İtalya | İran
Dil: Fransızca | İtalyanca | İngilizce
IMDb Puanı: 7.2/10
Metacritic puanı: 83/100


11- True Grit
Yönetmen: Ethan Coen, Joel Coen
Yazar: Ethan Coen, Joel Coen (senaryo), Charles Portis (roman)
Oyuncular: Hailee Steinfeld, Jeff Bridges, Matt Damon
Tür: Macera|Dram|Western
Yapım yılı: 2010
Süre: 110 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8/10
Metacritic puanı: 80/100


12- Shutter Island
Yönetmen: Martin Scorsese
Yazar: Laeta Kalogridis (senaryo), Dennis Lehane (roman)
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley
Tür: Suç|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 138 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 8/10
Metacritic puanı: 63/100


13- Winter's Bone
Yönetmen: Debra Granik
Yazar: Granik & Rosellini (senaryo), D. Woodrell (roman)
Oyuncular: Jennifer Lawrence, John Hawkes, Garret Dillahunt
Tür: Dram|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 100 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.4/10
Metacritic Puanı: 90/100


14- Çoğunluk
Yönetmen: Seren Yüce
Yazar: Seren Yüce
Oyuncular: Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 111 dk.
Ülke: Türkiye
Dil: Türkçe
IMDb Puanı: 7.4/10
Beyazperde puanı: 6.5/10


15- Blue Valentine
Yönetmen: Derek Cianfrance
Yazar: Derek Cianfrance & Cami Delavigne
Oyuncular: Michelle Williams, Ryan Gosling
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 81/100


16- How to Train Your Dragon
Yönetmen: Dean DeBlois ve Chris Sanders
Yazar: C. Cowell (roman), Davies, DeBlois & Sanders (senaryo)
Seslendirenler: Jay Baruchel, Gerard Butler, Christopher Mintz
Tür: Animasyon|Macera|Komedi
Yapım yılı: 2010
Süre: 98 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8.2/10
Metacritic puanı: 74/100


17- The King's Speech
Yönetmen: Tom Hooper
Yazar: David Seidler
Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter
Tür: Biyografi|Dram|Tarih
Yapım yılı: 2010
Süre: 118 dk.
Ülke: İngiltere | Avustralya | ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.4/10
Metacritic puanı: 88/100


18- Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1
Yönetmen: David Yates
Yazar: Steve Kloves (senaryo), J.K. Rowling (roman)
Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint
Tür: Aksiyon|Macera|Fantastik
Yapım yılı: 2010
Süre: 146 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 65/100


19- Kick-Ass
Yönetmen: Matthew Vaughn
Yazar: Goldman & Vaughn (senaryo), Millar & Romita (çizgiroman)
Oyuncular: Aaron Johnson, Chloe Moretz, Nicolas Cage
Tür: Aksiyon|Suç|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 117 dk.
Ülke: İngiltere|ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8/10
Metacritic puanı: 66/100


20- L'illusionniste (The Illusionnist)
Yönetmen: Sylvain Chomet
Yazar: Jacques Tati (orijinal senaryo), Sylvain Chomet (uyarlama)
Seslendirenler: Jean-Claude Donda, Eilidh Rankin, Duncan MacNeil
Tür: Animasyon|Komedi|Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 80 dk.
Ülke: İngiltere|Fransa
Dil: İngilizce|Fransısca
IMDb puanı: 7.7/10
Metacritic puanı: 82/100






* Listedeki filmlerin bir çoğunu izleyemedim, ancak izlediğim kadarıyla Inception'un yerini hakketiğini söyleyebilirim, Winter's Bone ise düz kompozisyonu ile ilgimi çeken filmlerden listeden filmleri izledikçe kısada olsa inceleme fırsatı bulacağım.

Yalnız Şehir'e varmaya saatler kala.

Bahadır Karasu on the set of "Alone City"


Murat Turan's great performance is worthseeing
The short film " Alone City"s principal photography has been finished and we working on the last stage of post production at last, we presumed that film DVD will be published on 18th April, Monday then after the special featuring of the short film, you can find the online watching link here also.
Sonunda "Yalnız Şehir" kısa filminin çekimleri tamamen bitirilmiş olup artık posproduction aşamasının son bölümleri yapılmaktadır. Kısa filmimizin 18 Nisan Pazartesi günü DVD olarak çıkarılması bekleniyor, özel gösterimlerden sonra internet üzerinde de izleyebileceğiniz linkleri burada ayrıca bulabilirsiniz.
Melike Arman played as Barıs Amiral's ex-girlfriend.
 
 

Yönetmen

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgiF6LqkdeCrxcS6RXd_I7pC-uYkCMS25d4iDjvEffBSloCO_X1kEynAm6YkDYnodo84VYKvN4WVFkoe7BAC6kDDunIgiskwuPqF9oXd3cvCmCGfPPXDBu_V8zzLAWlZwhwdRhUsJDfLCo/s320/Director_mehmet+ovunc+copy+kucuk.jpg




Tanrı, yüce bir varlık, yapamayacağı şey yok herşeyi yoktan var edebilir, imkansız diyeceğimiz şeyleri yapabilir zaten imkansızı kılanda tanrıdır. Ancak bunlar tek başına hiç bir işe yaramaz, Tanrı'ya dost gerekir, düşünün tanrı gibi herşeyi yapabileceğinizi düşünün, yoktan herşeyi var edebilirsiniz, ama yalnız başınasınız, kimsecikler yok, o zaman atın onları bir kenara yeteneklerini gösterebileceke kimse olmadıktan sonra. Tanrı insan olmadan hiç bir şeydir, insanda tanrı olmadan.

Yönetmen, sıradan bir varlık, bir çok şeyi yoktan var edebilir, duyguların temsilcisidir, ancak tek başına yapamaz, yeteneklerini gösterebileceği ve duygularını ifade edeceği kitleye ihtiyacı vardır.

Yönetmen, Director koltuğunda oturan ve insanlara ne yapacağını söyleyip kameraya alan kişi değildir. Onlar dünyada değilde sanki onun gölgesinde yaşarlar, gerçek yada gerçek olmayanı ayırmazlar. İnsan duygularını forma dönüştüren kişidir yönetmen, Tanrı'nın kendisine eşlik etmesi için yarattığı dünyanın anlamlarını arayan onu irdeleyen kişidir yönetmen, kibirli değildir, sanatçı değildir, sadece et ve kemikten ibaret değildir, tonlarca fikrin oluşturduğu canlı bir heykel gibidir. Dünyanın anlam veya anlamsızlığında boğulurken kendini feda edercesine duygularını bağışlayan kişidir yönetmen.

Yönetmen, tanrının can sıkıntısından kurduğu oyun bahçesinde anlam arayan kameralı bir serseridir aslında.

İnsanlara komut vermezler, kamerayı yerleştirip objektifin yansıttığı kadrajda ne görüyorsa, REC tuşuna bastığında "Orgazm" olan kişiir yönetmen.

Melancholia ( Antichrist'den sonraki ilk halka )






Geçtiğimiz sene Cannes’da Charlotte Gainsbourg‘un “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almasıyla birlikte Antichrist için birçok şey yazılıp çizildi. Kimisi ona lanet okurken, kimisi sinema tarihinin en çarpıcı filmlerinden birine imza attığını düşündü. Bense ikinci şıkka inananlardanım. Kadın-doğa ve cinsellik paralelinde işlediği inanılmaz bir film olarak zihnimde kalacaktır Antichrist. Ve tabii ki Charlotte!

Dogme manifestosu öncüsü Lars Von Trier bu akımın öncesi ve sonrasında müthiş işlere imza atmış bir isim. Böylece Danimarkalı yönetmenin bundan sonra da ne yapacağı merakla beklenmekte. Melancholia ise Antichrist‘ten sonraki ilk halka. Merak kat sayımızı tavan ettirecek, cezbedici bir film hüviyetinde.

“Melancholia, dünyanın sonunda başlıyor.” diye nitelendiriyor filmi Lars Von Trier. “Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem. Böylece oturup filme kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız” diye de ekliyor üstüne. Konusu hakkında ise şunları söylüyor : “Bir düğün ve melankoli var. İki kız kardeş (Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg) hakkında psikolojik bir felaket filmi. Melankolik kardeş, kaya gibi sakin, karanlık dünyasına baktığınızda kaderi bekler gibi davranıyor. Diğer kız kardeş ise giderek panik yapıyor.”

Filmde; Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg‘e Alexander Skarsgard, Stellan Skarsgard, Kiefer Sutherland ve John Hurt gibi isimler eşlik ediyor. Müthiş kadrosu, müthiş yönetmeni ve cezbedici konusuyla Melancholia, kuşkusuz senenin en merak edilen filmleri arasında. Cannes 2011′e yetişecek olan filmi ne zaman görürüz kim bilir?


Me adlı kısa filmimden aldığım sahnelerle oluşturduğum. Lacrimas Profundere grubunun "Testified" adlı şarkısına. Kendi içinde kaybolanlara özel bir klip olsun.


David Lynch'in çektiği kliplerden biri neden paylaştın ne anlatmak istiyor diye sormayın, Dr. Parnassus olup o adamın beynine girmek istiyorum.

Duncan Jones on the set of of Source Code.

Duncan Jones on the set of of Source Code.


Moon filmilye top 10 listemde 1.sırayı alan Duncan Jones son ve adından söz ettiren filmi Source Code çekimlerinde. Kamera tutuşuna bakın, 35 mm lik objektif ne kadar ince bir aygıta bağlı değil mi ? İşte günümüz teklonojisi. Filmi dört değil beş gözle bekliyorum bu arada.


http://www.filminiizle.com/afisler/the-traveler-izle.jpg


Uzun süredir sebepsiz yoğunluklardan dolayı film izleme işini seyrekleştirmeye başladım ki geçen gün The Traveler filmini izledim, Val Kilmer ismi geçiyordu filmde ki film hikayesine güzel bir giriş yapmıştı ( Mantıksız hikayesine ) bu filmin şöyle başladığını düşünüyorum, yapımcı ve senaristlerin o kadar canı sıkılmış ki bir gün yönetmenin evinde oturmuşlar çay sigara, alkol muhabbet yaş tabi, zamanla bir milyon olan kafalardan dolayı sohbet baya bir garipimsi olmaya başlamış az sonra hafiften hikayesine değineceğim filmin senaryosu olsa olsa o kafaların bu mantıksız sohbetinden ötürü çıkacağını düşünüyorum.

Küçük bir kasabada karanlık bir noel arifesi günü, gece vardiyasında Şerif kim olduğu bilinmeyen yalnız bir adam ile karşılaşır. Gece ilerledikçe Şerif'in araştırmaları sonucu bu gizemli kişi hiçkimse değil intikamcı bir katildir. Bu malum katilimiz aslında cehennemden geri gelen bir çocuk katilidir dikkat burada Spoiler veriyorum bunu okuduktan sonra filmin o mantıksız süprizinin bir manası kalmıyor ; Val Kilmer abimiz yani Mr. Nobody cehennemden gelen bir çocuk katilidir ancak, filmin başında göreceğimiz gibi Dedektifinin kızını kaçıran kişiyi bulup yerini söylettirmek istemesi esnasında karakoldaki polislerin her türlü işkence girişimi ile bu The Traveler dediğimiz Mr.Nobody'nin intikamı arasında çok iyi bir bağ var. Mr.Nobody dediğimiz bu seyahatçi eleman o tüyler ürpertici ıslıkla yaptığı senfoni müziği ile izleyicinin kadar oradaki polislerinde psikolojini alt üst etmiş ve itirafta bulunacağım diye kendini teslim ettiği karakolu mezbaya çevirmeye başlamıştır. İzleyiciye yedirtilen baştaki o kızını kaçıranı değilde başkasını yakalamışlar ve eziyet ediyorlar yemini iyi yutturmuşlar yoksa adam zaten niye geri gelsin ki zaten işlediği bir suç ortada ise intikam için geri gelemezdi ama mantık bunu söylüyor, fakat sinemada mantık aranmıyor bazen ne yazık ki, senaristler biraz farklılık getirelim derken filmin sonunda izleyiciyi 90 dakika bunun içinmi bekledim ben yani dedirtecek bir son çıkarıyorlar. Öyle yada böyle The Traveler mantık aramayanlar için ideal bir film olmuş, sıradışı senaryosu ve Val Kilmer'in oyunculuğu üst düzeyde yine, zaten o senaryoyu kabul etmesinin tek sebebi o olsa gerek, korkun bundan sonra Val Kilmer'dan adam harbiden Mr.Nobody.



http://brianorndorf.typepad.com/.a/6a00e54ee7b64288330148c7bd42dc970c-500wi

Nam-ı diğer Mr.Nobody filmin sonundada göreceğiniz gibi adının söylenmesinden hoşlanmıyor ona göre.

topluca 31 çekmek

topluca 31 çekmek
(işi yeni öğrenenler yanlarındakileri örnek alsın lütfen)

I
“Şimdiye kadar romana hiç gün ışığına çıkmamış kişi koymadım ..”, böyle diyor Miller . Her zaman yaptığım gibi , ya da hemen hemen her zaman yaptığım gibi bir bardak viskinin bitişiyle bugünkü okumamı noktaladım. İyi bir ölçek olduğunu düşünüyorum viskinin. Sonra gerçek kişiler üzerine yazmaktan nasıl bir özenle kaçındığımı düşündüm ve bunun üzerine daha önce düşünmemiş olmak beni şaşırttı açıkçası.

II
Telesekreterime bırakılmış mesajları dinlerken hep aynı şey gelir aklıma , insanlar beni genelde gitmediğim ve genelde gitmedikleri yerlere davet ederler. Bu genelde gidilmeyen yerlerde canımız sıkılır ve genelde az konuşarak günü ya da geceyi bitiririz. Başkalarıyla karşılaşmamış olmaktan mutlu olduklarını düşünürüm, başkalarıyla karşılaşmamış olmaktan niye mutlu olduklarını düşünmem. Kişi canını sıkacağını bildiği işlere girişmemeli. Kalabalık yerlerde miyopluğumun – ki bir yalan değildir bu – arkasına sığınabiliyor olmak beni bu düşüncelere kayıtsız kılar.

III
Pisliği pislik, arkadaşı arkadaş olarak ayırt etmek gibi bir eğilim var çoğunuzda. Bazen beni şaşırtıyor bu , küstahlıkmış gibi geliyor “o aslında iyi biridir “ ya da “o aslında sağlam çocuktur “ hali... Hep iyileri seviyoruz veya sevilecek bir tarafları mutlaka var. Oysa nasıl tiksinti verecek bir zayıflık bu, karşındakine nasıl bir iftira... Hayır, sevilecek yönü yok. Hayır o (yasak kelime kullandınız)çocuğunun biri... Bu zavallı dürüstlüğü de mutlaka bir özür izliyor “ama ona ihtiyacım var.” “ama eski günlerin hatırına...” İnsan pisliği de sevebilir ve hatta çoğunlukla çok daha temizdir pislik kutsal tutulandan.

IV
Neden diyorum, bu kadar zahmete ne gerek var. İnsan çivili yataklarda uyumamayı ve serserilerle ahbaplık kurmamayı tercih edebilir. İşin karizması azalıyor değil mi... Ben seni herşeye rağmen seviyorum... Yapma ya... Çok umurumda mı olmalı, yani umurumda olması ya da olmaması yoracağından değil ama biraz sakin olsak... Hastalıklı bir kendini bilme hali ve karşındakini de bilme (üstelik) küstahlığı içinde affediyoruz, olumlu, daha kötüsü ılımlı kılıyoruz. Sormadan affediyoruz, egomuz paçalarımızdan dökülüyor ve yargılamış olmanın bütün acınasılığını kabullenmiş oluyoruz bunu yaparken. Varsın olsun.

V
Bir açılışta, gittiğim andan itibaren gitmem ve gitmemem arasındaki tartışmada gitmek lehine oy kullandığım için gider gitmez pişman olduğum bir açılışta bütün bu gülümsemeleri nasıl olup da yeni model ve el yapımı ve dün-de-böyleydi-bugüne-özel-değil yüzlerinde taşıyan onca insan arasında kendimi var kılmak istemememde anlaşılamaz bir taraf bulunabilir.

Oyundan kurallardan, cemaatleşme halinden bahsetmeyeceğim, ayağa düştü bunlar artık -oysa çok farklı olabilirdi belki– ama yanıtlar çoktan ezberlendi bile, saksı bitkisi kadınlar ve aranjman hazırlamaya gelmiş erkekler arasında –sokakta da başka türlü değil, yanlış anlaşılmasın, hepimiz her yerde birbirimizi suluyoruz uzun süredir- hangi ifadeyle baksam diyalog kurmam gerekmez sancısı içinde kendi acizliğimden nefret ederek biraz dolanmış olmam beni alemin ne en güzel ne de en (yasak kelime kullandınız)kadını yapar. Öyleyse mesele bu değil. Meselem bu değil.

Hangi hastalıktan muzdaripiz bilmiyorum. Jestler halinde seviyoruz birbirimizi ne hoş, ne güzel, en iyi bildiğimiz dualar en popülerleri, eski kulağı kesikler borsada yükselişte. Baştan aşağı müstehcen ve aşağıdan yukarı müslümanız. Böylece artık müslüman mahallesinde salyangoz satılabilir, bu satanın ve alanın problemidir diyecek kadar da liberal görüyoruz hayatı. Hepimiz karımızın kardeşini beceriyoruz en kırmızı yatak odalarında, gelinler hala beyaz giyiyor, siyah yeni gençlik arasında revaçta. Ve hepimiz bakireyiz, maksat ruhu kurtarmak, oysa ruh bedenin yanında ne ki açıklığı bile edebiyat malzemesi olmanın ötesine geçememiş bir rivayet ama olsun, madem ki bedeni kurtaramıyoruz öyleyse cennette bir yer garantilemenin bir yolunu bulmak gerek. Beri yandan sevgilimizi topluluk içine çıkartmaya utanıyoruz, en vasat bahanelerle, ahlakçıdan çok ahlak kokuyor her tarafımız, utanç kokuyor. Ruhumuzdan utandığımız yetmiyormuş gibi başkalarının ruhlarından da utanıyoruz hiç utanmadan. Ama olsun, “aslında iyi biriyiz “ ya hepimiz, herkesi aslında iyi biri zannediyoruz, olmayanlar aldırmadıklarından olsa gerek susuyorlar ve içiyorlar zaten şişe bitince de uzuyorlar hafiften. Adaletle işi olmayan bu anlaşmada ne kadar haklı ne kadar temiz tutuyoruz kendimizi... Şaka. Şaka. Uykuyla uyanıklık hali arasında söylenmiş sözler bunlar.

O’nu “aslında iyi biri” yapmak, bizi de pek iyi biri yapıyor. Kokan tarafımızı leş yerlere saklıyoruz, leş yerlerde gördüğümüz insanları da aslında iyi biri diye paketliyoruz ve kırmızı kurdeleler asıyoruz üzerlerine. Onlara kaçıyoruz ama istediğimiz zaman, sonra onlardan kaçıyoruz topluluk içine çıkınca en fazla marjinal yaratık olarak gözlüyor ve yem atıyoruz onlara kafesin sınırlarına çok uyanmadan.

VI
Öyle yağma yok demekle uğraşmanın anlamı olmayacağından olsa gerek pisliği yükselen değer yapmamız pisliğe bulanmamızı kolaylaştırıyor. Kabul ediyoruz ve kabul ediliyoruz, Tanrı hepimizi kutsasın en sevilen biziz bugün. Sevişmeyi bilmeyen ve üç satırda boşalan edebi karakterler (daha beteri bu karakterlerin yazarları) olsak da en iyi aşk şiirlerinin bizim elimizden çıkabileceğini sanıyoruz. Bir kadına iki bacağını açtırabilmek en büyük zaferimiz hala bir türlü çıktığımız döl yatağına geri dönemediğimizden ya da karşımıza bizi oraya geri tıkacak birileri çıkmadığından, çünkü hepimiz nazik ve hepimiz “aslında iyi insanlar” olduğumuzdan... (Belki artık “özünde” diye devam etmeliyim, birkaç aydır bu kelime pek revaçta. Bunun da bir piyasası var elbet, uzlaşılmış değerlerin ve kaç dakikanın erken kaç dakikanın geç olduğunun ve zevki zamanla hesaplamanın skor tablolarının... Hepsinin piyasası var. Erkekler sayıları seviyor, kim ne diyebilir kutsal kitabını rakamlara bölmüş ve orada rakam aramayı kesmemiş bir ırkın ahfadıyız, sayılar her seferinde kutsallıktan pay alıyor... Varsın olsun.)

Kemirdiği kemiği nereye tüküreceğini bilmez bir biçimde kokteyl partileri, brançlar yaratıyoruz kendimize, cemaatleşmenin küflenmiş bir renk olduğunu söylesem yine adi edebiyat olacak. Açık verme korkusu almış başını gidiyor. Açık veriyoruz ama uzlaşımsal açıklar bunlar. Diğer kadına aşık olmadığımız sürece aldatabiliyoruz karımızı, diğer erkekle yatağa girmediğimiz sürece günah sayılmıyor öpüşmelerimiz. En idealistimiz ahlakını böbreğinde taşıyor. Zaten bir bira bir de ahlak kiralıktır post-modern yazıtlarda. İkisinin de sabaha izi kalmaz, belki biraz kusmuk biraz da meni ama olsa olsa bu kadar, bir de sözler söyleniyor su yüzüne biz çıkalım ama gece gecede kalsın diye. Varsın olsun, bu da büyük mesele değil.

VII
İşine gelmek yeni bir din sayılmaz. Kapalı odalarda diz çöküp yalvarırken yarın bunu anlatırsa ona kimse inanmaz zaten diye düşünmek de bir suç değildir kim bilir hangi tarihli anayasayla kutsanmış kurallara göre. Ama sırf böyle olmuş olduğu, böyle olageldiği, tanıdığımız bildiğimiz kim varsa böyle yaptığı için karşımızdakinden de bunu beklemek var ya, işte bu midemin kasılmasına yol açıyor bu sıralar. Yumruğum sağlam olsa onu kullanırdım iltihaplı kelimler yerine ama iyi insanlar kaba kuvvet kullanmaz ve kimsenin suratına tükürmez öyle ya ancak bar masalarında “bir tane indirecektim suratına” demektir işin raconu .

VIII
Şeytan arafa hapsolmuş bir kez, artık kimsenin namusu zaten kurtulmaz, tüm kapılar kapandı suçu atacak kimse kalmadı geriye. Bütün hatalardan bütün sapmalardan bütün günahlardan bir ders çıkartmak adına kirleniyoruz yoksa içimizde ne arar pislik, saf sudan yapılmış insanoğlu, böyle diyor en büyük tanrılar, işi biliyoruz, derdimiz görünüşü kurtarmak, hadi bunu da anladım diyelim, ama başkalarının görünüşünü sırf bizimle göründüler üzerimize sıçramasın diye çekiştirmek... Bu enerji, kendinde bu hakkı bulma hali nereden geliyor... Biri bana söylesin lütfen.

IX
Okuyucuya not:
Bütün güzel içkiler sek içilir. Bütün güzel kadınlar tek kullanılır.

Kroşe " Fragman "

Arkadaşım Mehmet Ger'in yönetmenliğini yaptığı, yardımcı yönetmen olarak yer aldığım kısa film "Kroşe"nin yarım dakikalık fragmanı sizlerle...
http://www.facebook.com/video/video.php?v=10150160059084245&comments
top