Ülkemizde ne yazık ki, uzun yıllardan beri uğraş verilmesine karşın,
kısa film yapısal varlığını gerçek anlamda oluşturamadı. Zaten bu
sorumluluğu salt gönüllü girişimlerle ayakta tutabilmek olası değil.
Kısa film, alt yapı, üretim ve dağıtım açısından, kendi başına bir
sektör olarak ciddiye alınmadığı sürece bu başıboşluğun sürgit devam
edeceğini söylemek hiç de zor değil.
Bir ülkede, kısa filmin gerçek anlamda var olabilmesi için bazı koşulların mutlaka yerine getirilmesi gerekiyor. Bunun en başında özerk bir “ Ulusal Sinema Merkezi “nin varlığı geliyor. Bu kurum içinde, kısa film bölümüne kapsamlı bir yer ayrılmalı. En az üç-dört katlı bir binaya, on beş kişi kadar sürekli çalışan bir kadroya, bilgisayar donanımlarına, arşive, film izleme odalarına, web sayfasına sahip olmalı. Giderler devlet bütçesinden sağlanmalı. Dünyadaki örneklere baktığımızda kısa filmin kendi başına bir sektör olmasının atar damarını bu alt yapının oluşturduğunu görüyoruz. Fransa'da “ Unifrance “, Yunanistan'da “ Greek Film Centre “, Macaristan'da “ Hungary Film Unio “, Meksika'da “ Instituto Mexicano de Cinematografia “ yada İran'da “ Iranian Young Cinema Society “ örneklerinde olduğu gibi.
Bir ülkede genç sinemacıların film üretimine katkı veren başka bir unsur ise nitelikli sinema okullarıdır. Bu yüksek okulların, bir fakültenin bölümü olarak değil, yetenek sınavı ile öğrenci alan ayrı birer eğitim merkezleri olarak çalışması gerekiyor. Daha ilk yıldan başlayarak, yönetmen asistanlığı, ses, kurgu, senaryo, oyunculuk ve sanat yönetimi gibi bölümlere ayrılması, uygulama ağırlıklı bir program izlemesi öneriliyor. Profesyonel düzeyde teknik alt yapıya sahip olması ve bu altyapıdan öğrencilerin yararlandırılması da önemli diğer bir koşul. Dünyadaki örneklere bakıldığında, Danimarka'da “ The National Film School of Denmark “, İngiltere'de “ London Film Scool “, Polonya'da “ Polizsh National Film-TV& Theatre School “, İsveç'te “ Swedish Film Institute “, İsrail'de “ Camera Obscura School of Art “ gibi okullarının bu özellikleri taşıdıkları, buradaki genç yönetmenlerin 16mm ve 35mm formatında çok nitelikli yapıtlar ürettikleri biliniyor.
Diğer önemli bir nokta, kısa film yönetmenlerine, proje aşamasından başlayarak, filmin gösterim aşamasına kadar ciddi parasal destekler sağlamak. Bu genellikle ülkelerin kültür bakanlıkları ve ulusal televizyon kanalları tarafından gerçekleştiriliyor. Ayrıca yurt dışında, kısa filmleri finanse eden ticari yapım şirketleri var. Örneğin Avusturya'da “ Sixpackfilm “, Belçika'da “ La Boite Production “, Fransa'da “ Premium Films “ gibi.
Günümüz koşullarında, nitelikli bir kısa film için gerekli olan bütçe 40.000 euro civarında. Türkiye'de bugüne dek ne kültür bakanlığının, ne televizyon kanallarının, ne de yapım şirketlerinin bu boyutta bir kısa film desteklediği duyulmadı. Bürokraside ağırlığını hissettiren ticari sinemacıların yanında, kısa filmciler hep arka planlara itildiler. Birkaç çok düşük, önemsiz destekle geçiştirildiler. Samimi ve önemli bir yaklaşım olan “ TRT Genç Sinemacılar Programı “nı ve birkaç yıl sürdükten sonra kaldırılan “ CİNE-5 Kısa film Yarışması “ nı ayrı tutarsak, genç yönetmenler, özellikle yeni açılan ve bütçesi sınırlı olan TV kanallarının, yayınlayacak bedava film aradıklarında akla gelen birer kimlik olarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
Kısa Film Festivalleri ve toplu gösteriler de, bu alanın önemli arenalarıdır. Oysa bizler, sinema yapmak isteyen ve bu serüvene kısa filmle başlayan gençlerin, festival kapsamlarında sürekli olarak önemsiz insan davranışı gördükleri, konuk ağırlamada en geri plana itildikleri, verilen ödül miktarları ve ödül törenlerindeki yerleri ile küçümsendikleri, jüri üyelerindeki isimlerin adet yerini bulsun kabilinde seçildiği bir ülkede yaşıyoruz. Örneğin bu günlerde gündemde olan “ Antalya Altın Portakal Film Festivali “, en iyi kurmaca ulusal uzun metraj filme 60 milyar lira parasal ödül vereceğini açıklarken, en iyi kurmaca uluslararası kısa filme 1,5 milyar lirayı yeterli görebiliyor. İlginç bir ayrıntı da şu; bu ödül ancak aylar sonra ödeniyor, üstelik ödül törenine katılmak için gereken gidiş dönüş giderlerini de ödül alan kişi karşılıyor. Ürgüp Belediye Başkanlığı ise, yaklaşık bir yıl önce sonuçlandırdığı “ Kısa Film Senaryosu” ödüllerini, üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına karşın, parası olmadığı gerekçesi ile ödemeyi ret ediyor. Bu örnekleri çoğaltmak çok da zor değil. Bütün bu davranışların kaynağında, kısa film yönetmenlerine ve yapıtlarına verilen değerin göstergeleri yatıyor.
Eğer ülkemizde, beklendiği ölçüde nitelikli kısa filmler üretilemiyorsa bunun başlıca nedeni yukarda çok kısaca değinmeye çalıştığım örgütlenme, üretim ve dağıtım koşullarının yerine getirilememiş olmasıdır. Kimse suçu gençlerimizde aramasın, kimse onları beceriksiz, yeteneksiz ve yaratıcılık yoksunu olarak tanımlamaya kalkmasın. Yıllardır çok yakından izlemeye çalıştığım bu genç insanların tüm bu zorlulara karşın hala heyecanla çalıştıklarını, bir gün bir şeylerin düzeleceği umudunu yitirmediklerini görüyorum. Parklarda, sokaklarda, meydanlarda ellerindeki küçücük amatör video kameralarla dolaştıklarını, videokaset alabilmek için bile aralarında para toplamak zorunda kaldıklarını, çekim yerlerine çoğu kez yürüyerek gittiklerini, teknik sorunlarını çözebilmek için çalmadık kapı bırakmadıklarını ve daha birçok şeyi iyi biliyorum. Ve bir gün uluslararası düzeyde, değer oldukları yeri alacaklarına da yürekten inanıyorum. Yeter ki hiç zaman yitirmeden, bu insanlarımızın benliklerinde taşıdıkları enerji ve sinema tutkusuna, yanıt verebilecek olgunlukta bir toplum olmayı başarabilelim.
Hilmi Etikan
Bu yazı Milliyet Sanat Dergisi Eylül 2003- Sayı 534
Bir ülkede, kısa filmin gerçek anlamda var olabilmesi için bazı koşulların mutlaka yerine getirilmesi gerekiyor. Bunun en başında özerk bir “ Ulusal Sinema Merkezi “nin varlığı geliyor. Bu kurum içinde, kısa film bölümüne kapsamlı bir yer ayrılmalı. En az üç-dört katlı bir binaya, on beş kişi kadar sürekli çalışan bir kadroya, bilgisayar donanımlarına, arşive, film izleme odalarına, web sayfasına sahip olmalı. Giderler devlet bütçesinden sağlanmalı. Dünyadaki örneklere baktığımızda kısa filmin kendi başına bir sektör olmasının atar damarını bu alt yapının oluşturduğunu görüyoruz. Fransa'da “ Unifrance “, Yunanistan'da “ Greek Film Centre “, Macaristan'da “ Hungary Film Unio “, Meksika'da “ Instituto Mexicano de Cinematografia “ yada İran'da “ Iranian Young Cinema Society “ örneklerinde olduğu gibi.
Bir ülkede genç sinemacıların film üretimine katkı veren başka bir unsur ise nitelikli sinema okullarıdır. Bu yüksek okulların, bir fakültenin bölümü olarak değil, yetenek sınavı ile öğrenci alan ayrı birer eğitim merkezleri olarak çalışması gerekiyor. Daha ilk yıldan başlayarak, yönetmen asistanlığı, ses, kurgu, senaryo, oyunculuk ve sanat yönetimi gibi bölümlere ayrılması, uygulama ağırlıklı bir program izlemesi öneriliyor. Profesyonel düzeyde teknik alt yapıya sahip olması ve bu altyapıdan öğrencilerin yararlandırılması da önemli diğer bir koşul. Dünyadaki örneklere bakıldığında, Danimarka'da “ The National Film School of Denmark “, İngiltere'de “ London Film Scool “, Polonya'da “ Polizsh National Film-TV& Theatre School “, İsveç'te “ Swedish Film Institute “, İsrail'de “ Camera Obscura School of Art “ gibi okullarının bu özellikleri taşıdıkları, buradaki genç yönetmenlerin 16mm ve 35mm formatında çok nitelikli yapıtlar ürettikleri biliniyor.
Diğer önemli bir nokta, kısa film yönetmenlerine, proje aşamasından başlayarak, filmin gösterim aşamasına kadar ciddi parasal destekler sağlamak. Bu genellikle ülkelerin kültür bakanlıkları ve ulusal televizyon kanalları tarafından gerçekleştiriliyor. Ayrıca yurt dışında, kısa filmleri finanse eden ticari yapım şirketleri var. Örneğin Avusturya'da “ Sixpackfilm “, Belçika'da “ La Boite Production “, Fransa'da “ Premium Films “ gibi.
Günümüz koşullarında, nitelikli bir kısa film için gerekli olan bütçe 40.000 euro civarında. Türkiye'de bugüne dek ne kültür bakanlığının, ne televizyon kanallarının, ne de yapım şirketlerinin bu boyutta bir kısa film desteklediği duyulmadı. Bürokraside ağırlığını hissettiren ticari sinemacıların yanında, kısa filmciler hep arka planlara itildiler. Birkaç çok düşük, önemsiz destekle geçiştirildiler. Samimi ve önemli bir yaklaşım olan “ TRT Genç Sinemacılar Programı “nı ve birkaç yıl sürdükten sonra kaldırılan “ CİNE-5 Kısa film Yarışması “ nı ayrı tutarsak, genç yönetmenler, özellikle yeni açılan ve bütçesi sınırlı olan TV kanallarının, yayınlayacak bedava film aradıklarında akla gelen birer kimlik olarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
Kısa Film Festivalleri ve toplu gösteriler de, bu alanın önemli arenalarıdır. Oysa bizler, sinema yapmak isteyen ve bu serüvene kısa filmle başlayan gençlerin, festival kapsamlarında sürekli olarak önemsiz insan davranışı gördükleri, konuk ağırlamada en geri plana itildikleri, verilen ödül miktarları ve ödül törenlerindeki yerleri ile küçümsendikleri, jüri üyelerindeki isimlerin adet yerini bulsun kabilinde seçildiği bir ülkede yaşıyoruz. Örneğin bu günlerde gündemde olan “ Antalya Altın Portakal Film Festivali “, en iyi kurmaca ulusal uzun metraj filme 60 milyar lira parasal ödül vereceğini açıklarken, en iyi kurmaca uluslararası kısa filme 1,5 milyar lirayı yeterli görebiliyor. İlginç bir ayrıntı da şu; bu ödül ancak aylar sonra ödeniyor, üstelik ödül törenine katılmak için gereken gidiş dönüş giderlerini de ödül alan kişi karşılıyor. Ürgüp Belediye Başkanlığı ise, yaklaşık bir yıl önce sonuçlandırdığı “ Kısa Film Senaryosu” ödüllerini, üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına karşın, parası olmadığı gerekçesi ile ödemeyi ret ediyor. Bu örnekleri çoğaltmak çok da zor değil. Bütün bu davranışların kaynağında, kısa film yönetmenlerine ve yapıtlarına verilen değerin göstergeleri yatıyor.
Eğer ülkemizde, beklendiği ölçüde nitelikli kısa filmler üretilemiyorsa bunun başlıca nedeni yukarda çok kısaca değinmeye çalıştığım örgütlenme, üretim ve dağıtım koşullarının yerine getirilememiş olmasıdır. Kimse suçu gençlerimizde aramasın, kimse onları beceriksiz, yeteneksiz ve yaratıcılık yoksunu olarak tanımlamaya kalkmasın. Yıllardır çok yakından izlemeye çalıştığım bu genç insanların tüm bu zorlulara karşın hala heyecanla çalıştıklarını, bir gün bir şeylerin düzeleceği umudunu yitirmediklerini görüyorum. Parklarda, sokaklarda, meydanlarda ellerindeki küçücük amatör video kameralarla dolaştıklarını, videokaset alabilmek için bile aralarında para toplamak zorunda kaldıklarını, çekim yerlerine çoğu kez yürüyerek gittiklerini, teknik sorunlarını çözebilmek için çalmadık kapı bırakmadıklarını ve daha birçok şeyi iyi biliyorum. Ve bir gün uluslararası düzeyde, değer oldukları yeri alacaklarına da yürekten inanıyorum. Yeter ki hiç zaman yitirmeden, bu insanlarımızın benliklerinde taşıdıkları enerji ve sinema tutkusuna, yanıt verebilecek olgunlukta bir toplum olmayı başarabilelim.
Hilmi Etikan
Bu yazı Milliyet Sanat Dergisi Eylül 2003- Sayı 534
'Fetih 1453' Hollywood'un oscarlı yapımlarının etkisinde kalarak Fatih
Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesini beyaz perdeye taşıyor...
Yapımı yılan hikâyesine dönen Türkiye'nin en pahalı filmi nihayet
vizyona girdi. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almasını konu alan
'Fetih 1453' efektlerinden dekorlarına kadar birçok ilke imza attı ve
daha çekim aşamasında büyük sükse yaptı. Ancak, yapılan reklamların ne
kadar boş olduğunu filmi izleyince anlıyorsunuz. Meğerse 'Fetih 1453'
koca bir reklam balonuymuş.
Kopya bir mantık izleniyor
İş tarihi bir film için ortaya milyon dolarları dökerek digital
efektlerle izleyiciyi etkileriz, 'Hollywood'la yarışmak için yola
çıkıyoruz' demek değilmiş. İş bakmakla görmek arasındaki farkı
anlamakmış. Fetih 1453, oscar almış Hollywood filmlerinden "copy paste"
sahneleriyle kendi tarihimizi kopya bir mantıkla anlatmaya çalıştığı
için hayal kırıklığı yaratıyor.
('Fetih 1453'deki savaş sahneleri özellikle 'Yüzüklerin Efendisi',
'Cesur Yürek', 'Troy' ve 'Ben-hur' filmlerinden bire bir kopyalar
içeriyor.)
İstediğin kadar savaşın içine Fatih'in karada gemileri yürütmesini, dev
topların dökülmesini ve Ulubatlı Hasan'ı koysan da iş o kadar basit
değil. Onları bir belgeseldeymiş gibi değil film gibi anlatmak ve
izleyiciyi Ulubatlıyla beraber surlara çıkarmasını bilmek lazım...
Eğer bunların hiçbirini yapmaz ama filmini çoktan çekmiş olursan,
harcadığın paranı kurtarmak için filmin ilk gösterimini cuma gününe
değil perşembe gününe kaydırırsın. Hele 14.53'te ilk seans olacak diye
yaygara koparırsan, kendini cümle aleme güldürürsün.
Nerede Yeşilçam'ın Kara Murat'ı, Tarkan'ı ve Battal Gazi'si nerede 'Fetih 1453'...
Ozan Akarı / ozan.akari@milliyet.com.tr
Woody Allen'ın hem Amerika'da hem de Avrupa'da tanınmış auteur bir yönetmen olmasının nedenlerinden biri, filmlerinde kullandığı temaların, günümüz modern insanının varoluş sorunlarının derin analizini içermesidir. İçerik olarak kadın erkek ilişkileri, cinsellik, seks ve hayatın anlamsızlığını kullanan Woody Allenın sineması, bir romanın derinlikli anlatımının izlerini taşır. Olaylardan çok karakterler üzerine odaklanan ve onların kişilik analizlerini -çoğunlukla bir psikolog bakış açısıyla [Woody Allen, 40 yıldır düzenli olarak psikologa gitmektedir] derinlemesine işleyen filmleri, kendi deyimiyle Dostoyevski ve Tolstoy romanlarındaki gibidir. I always feel like I'm writing with films, [Her zaman, filmlerimi sanki yazıyormuşum gibi hissettim.] (1994, pp. 249) diyerek filmlerinin, roman tadında olduğunu vurgulayan yönetmenin sineması, bu özelliğiyle ayırt edici bir hâle bürünür.
Woody Allen sinemasını içerik olarak incelemeye devam edersek, öncelikli olarak karakterlerini incelememiz gerekir. Filmlerinin büyük çoğunluğunda kendisine de rol veren yönetmen, New York'un entelektüel ve seçkinlerini (son üç filminde de Londra'nın kaymak tabakasını), filmlerinin ya odağına yerleştirir ya da yan rollerde onlara belirli bir görev dağıtır. Yazar, yönetmen, üniversite profesörü, sanatçı ve kapsayıcı bir başlıkta söylemek istersek düşünür kesimin hayatını ve ilişkilerini masaya yatırır. Evli çiftler arasındaki sorunlar, birbirini aldatan ve tatminsiz eşler, filmlerinin ana temalarını oluşturur. Hayattaki varlığını sorgulayan, hayatın anlamsızlığı yüzünden ölümün eşiğine gelmiş bunalımdaki insanların çıkış yolu bulmak için çırpınışlarını konu ederken, Woody Allen sinemasının olmazsa olmaz özelliği olan mizahı da bunların içine katar. Yönetmenin filmleri, her ne kadar kendisi bunu kabul etmese de, kendi hayatından birçok ayrıntıyı barındırır. Kadınlarla olan ilişkilerini, hayata bakışını ve yaşama karşı olan ümitsizliğini karakterlerine yansıtan Woody Allen, kendi görüşlerini onların ağzından izleyiciye yoğun bir şekilde iletmektedir. Böyle bir soruya karşılık olarak Paddy Chayevsky'den yaptığı bir alıntıda yönetmen all the characters are the author [Bütün karakterler yazarın kendisidir.] (1994) demiştir.
Woody Allen ve Felsefe adlı kitaptan alıntılanan bir makalede, Woody Allen sinemasının ortak yönleri belirli başlıklar altında toplanmıştır. Bu başlıklardan en önemlisi, hayatın anlamsızlığı ile ilgili olan bölümdür. Woody Allen'ın filmlerinin birçoğunda altı çizilen bu konunun aslı, tamamen geçici olan bu dünyadaki yaşamlarımızın, hiçbir değer üzerine oturmayan anlamsız birer hayat parçası olduğu gerçeği üzerine kuruludur. Bunu Annie Hall filminde küçük Alvy karakterinin ağzından duyabiliyoruz. Evrenin genişleyip sonunda patlayacağı fikri, küçük Alvy'de, hayatın anlamsız olduğu sonucunu doğurmuştur . Bu yalnızca hayatın anlamsızlığı değil, yaşamanın da bir anlamsızlık uğraşısı olduğu Allen filmlerinde göze çarpar. İnsanlar, sürekli olarak yaşamlarını anlamlı kılmanın yollarını aramaktadırlar çünkü Allen'a göre gerçek, anlamsızlığa götürür ve aslında ona göre gerçek şudur: too much reality is not what people want. [Gerçek, insanların pek de istedikleri bir şey değildir] Bu kara delik konusu bir başka filminde (Deconstructing Harry) mizahî olarak yer almıştır. Diyalog şu şekilde ilerler:
Harry: You know that . . . that the universe is coming apart? Do you know about that? Do you know what a black hole is? [Biliyor musun... evren parçalara ayrılıyor. Daha önce duymuş muydun? Kara delik nedir biliyor musun?]
(Siyahî) Fahişe: Yeah, thats how I make my living. [Bilmez miyim, hayatımı ondan kazanıyorum]
Harry: You know, I gotta tell you, Cookie, a great writer named Sophocles said that it was probably best not to be born at all. [Bak fahişe kardeş, sana şunu söyleyeyim, Sofokles demiş ki, belki de hiç doğmamak en iyisidir]
Sofokles'ten yapılan bu alıntı, Maç Sayısında [Match Point] da gözümüze çarpar. Filmin ana karakteri Chris, kendi çocuğunu öldürmesi üzerine Nola'nın komşusunun ona sorduğu soruyu, aslında hiç doğmamış olmanın -Woody Allen'e göre, bu anlamsız, bu amaçsız dünyaya gelmemenin- aslında bir hediye olduğu gerçeğiyle cevaplamaktadır.
Hayatın anlamsızlığı, Allen filmlerinde Tanrı'nın varlığının sorgulanmasıyla da ilişkilendirilir. Love and Death filminde Boris ve Sonja arasındaki şu diyalog, bize Allen'ın bu konudaki görüşlerini karakterlerin ağzından iletir:
Boris: Sonja, what if there is no God? [Sonja, ya Tanrı yoksa?]
Sonja: Boris Dimitrovich! Are you joking? [Boris Dimitrovich! Sen kafayı mı yedin?]
Boris: What if were just a bunch of absurd people, who are running around with no rhyme or reason? [Ya biz, hiçbir amacı olmadan etrafta dolaşıp duran saçma sapan insanlarsak?]
Sonja: But if there is no God, then life has no meaning. Why go on living, why not just kill yourself? [Eğer Tanrı yoksa, o zaman yaşamanın da anlamı yok. Niye yaşıyorsun ki, neden kendini öldürmüyorsun?]
Burada Tanrı inancının, anlamsızlığa bir anlam katma adına sığınılan herhangi bir liman olduğunu söyler Allen. Çünkü insanlar yaşamaya devam etmek zorundadırlar, çünkü insanların bir amaçları olmalıdır. Bu nedenle de insanlar inanmak ve inanmak zorundadırlar. Maç Sayısında Chrisin dediği gibi inanmak, işin kolayına kaçmak olsa da, hayatı yaşanılabilir kılan ve ondan zevk almamızı sağlayan, bu inanç meselesidir. Aynı konuya Allen'ın biraz daha mizahî ama aynı çerçevede yaklaşımı için Yeniden Çal Sam [Play it Again, Sam] filmindeki diyaloga bakabiliriz:
Allan: Its quite a lovely Jackson Pollock, isnt it? [Jackson Pollock'un çok hoş bir tablosu öyle değil mi?]
Woman: Yes, it is. [Evet öyle.]
Allan: What does it say to you? [Ona bakınca ne hissediyorsun?]
Woman: It restates the negativeness of the universe, the hideous lonely emptiness of existence, nothingness, the predicament of man forced to live in a barren, godless eternity like a tiny flame flickering in an immense void with nothing but waste, horror, and degradation, forming a useless, bleak straightjacket in a black, absurd cosmos. [Evrenin negatifliğini, varoluşun iğrenç yalnızlığı ve boşluğunu, hiçliği, bir kısır döngü içinde, tanrısız bir sonsuzlukta, boktan, korkunç ve aşağılamadan başka hiçbir şey barındırmayan uçsuz bucaksız boşlukta yanan küçük bir alev parçası gibi; kapkara, saçma sapan bu evrenin içinde, amaçsız, kasvetli bir deli gömleğine girerek yaşamaya zorlanan insanın bedbaht hâlini.]
Allan: What are you doing Saturday night? [Peki Cumartesi gecesi ne yapıyorsun?]
Woman: Committing suicide. [İntihar edeceğim.]
Allen: What about the Friday night? [Peki ya Cuma günü?]
Hayatın anlamsızlığına karşı direnmek ve varoluşumuza bir anlam katmak için yaptıklarımızı, Allen "Woody Allen on Woody Allen" adlı röportaj-kitabında* şu kelimelerle ifade ediyor:
" Eğer duruma şu gözle bakarsanız, geriye dönüp baktığımızda yaptığımız tek şey, hiçbir anlamı olmayan hayatlarımız için kendimize anlamlı bir dünya yarattığımızdır. Her şey anlamsızdır. Ama önemli olan, bir anlam oluşturmak, bir anlam yaratmaya çalışmaktır çünkü bu dünyada hiç kimse için çıkarılabilecek bir anlam yoktur."
İçerik olarak bu temalara yoğunlaşan Allen'ın filmlerinde biçimsel olarak öne çıkan bazı ayrıntıları da şu şekilde sıralayabiliriz. Allen'ın filmlerinin hepsi -son filmleri Match Point, Scoop ve Cassandra's Dream hariç- New York'ta çekilmiştir. Jeneriklerin tamamı siyah arka plan üzerine beyaz Windsor yazı tipindedir ve bütün jeneriklerde -Maç Sayısı'nda opera ve Annie Hall'da sessizlik- caz müzik kullanır. Filmin sonundaki jeneriklerde ise akan yazı yoktur. Çekimler genellikle uzun ve orta çekimlerden oluşur. Birkaç filmindeki deneysel kamera çalışmalarının dışında genelde sabit bir alıcı ile mekânı tamamen çevreleyen, karaktere odaklı bir çekim tekniği kullanır. Eğretileme birçok filminde başvurduğu bir yoldur. Bunu da, filmlerinin bir düzyazı değil de şiir gibi olmasını istediği için yaptığını söyler. Çok az prova yapıp sahneleri olabildiğince tek çekimlerle tamamlar. Genelde yakım çekim kullanmaz. Gerçekle fantezi arasında yaşadığını hissettiğini söyleyen Allen'ın filmlerinden bazılarında, bu tip ikiliği görmek çok mümkündür. Doğrudan kameraya gelip izleyiciyle konuşması ya da geçmişten kişilerle diyaloga girmesi ya da beyaz perdeden karakterlerin atlaması sık rastlanılan bir Allen yöntemidir.
*Röportaj-Kitap: Björkman, S. (1994). Woody Allen on Woody Allen. London: Faber and Faber.
Ali Ünal
Müziksiz bir hayat hatadir"
-Nietzsche
"İçki, günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından da."
-Bukowski
"Soruyu bilmiyorum ama cevabı seks."
-Woody Allen
Müzik yaşamın gürültüsünü bastırır. Alkol, boğan yaşam karşısında
insana rahat nefes aldırır. Seks, zaten ölümden alınan bir intikamdır.
Bu üçlü mutluluk getirir, mutluluksa barış. (Ha her şey dozunda
güzeldir.)
Öyleyse, bol müzikli, bol içkili, bol seksli yıllar...
*Ali
Nuri Bilge Ceylan
Saniyede yirmi dört fotoğraf karesinin aynı hızla beyazperdeye
yansımasıyla gözümüz arka arkaya gelen karelerdeki küçük farkları
algılayamaz, devamlı ve hareketli bir görüntü olarak görür. Bunun
neticesinde meydana gelen filmleri büyük bir keyifle ve hayranlıkla
seyre dalarız. Tüm bu bilgileri bir kenara not edin ve sinemaya doğru
yönelin.
Bir yönetmen düşünün, sinemanın fotoğraf karelerinin beyazperdede
gerçekleştiricisi olduğunu unutmayan. Fotoğraf sanatçısı olması
sebebiyle yaptığı filmlerin her karesini iki kat daha fazla hayranlıkla
seyrettiren. Evet, Türk Sineması’nda bu yöntemi istikrarlı şekilde
kullanıp eşine az rastlanılır bir üslup oluşturan yönetmen Nuri Bilge
Ceylan’dan bahsediyorum.
Bazen bu yöntemi tercih ettiği için ülkesi insanlarının alıştıkları o
bol aksiyonlu ya da son dönemde oldukça prim yapan komedi unsurları
güçlü filmleri izleyenlerce de yavan ve ağır bulunan bir yönetmendir
aynı zamanda. Tabii bunların üzerine 1980 dönemi sonrasında o dönemi ilk
kez cesaret edip konuşmaya başlayan bir sinema ile de karşı karşıyayız.
Nuri Bilge Ceylan tüm bunların önünde bazen sert, kendine has, bireyi
ve ilişkilerini irdeleyen ve bu üslubundan da ödün vermeyip tutarlı yol
izleyen bir yönetmen olarak durmaktadır.
Doğal ve doyurucu bir anlatımı olan Nuri Bilge Ceylan’ın ilk ve son
kısa filmi Koza (1995) ile başlayan yönetmenlik tecrübesini Kasaba
(1999), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002), İklimler (2006) ve Üç
Maymun (2008) ile -şimdilik- noktalamıştır. İlk filminden son filmine
dek onu ve sinemasını anlamlandırıp belli bir kalıba koymak mümkün
olmasa da Nuri Bilge Ceylan filmlerinden ne bekleyip ne
beklemeyeceğimizi açıklığa kavuşturmamıza yardımcı olmuştur diyebiliriz.
1959 doğumlu Ceylan, yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını
üstlendiği filmlerinden daha ilki olan Koza’yla Cannes Film
Festivali'nin ilgili bölümüne katılma başarısını gösterdi. Daha o
vakitlerde dünya çapında dikkat çekmeye başlayan yönetmen, yaptığı her
filmle mutlaka ödüllendirilip son olarak, 2008 Cannes Film Festivali'nde
küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin,
gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatan Üç Maymun
filmiyle "En İyi Yönetmen Ödülü"nü aldı.
Sinema tarihinde de örneklerini sıklıkla gördüğümüz gibi kendi
ülkesinden daha fazla dünyadan takdir toplayan ve pek çok ödüle layık
bulunan bir yönetmendir Ceylan. Bu yönetmeni tanımak ve anlamak için
filmografisini takip etmemiz ve onu “bilerek” izlememiz gerektiğini
hatırlamamız gereken ender yönetmenlerdendir.
İpekböceği inceliğinde filmlerinin ilki: Koza
Koza, 1995 Cannes Film Festivali Uluslararası Kısa Film Yarışması’na
davet edilen ilk Türk kısa filmidir. Nuri Bilge Ceylan’ınsa ilk ve son
kısa filmi. Kendi anne ve babasının oynadığı film sessiz değil sözsüz
bir film olarak nitelenebilir. İlişkilerinin bittiğini düşündürecek
kadar birbirinden uzaklaşmış iki kişidir anlatılan... Bunun yanında
onlar bir araya geldiklerinde hala birbirlerinin gözlerinin içine bakıp
pek çok kez de bakamayıp yoğun duygusallığa maruz bıraktıkları bizler
varız anlamaya çalışan…
Ceylan’ın güzel fotoğraflarla ince ince işlenmiş öyküler yaratan bir
yönetmen olmasının öncesinde fotoğraf ve sesleri anlam yönünde yoğurarak
ortaya koyduğu bir filmdir Koza. Bu filminde Nuri Bilge Ceylan’ın
sinemaya bakış açısını net olarak görebildiğimiz gibi kendini deniyor
olduğu da gözlerden kaçmıyor. Nuri Bilge Ceylan Koza filmi için yaptığı
açıklamada:
"Koza, teknik ve estetik birikimime rağmen film yapmaya bir türlü
başlayamadığım ve sürekli ertelediğim için korkak ve mıymıntı olmakla
suçladığım kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim
umutsuz bir denemeden başka bir şey değildi. Kendimi fırlatır gibi
başladım o filmi çekmeye. Bitirdiğimde de neye benzediği konusunda
gerçekten bir fikrim yoktu. Ama yine de Koza’yı çekmek, kendi yapıma
uygun üretim koşullarını yaratmamı sağlayacak bütün ipuçlarını verdi
bana." diye belirtmektedir. Ceylan’ın tüm filmlerini izleyip en
sonunda Koza’yı izlediğinizde filme gerçekten başka bir gözle bakıyor ve
ilk olmasının naifliğini hissetmenize rağmen ciddi bir yetenek olduğunu
da dile getirmeden edemiyorsunuz. Başlangıç böyleyse sonunu
düşleyebilmek elde değildir ve bu kesinlikle Nuri Bilge Ceylan filmleri
için merak uyandırıcı bir ögedir.
Nuri Bilge Ceylan, filmlerinin yapımcı / senarist / yönetmen olarak
ince işleyicisi konumundadır. Tüm bu yapıyı bütün olarak filmleriyle ele
aldığımızda birkaç tespitte bulunmak kaçınılmaz olacaktır. Bunlardan
ilki filmlerine verdiği isimlerdir. Sade ve öz bir anlatımla tüm filmin
anlam yükünü kapsayan ve içeriği ile isminin bu kadar örtüştüğünü
gördükçe insanı şaşırtan isimler koyar. Bilhassa Koza filmi ile Nuri
Bilge Ceylan’ın çektiği ve çekeceği tüm filmlere Sevgi Soysal’ın da "Kozası içinde bekleyen tırtıl bir ipek böceğine dönüşüyorsa bu durmak değildir." sözünde
bahsedildiği gibi hiç durmayacağı ve hep bize gösterdiği çizgiyi takip
etmemiz gerektiğinin sinyallerini vermiştir. Bu nedenle de isminin Koza
olması ayrı bir anlamlıdır…
Bir diğer tespitim ise, Ceylan’ın filmlerinde filmin sonlarına doğru
nabzın düşmesi nedeniyle izleyicinin pek çok filmde alışmış olduğu
heyecanlı bir son beklentisi gerçekleşmemektedir. Onun filmlerinde
bittikten sonra değil, biterken nabız düşer; seyirci olacaklara değil
olmuş olanlara adapte olur. Film sonuna doğru filmin bundan önceki
sahnelerinin analizi yapılır. Çünkü daha evvel bize verilmiş olanların
sebep ve sonuçlarını düşünmemize neden olan filmdeki kişilerin
yalnızlığı ön plana çıkar. Olaylar ve durumlar tüketilmiştir. Oturup
düşünmenin tam yeridir. Bu noktada bizim filmi bitirirkenki kendimizle
baş başa kalışımız, karakterin yalnızlığı ile birebir örtüşür. Bu da
izleyiciye filmi filmle birlikte düşünme ve analiz etme imkânı verir. Bu
iki unsur, ilk filminden son filmine kadar zihnine “akıl notu” kazımış
izleyiciye kendini hatırlatır.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, Nuri Bilge Ceylan filmlerinde yer alan
hiçbir karakter bir diğerinin önüne geçmez. Her birinin anlatılacak bir
hikâyesi vardır. Karakterlerin gözlemlenmesi gereken davranışları, az da
olsa kurduğu cümleleri eşit miktarda ön plandadır. Dolayısıyla filmlere
dair bir “ana karakter” tanımlaması yapmak doğru değildir.
“Kasaba”da “Mayıs Sıkıntısı” var!
Nuri Bilge Ceylan’ın 1997 yılında çektiği “Kasaba”
filmi, tipik bir Anadolu kasabasında yaşayan ve üç kuşağı bünyesinde
barındıran bir ailenin hayatını, çocukların hali hazırda yaşadıkları
hayat düzeni üzerinden anlatan bir filmdir.
Kabaca çocukların kendi ve aileleriyle geçirdikleri hayatlarını dörde
ayırmıştır yönetmen. Bunlardan ilkinde, bir kış günü, ailenin on
yaşlarındaki kızının okuduğu ve onun toplumsallaşma sıkıntılarını
barındıran ve çevresindeki hayatın birtakım sosyolojik özellikleriyle
tanışmasını sağlayan bir ilkokul sınıfında geçer.
İkinci bölüm, okuldan çıkmış olan kızın, kendisinden dört yaş küçük
erkek kardeşiyle kasabalarının ormanlık alanında yaptıkları küçük
yolculuğu anlatır. Bu yolculuk tabiatı ve hayvanlar dünyasını öğrenmek
ve tanımak için çabaladıkları anlardan oluşur. Filmde bu ormanlık alanda
geçen sahneler, onların “oyun alanı”nın doğa olduğunun açıklamasıdır
bir nevi. Yolculukları esnasında bir çocuğun gelişimine eşlik eden bu
oyun alanının saf ve yalın tasviri yapılır. Pek çoğumuzun teknolojiyle
iç içe büyüdüğü bir ortamda bizim koşullarımız olmasa da doğa
koşullarının insanı ne gibi meraklara, şüphelere, vurdumduymazlıklara
götürdüğüne ilişkin ipuçları da vermektedir. Kendilerini bekleyen
ailelerinin yanına geç de olsa varan çocuklar üçüncü bölümde, o ana
kadar birbirlerinin ve doğanın gizemleriyle yüz yüze kalmış olup,
büyükler dünyasının karanlığına ve karmaşasına tanık olurlar. İlerleyen
gece içerisinde mısır tarlasında derin sohbetler eden aile bireylerini
dinleyerek uyku ile uyanıklık arası gidip gelirler. Ateşin etrafına
oturmuş ve her biri başka bir dönemi temsil eden büyükler dünyasının
çelişen, zaman zaman sertleşen, bazen şefkate dönüşen gizemli dünyasına
tanıklık ederler.
Film bize küçük bir taşra kasabasında sıkışıp kalmış aile bireyleri
arasında oluşan düşünsel ve düşsel uçurumları, iletişim ve algı
farklarını, değişen toplumsal hayata ayak uydurmakta bocalayan bir
ailenin bireyleri arasındaki üstü kapatılmış utangaç öfkeyi
resmetmektedir. Tam açığa çıkamayan kişilik çatışmalarını hoş bir ironi
ile bize yansıtan yönetmen, sıradan yaşamın vazgeçilmez dekoru olan
sıkıcılık ve tekdüzelik atmosferinde anlatır öyküsünü.
Dördüncü bölüm ise evde geçer. Bilinçaltına en derin hükmün çocukluk
anılarıyla meydana geldiğini doğrularcasına rüyalarla iç içe örülmüş
sakin bir sekanstan oluşur. Kişiler ne kadar küçük ve sakin kasabada
sıkışıp kalmış olursa olsun hayatları devam etmektedir. “Doğanın
kendisine ayak uydurarak yaşama” dürtüsü çocukların ruhunda bağışlama,
şefkat, merhamet, acıma gibi temel insani dürtülerin uyanmaya
başlamasıyla film sonlanır. Bunların pek çoğunu hissettirmeye çalışan
rüyalar bir film sonu için oldukça anlamlı ve bir o kadar da durağan
geçer. Bu filminde bilinçaltının ince ince işleniş öyküsünü Nuri Bilge
Ceylan da kendi sinemasıyla anlatmayı tercih etmiştir.
Kasaba’dan sonra 1999 yılında çektiği Mayıs Sıkıntısı filminde, yine
bir aileyi konu alır. Muzaffer çocukluğunu ailesi ile birlikte geçirdiği
kasabayı uzun süre sonra film çekmek için ziyaret eder. Nuri Bilge
Ceylan, mayıs ayının verdiği bahar neşesini altüst eden bir tavırla
filmin ismini koymuş olup bunu bilhassa bu aya dair tabuları yıkmak için
tercih ettiğini de dile getirmiştir.
Muzaffer’in babası Emin, tarlasının yanındaki ormanlık bölgeyi,
tarlasının hudutları içine katma mücadelesindedir. Dokuz yaşındaki
yeğeni Ali ise babasına bir müzikli saat aldırabilmek için uğraşır. Bu
uğurda halası tarafından bir sınava tabi tutulmayı kabul eder. Eğer bir
yumurtayı kırk gün kırmadan cebinde taşımayı başarırsa saat konusunda
bir şansı olabilecektir. Kuzeni Saffet ise işleri pek yolunda gitmeyen
biridir ve renkli bir yaşam vaat eden İstanbul'a göç etmeyi hayal eder.
Filmde herkesin bambaşka hayallerinin olduğu bir aile yer almaktadır.
Nuri Bilge Ceylan’ın kendi anne ve babasını oynattığı Mayıs
Sıkıntısı’nda onun hayalinin de tıpkı filmdeki Muzaffer gibi film çekmek
- ama bir farkla herkesin hayallerinin filmini çekmek- olduğunu
görürüz. Fakat bu buluşturma her hayalin mutluluk getiremediği
vurgusuyla bu mayısın bambaşka sıkıntılar veren bir mayıs olduğunu
izleyiciye hatırlatarak son bulur.
Henüz iki film çekmişken dünyaca ünlü film festivallerinden, ülkemizde
ve uluslarası alanda pek çok ödül kazanmıştır. Bunlardan birkaçı; Kasaba
filmine verilen Berlin Film Festivali (1998) "Caligari Ödülü" iken,
Mayıs Sıkıntısı filmiyle de Buenos Aires Uluslararası Film Festivali
(2001) ve 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali (1999)’nde en iyi
yönetmen ödüldür.
Herkes Kendine “Uzak”
Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımı bu filmi üçüncü uzun metrajlı filmi
olup, bizi zaman ilerledikçe kendimizden ne kadar “uzak”laştığımıza ikna
eder. Böylelikle Ceylan sinemasına yakınlaşmak için bize bir adım atma
şansı verir.
Ailesinden uzakta tek başına yaşayan Mahmut, İstanbul’da hayatını
sürdürmeye çabalamaktadır. Daha evvel kurmaya çalıştığı başka bir
çekirdek aile düzeninin de başarısızlıkla sonuçlandırmış olup karşımıza
hep geç kalmışlıklarıyla çıkmaktadır. Bunlar onun olmak istediği
insandan ne kadar uzaklaşmış olduğunu gözler önüne sermektedir. Üstelik
bu hali değiştirmek için de hiçbir çaba harcamamaktadır.
Hepimizin hayalleri, umutları, planları, beklentileri olduğu
yaşamımızda tüm bunları hiçe sayan “kendi ölümünü çok erken ilan eden”
bir adamdır karşımızdaki. Hayatını, insan ilişkilerini, hüzünlerini ve
içerisindeki türlü bastırılmış duyguları hiçbir çaba harcamadan ezip
geçmektedir Mahmut. Bu hal bizi zaman zaman donuk gözlerle ve onun için
umutsuz bir bekleyiş içinde öylece bırakmaktadır.
“Sen gitmiyorsun diye hayat devam etmiyor anlamına gelmiyor. İdeallerini gömmeye hakkın olduğunu düşünmüyorum.”
Nuri Bilge Ceylan sinemasında bizi Mayıs Sıkıntısı ve Kasaba’dan
oldukça uzağa savuran bir filmdir Uzak. Bu filmle bizi kendine
yakınlaştırır ve sonraki eserleriyle hep bu yakınlığın beklentisini
oluşturmamıza mahal verir. Yoğun duygusuzluğa geçiş aşamasının, her şeyi
onlarca kez hayal edip gerçekleştirememiş bir insanın artık hayal
etmekten vazgeçiş öyküsüdür anlatılan. Bu öyküye Mahmut’un “uzak”tan
akrabası Yusuf memleketinden İstanbul’a dair umutlarıyla gelmiş biri
olarak eşlik eder. İkisinin beklentilerinin ironisi filmde oldukça büyük
bir lezzet bırakırken; hayata tutunmayı istemek ama elle tutulur hiçbir
şey yapmamakla, artık tutunmayı istememek arasında ne fark vardır,
sorusu kafaları oldukça meşgul etmektedir.
Uzak, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin genel yoğunluğunu taşıyan ama bir o
kadar da bunu düşük tempoda aktaran, filme odaklanıldığında bilfiil
beyin fırtınalarına imkân tanıyan bir filmidir. Bu sayede pek çok
filminde yaptığı -yazımın başında da bahsettiğim- gibi nabzın oldukça
düştüğü, alışılmışın dışında durağan film sonuyla, tüm oluşturduğu
sorular üzerine iki kez düşünmemize sebep olacak ve bir sonraki Nuri
Bilge Ceylan filmine geçiş için yeniden güç toplamak gerekliliğini
tekrar tekrar hatırlatacak bir film olmuştur.
Film, 56. Cannes Film Festivali (2003) Büyük Jüri Ödülü, 39. Antalya
Altın Portakal Film Festivali (2002) En İyi Yönetmen Ödülü ve 24. Siyad
Türk Sineması Ödüllerinden (2002) En İyi Film Ödülü gibi daha pek çok
ödül almıştır. Nuri Bilge Ceylan’ın bu filmine kendi sineması için bir
dönüm noktasıdır da diyebiliriz.
İlişki “İklimler”i
2006 yılında çektiği bu filminde Nuri Bilge Ceylan bir ilki
gerçekleştirmiş olup eşi Ebru Ceylan ve kendisi oyuncu olarak yer
almıştır. 59. Cannes Film Festivali’nde (2006) FIBRESCI Ödülü’ne layık
görülen bu film, aynı yıl yapılan Altın Portakal Film Festivali’nden de
pek çok dalda ödülle dönmüştür.
İklimler’de
isminin çağrışım yaptığı gibi iki sevgilinin her mevsim değişen
aşklarından öte, bir mevsimde kaç iklim değişikliği geçirdiklerinin
anlatımı verilmiştir. Mevsimler değiştikçe ilişki yön değiştirdiği gibi,
dakikalar da bu değişikliğin büyük oranda şahidi konumundadır. Yolunda
gitmeyen bir şeylerin somut varlığı ile bazen moral bozacak bir ilişki
sürecine girilirken, soyut varlığı ile kendini hissettiren “aşk” tüm
bunalımları bir anda silip götürebilmektedir. Ama somut varlığın hepten
yok olmayacağı, olamayacağı kendini sık sık hatırlatıp bir gerçeklik
oluşturmaktadır.
Yine sevgi, umut, beklenti üçgeninde dönen anlara şahit edildiğimiz bu
Ceylan filmi, bazen çok sinirlenmiş, bazen sevgiyi yoğun hissetmiş, ara
ara da hüzünlenmiş şekilde bizi karşılar. Bu karşılama anında bir
gülücük atacaktır yönetmen hissetmeye yeltendiğiniz tüm saf
duygularınıza.
İnsanlığın En İyi Oynadığı Oyun: “Üç Maymun”
Nuri Bilge Ceylan’ın 2008 yılında çektiği bu son filmi, yine Cannes
Film Festivali’nden ödülsüz dönmeyerek bizi gururlandıran ve Altın
Palmiye En İyi Yönetmen Ödülüne layık görülen filmidir. Bu filminde Nuri
Bilge Ceylan’ın sinemasının o genel anlatımının hissedildiği sahneler
yer almaktadır. Bunun yanında oyuncu seçiminde büyük oranda bir
değişikliğe gittiği de gözlemlenmektedir. Yavuz Bingöl, Hatice Aslan
gibi oyunculara yer vermiş olup, İklimler’in aksine çocuklu bir ailenin
her ferdinin aile bağlarına değer verdikleri ve vermeleri gerekliliğinin
vurgusu yapılmaktadır. Verilen değerin sarsıldığı ya da hiçe sayıldığı
anların varlığı da aileyi üç maymun oynamaya iter.
Öncelikle, yirmili yaşlarında genç bir çocuk sahibi Hacer’in, eşi
hapiste olduğu müddetçe ailesine olan sadakatinin süreğensizliğine mi
değinmek daha gereklidir? Yoksa cümleyi başa alıp sırf ailesine daha
rahat bir hayat yaşatabilmek uğruna para için kendisine suç işlemiş süsü
verilmesini kabul eden ve hapiste olduğu süre boyunca ailesinden uzakta
hiç de huzurlu olmayan bir babanın varlığına mı değinmek daha
gereklidir? Olmadıysa, arkadaş çevresinden çabuk etkilenen ve türlü
pisliğe bulaşma evresinden çıkmaya çalışan ve babası hapiste olduğu süre
boyunca onun yerine annesine bakmak durumunda olan İsmail’e mi
değinmeli? Aslında tüm bu sorgulamadaki amacım, size, filmde ailenin her
bir bireyinin diğerlerinin önüne asla geçmediğini ve ortaya başkarakter
olarak “aile”nin konduğu bir Nuri Bilge Ceylan filmiyle karşı karşıya
olduğumuzu anlatmaktır.
Tüm aile fertlerinin ortak noktasının filmdeki ev olduğu gibi diğer
ortak noktaları da kayıplarıdır. Kaybettiklerinin onlara bir aile
bütünlüğünü ve bir anlamda görmemek, duymamak ve dile getirmemek üzerine
biçilmiş “Üç Maymun”u oynamanın gereklerini yerine - zorla da olsa -
getirdiğini gözlemleme fırsatını doğurur.
Üç Maymun filmi, Nuri Bilge Ceylan sineması tanıyan ve sevenlerini
oldukça fazla cümle ve yaşayışa yer vererek diğerlerinden farklı olduğu
için şaşırtmıştır. Ama yine de anlam ve sinema dili açısından müthiş bir
doygunlukla da baş başa bırakmıştır.
Kimseye Benzemeyen Yalnız Yönetmen
Yaptığı bir röportajda“İster
film yaparken ister normal yaşantımı sürdürürken, Çehov'un dünyasının
her zaman güven verici, ılık bir yorgan gibi üzerimi örttüğünü ve beni
ısıttığını hissetmişimdir.” diyerek sırrını dile getirmiştir Ceylan. Bunun dışında her ne kadar Antonioni, Tarkovski gibi
dünyaca ünlü rüştünü ispatlamış yönetmenlere benzetilmeye çalışsa da
Türk Sineması adına gerçekten değerli ve sağlam adımlarla dünyaya açılan
bir yönetmendir. Bu sene 62. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliğine
seçilerek de bir ilki başarmış olup yolda devam edeceğine inanıyorum.
Kendi ülkesinin ilklerine imza atan ve oldukça başarılı yönetmenini
tanımayan, anlamayan, filmlerini izle(ye)meyen herkesin onu bu yolla
yalnız bırakması bizim yalnızlığımızla örtüşmektedir. Cannes’ta ödül
alırken, "Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum" demişti. Onu bu ülkede destekleyenlerin yalnızlığını(azlığını) da yaşatmamak gerektiğine inanıyorum.
Yasemin Şahin, Eylülce Dergisi, Sayı: 3, Mayıs-Haziran 2009
What
does it take to be a filmmaker in Hollywood? Even today I still wonder
what it takes to be a professional or even an artist in Hollywood. How
do you survive the constant tug of war between personal expression and
commercial imperatives? What is the price you pay to work in Hollywood?
Do you end up with a split personality? Do you make one movie for them,
one for yourself?
Holywood içinde bir
film yapımcısı olmak nasıl birşey ? Bugün bile holywood sektöründe bir
sanatçı ve profesyonel olmak nasıl bir şey merak ederim. Kendinizi ifade
edebilme yada gişeye oynama reklam yapma zorunluluğu arasındaki sabit
çekişmeden kendinizi nasıl sıyırabilirsiniz ? Holywood'da çalışmak için
ne gibi bir bedel ödersiniz ? Ayrılmış bir kişiliklemi bitirirsiniz
herşeyi ? Onlar için bir film mi yaparsınız yoksa kendiniz için mi ?
What
does it take to be a filmmaker in Hollywood? Even today I still wonder
what it takes to be a professional or even an artist in Hollywood. How
do you survive the constant tug of war between personal expression and
commercial imperatives? What is the price you pay to work in Hollywood?
Do you end up with a split personality? Do you make one movie for them,
one for yourself?
Holywood içinde bir film yapımcısı olmak nasıl birşey ? Bugün bile holywood sektöründe bir sanatçı ve profesyonel olmak nasıl bir şey merak ederim. Kendinizi ifade edebilme yada gişeye oynama reklam yapma zorunluluğu arasındaki sabit çekişmeden kendinizi nasıl sıyırabilirsiniz ? Holywood'da çalışmak için ne gibi bir bedel ödersiniz ? Ayrılmış bir kişiliklemi bitirirsiniz herşeyi ? Onlar için bir film mi yaparsınız yoksa kendiniz için mi ?
Holywood içinde bir film yapımcısı olmak nasıl birşey ? Bugün bile holywood sektöründe bir sanatçı ve profesyonel olmak nasıl bir şey merak ederim. Kendinizi ifade edebilme yada gişeye oynama reklam yapma zorunluluğu arasındaki sabit çekişmeden kendinizi nasıl sıyırabilirsiniz ? Holywood'da çalışmak için ne gibi bir bedel ödersiniz ? Ayrılmış bir kişiliklemi bitirirsiniz herşeyi ? Onlar için bir film mi yaparsınız yoksa kendiniz için mi ?
Maurice Jarre, ilk olarak 1962 yapımı Lawrence of Arabia ("Arabistanlı Lawrence")'i için bestelediği özgün müzikle ün kazandı ve film müziği dalında ilk Oscar ödülünü kazandı. Doctor Zhivago (Doktor Jivago) ve A Passage to India filmleriyle de Oscar ödülü aldı. 150 kadar yapımın müziğine imza attı. Sanat yaşamında 6 kez
daha Oscar'a aday gösterildi. İki kez BAFTA, dört kez Altın Küre ve bir kez de Grammy ödülü kazandı. Besteciye, 2008'de Berlin Uluslararası Film Festivali'nde "Yaşamboyu Başarı" ödülü verildi. David Lean, Alfred Hitchcock, John Huston, Mustafa Akkad ve Luchio Visconti birlikte çalıştığı yönetmenlerden birkaçıdır. "The Message" (Çağrı (film)), ve meşhur Ömer Muhtar, "Shogun", "Top Secret!", Hayalet film müzikleri de unutulmaz besteleridir. Film müziği dışında gösteri, tiyatro oyunu ve bale müzikleri de bestelemiştir.
Özellikle 1975 yılı yapımı İslam peygamberi Muhammed'in hayatını ve İslam'ın doğuşun anlatan Çağrı film'inin müziklerini çölde bir çadırda tek başına 2 ay kalarak yapmıştır. Bu film için Suriyeli yönetmen Mustafa Akkad, Maurice Jarre'ye yeni çekeceği Çağrı filminin müziklerini kendisinin yapmasını teklif edince, Jarre Çölün atmosferini ruhunun derinliklerinde hissetmesi gerektiğini ve bu yüzden kendisinden başka hiç kimsenin olmayacağı, son derece sessiz bir mekân ayarlaması gerektiğini ve bunun yanında İslâm tarihini anlatan kitaplarıda kendisine getirtmesini istemişti.
gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:
- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.
Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
- Biz de onlara yaklaşıyoruz.
(denedin,yanıldın,gene dene, gene yanıl, daha iyi yanıl.did you try and
error, try again, again, wrong, wrong better/samuel beckett)
Son zamanlarda değerleri yeteri kadar hatta yeterisini geçtim değerleri hiç birşekilde belirtilmesede Türkiye'de kısa film sektörü gelişiyor... bende buradan sizlere izlenmesi keyifli ve içinde derin mesajlar barındıran sinematografisi ve kurgusuyla başarılı yerli kısa filmleri paylaşmaya devam ediyorum filmin konusu hakkında bir şey yazmak istemiyorum Ruhi Sarı ve Şevval Sam gibi profesyonel oyuncularla çekilen bir kısa film, yukarıdaki söz filmin ana düşüncesinin kapısını açıyor zaten. İyi seyirler. Filmin yönetmeni Tufan Şimşekcan'a buradan böyle bir yapımı Türk kısa film sektörüne kazandırdığı içinde teşekkürler.
(Dipnot : Sanırsam filmdeki şarkı orjinal ve harika, özellikle film esnasında arkada fon olarak sözlü müzikler pek tercih edilmez ancak bu şarkı öyle oturmuş ki oturmuş yani. Filmde çok rahatsız etmeyen sinematografik tercihler var pan titremesi, zoom çekimler yerine daha iyi tercihler kullanılabilirdi )
"Kafe" Kısa Film, "Cafe" Short Film from tufan şimşekcan on Vimeo.
Son zamanlarda değerleri yeteri kadar hatta yeterisini geçtim değerleri hiç birşekilde belirtilmesede Türkiye'de kısa film sektörü gelişiyor... bende buradan sizlere izlenmesi keyifli ve içinde derin mesajlar barındıran sinematografisi ve kurgusuyla başarılı yerli kısa filmleri paylaşmaya devam ediyorum filmin konusu hakkında bir şey yazmak istemiyorum Ruhi Sarı ve Şevval Sam gibi profesyonel oyuncularla çekilen bir kısa film, yukarıdaki söz filmin ana düşüncesinin kapısını açıyor zaten. İyi seyirler. Filmin yönetmeni Tufan Şimşekcan'a buradan böyle bir yapımı Türk kısa film sektörüne kazandırdığı içinde teşekkürler.
(Dipnot : Sanırsam filmdeki şarkı orjinal ve harika, özellikle film esnasında arkada fon olarak sözlü müzikler pek tercih edilmez ancak bu şarkı öyle oturmuş ki oturmuş yani. Filmde çok rahatsız etmeyen sinematografik tercihler var pan titremesi, zoom çekimler yerine daha iyi tercihler kullanılabilirdi )
"Kafe" Kısa Film, "Cafe" Short Film from tufan şimşekcan on Vimeo.
Sizlerinde izleminizi istediğim yabancı kısa filmlerden biri " Foolishly Seeking True Love " konusundan ziyade sinematografi çalışımı dikkatimi çekti.
Foolishly Seeking True Love from Jarrett Lee Conaway on Vimeo.
Son zamanlarda dünya sinema tarihinde yerini almış ve alacak projeleri yavaştan takip etmeye başladım elbette ki kısa filmlerden söz ediyorum. Bunların arasında çok az yerli yapımlar var zira " Jurnal " adında izlediği ve kısa film sandığım yapım bende ayrı bir izlenim bıraktı ancak izlediğim bir fragmanmış bir fragman olmasına rağmen kısa film tadı veriyor. Sizlerle nadir paylaşabileceğim yerli bağımsız yapımlardan biri "Jurnal"
Jurnal ( Fragman ) from Abdulbaki Yavuz on Vimeo.
Hayalperest kimdir ?
Fellini bu soruyu, Benim için tek gerçekçi kişi hayalperest olandır çünkü o kendi gerçekliğinin kanıtıdır. diye cevaplamıştır.
***
Film teknikleri deseniz pek çok kılavuz var, Eleştiri deseniz sayısız fikirler havada uçuşuyor. Aydınlanma deseniz ise kesik kesik parıldamalardan başka hiç birşey yok. Bizler için sinema sosyal bir olgu veya kültürel bir soru işareti değil, imgelemenin potansiyel bir kehanetidir. James Broughton için sinema bir şiirdi, bir aşktı bir dildi ve bir dindi, Sinema'yı yaratılışın Tanrılarına karşı bir görev olarak gördü. Burada sinemaya gitmekten söz etmiyoruz, sinema yapmaktan söz ediyoruz. Görüntünün canlanmasından söz ediyoruz. Sinemaya gitmek fantezilerinize teslim olmanın veya eleştirisel fikirler edinmenin, vaktinizi geçirmenin bir yoludur. Ancak bunun sinemayı hayata taşımak veya hayatı sinemaya taşımakla pek bir ilgisi yoktur. Şuna dikkat ; Hayat siz başka işlerle uğraşırken başınıza gelenlerdir.
***
Gördüklerini ve tecrübelerini ve aşkını ve kayıplarını sanki dünya üzerindeki ilk insanlardan biriymişsin gibi anlatmaya çalış demiş Rilke, ona sorular soran genç Şaire. Her sanatçı asidir. Çünkü ona dai kendi hemcinslerinin içinde bulunan cehalet , açgözlülük ve tembelliğe olan tutku başkaldırır. Işığı görebilmiş olsalar, onlarında içinde barınabileceği bir ülke bilir aslında sanatçı. Bu nedenle de ışığı göstermek ister onlara. Ama onlar göremez. Görmek istemezler, O ülkede hiç bir şey görmek istemiyorum derler. O ise tekrar tekrar dener. Yeni bir lamba yakar, farklı bir devrim yapar.
***
Öyleyse yukarı ve dışarı bak ve uçuşan o ışığı ara. Ana yolları takip etme yolculuklarda kaybol. Gittiğin yerler konusunda fazla titizlenirsen, ilham noktanı kaçırabilirsin. Sinema da hayat gibi, belirgin dünyevi olanın ötesindekine hizmet ettiği sürece yaşamaya değerdir. Mariane Moore'a şöhret içinmi yoksa para içinmi şiir yazdığını sordukları zaman " Başka bir ihtimal yok mu ? diye cevap vermişti. Hayatın amacı, Tanrı'nın ihtişamını keşfetmek ve sonraki hayatını bunu kutlamak için harcamaktır. Doğum ve ölüm günümüzü değiştirme şansımız yok, ama ikisi arasında boşluğu daha katlanabilir hale getirebiliriz. Hatta belki daha deneyüstü bir hale " Mutluluğun neredeyse Tanrın oradadır" Öyleyse aziz Augistine'ında önerdiği gibi " Tanrı'yı sev ve ne istiyorsan yap" Aslında Tanrı'yı düşünmekle hiç vakit kaybetme Tanrı olmayı dene.
***
Öyleyse bırakın biraz ışık olsun. Işığı görüyor musunuz ? Işığı arıyor musunuz ? Gözlerinizin önünde bir film var mı ? Ya da gözlerinizin ötesinde ? Paracelcus Işık içimizdeki yıldızdır der. Ne kadar soluk olursa olsun kendi ışığınızı oluşturun. Selanikliler 1 5:5'de " Hepiniz ışığın çocuklarısınız der. Öyleyse keşfedin hissedin ve büyülenin ! Aydınlanmak Tanrısallığın doğasıdır.
Kaynak : James Broughton - Film yapmak üzerine.
Farkettim ki blogu sürekli sinema dünyasından genel bilgiler hatta ayrıca sinema ile alakası olmayan ancak hoşuma giden bazı hikayeler ve haberleri paylaşarak kullanmaktayım, ancak şahsi blogumda kendimden bahsedememek büyük bir eksiklik olsa gerek, yeni farkına vardım. Kendimden bahsetmek derken yani ben bu koskoca sinema dünyasının içinde neler yapmaktayım, neler çabalamaktayım, düşüncelerim ve planlarım neler... biliyorum banane diyorsunuz hatta aptalmısın be adam yaptığın kendine niye paylaşasın ki diye söylendiğinizi duymaktayım, ama yinede ben paylaşacağım sizin umrunuzda olmasada bu bloga girdiyseniz eğer okumanızda fayda var diyerekten başlıyorum yeraltından notlara.
Öncelikle neden yeraltından notlar diye sorarsanız şunu söyleyim...Dostoyevsky'nin eseri ile alakası yok etkilenmede yok. Böyle birşey kullanmamın sebebi yeraltında olmasamda yeraltındaymışım ve dış dünya ile iletişimim kopuk bir şekilde yeraltında yaşıyormuşum gibi görmem kendimi, yani kısası fiziksel olarakta yalnız olmasamda, beynimin içinde yeraltında yaşıyorum, manevi olarak yeraltında bana arkadaşlık eden tek şey var ; Düşüncelerim.
* Uzun süredir kamera arkasına geçememenin çok büyük bir stresi var şu sıralarda. Yaklaşık olarak 6 aylık süre oldu sanırsam ama artık şu konuda kendime söz verdim, armut piş ağzıma düş tarzında en ufak birşeyde ben bunu film yaparım yada ben bunu çekerim tarzında kameraya yanaşmamak, artık ince eleyip sık dokuyorum.
* Film çekmekte özellikle kısa film çekmekte tek önemli olan şeyin " hikaye " olduğunu anladım şu ana kadar... bırakın kamera kalitesini, ne kadar bütçe olduğunu ve diğer sinemasal aksesuarlardan yoksun olmayı bana şu an bedava "Red one" kamera verilse ben onla ne çekeceğim ki ?
* Hikaye'nin artık öyle basite indirgemeyeceğini anladım tek bildiğim şey var " benim bu dünya ile koca bir derdim var " ama bu dertler bildiğiniz " Hansel ile Gratel " tarzı hikayeler gibi anlatılacak dertler olmadığı.
* Bundandır ki uzun süredi kamera arkasına geçmedim, belki kendimi avutuyorum....yok yok avutmuyorum evet şu an mutluyum.
* Plansızlık başımı kemiriyor adeta, plansız işler yapılıyor evet plansız... kurduğumuz topluluk ( pirana film ) biraz geç adımlar atıyor buda ben ve ekip arkadaşlarımın acımasız hayat koşuşturmasından ya da tam tersine sırf onu bahane göstererek birşeyleri hızlı üretememekten kaynaklı, zira zaman parayla değil ancak tekrar da satın alınamıyor sadece bir kez geliyor ve anlatacağınız dertler o kadar çok ki hangi zaman dilimini sığdırmayı düşünürken arkanızdan bir balta indiriliyor sanki.
* 2012'ye kadar çekeceğim kısa filmin hazırlıklarına başladım. Senaryo üzerinde düşünmeye devam etmekteyim, daha çok herhangi bir müdahele gerektirmeyen doğanın kendisini, tanrının sanatının kendisini kullanarak üretebileceğim bir hikaye üzerinden gidiyorum.
* Senaryo bakımından sıkıntı yaşadığım gerçeğini göz ardı etmiyorum, ancak tırtıl ve koza hikayesinide unutmuyorum, arabanız var ve önünüzde iki yol var birisi çok taşlı ve engebeli diğeri ise dümdüz harika bir yol hangisinden giderdiniz, o kaymak gibi yoldan değil mi ?
* Yeraltında yaşamaktan sıkılmıyorum... neden mi ? Çünkü müzik var, nerede olursanız olun, ister Ay'da ister Jüpiter'de herhangi bir yerde. Sizden alamayacakları iki şey var Müzik ( Shawshank Redemption Andy Duffrene'e bağladık biraz :) ) ve düşünceleriniz. Müzik bana öylesine arkadaşlık ediyor ki hayal bile edemezsiniz.
* Son olarak yeraltından iyi günler diliyorum buradan sizlere ulaşmaya devam edeceğim... ola ki yolunuz buraya düşerse mum ışıklarını takip edin sizi bana çıkaracaktır gelmezsenizde canınız sağolsun yapacağım filmler sizi zaten yeraltına çıkaracaktır umarım.
Rus sinemasının dünya sinemasının sinematografisinde ve kurgusunun iskeleti olduğunu söyleyebiliriz aslında...Rus yönetmenler kendi sinema dilini oluşturmuş ve akıllı ve izleyiciye doğrudan etki eden kurgular bulmuşlardır bunlardan biri Lev Kuleshov'un izleyiciyin duygularıyla oynayabilmesini sağladığı kurgu diyebiliriz yani Kuleshov Efekti...
Unutulmuşluğu Yenen bir Öncü:
Lev Kuleshov
Gökhan Erkılıçeditor@sekans.org
Kuleshov adı,
yaşamını sinemaya adamış belli bir grup dışında, sinemayla amatör ya
da profesyonel olarak ilgilenen sinemacıların belleğinde ve
bilgisinde ne önem taşır ne de yer tutar, çoğunlukla da tutar gibi
yapılarak geçiştirilir. Dünya genelinde, üniversite çevrelerinde
bile yıllar boyu unutulmuşları oynadığı, hatta günümüzde bile üçüncü
dünya akademisyenleri arasında kendine henüz yol bulamadığı da göz
ardı edilmemeli. Oysa ki tüm zamanların değişmez gerçeğini
sorgulayan o ünlü, bilenle bilmeyenin bir olmadığı saptamasına
dokunan, dokunduran bir alandır Kuleshov öğretisi. Yıllara yayılan
bir ilgisizlik! Varsın olsun, Kuleshov onlarsız da
Kuleshov! Bu
yazı, bu ilgisizliğe ve görmezliğe karşı duyulan isyan duygularıyla
yazıldığı için bilenler veya bir bilen gibi davrananlar için
yazılmadı.
Yönetmen ya da bir sinema teorisyeni olmaktan öte,
kurgu kuramını ortaya atan sinema adamı olarak bakılmalıdır
Kuleshov’a. Onun yaşam öyküsü 14 Ocak 1899’da Tambov’da başlar,
Lev Vladimirovich Kuleshov adıyla. Bu denli yoğunlaşmış bir
ilgi, sevgi ve üretme arzusunu nasıl duyup hayata geçirdiğini
anlamak zor olsa da, onu daha 17 yaşında dönemin ünlü yapımcısı
Kanconkov’un stüdyosunda dekoratör olarak buluruz. Döneme
ilişkin kayıtlardan yine dönemin öne çıkan yönetmenlerinden
Evgeni Bauer’in yönetiminde çalıştığını öğreniyoruz. Henüz 18
yaşında ilk sinema yazılarına ve ilk yönetmenlik girişimine tanık
oluruz. Gençliğin ataklığını ve öğrenme tutkusunu taşıyan bu
yazılarda ne yapacağını bilen, yeri geldiğinde yol gösteren ve
durmaksızın arayışlarını sürdüren bir insanla karşılaşırız. Hemen
ardından 1918-19 yıllarının iç savaş ortamına elinde kamerasıyla
sürüklenir. Moskova’ya döner dönmez, 1 Mayıs 1920’de kuruluşunda da
emek harcadığı Devlet Sinema Okulu’nun öğretim kadrosuna alınır, yaş
21! İlerleyen yıllarda yetiştirdiği ünlülerle ünlenecek olan
atölyesini 1922’de oluşturur ve ham film yokluğu nedeniyle filmsiz
film deneylerine başlar. Olanaksızlıkların insanın hayalgücünü hangi
noktalara taşıyabileceğinin en elle tutulur, gözle görülür
örneklerinden biridir Kuleshov denemeleri.
Yönetmenin herşeyden daha önemli bir konuma sahip olduğu
düşüncesiyle yola koyulur. Bunu kurgunun sinema sanatının en önemli
öğesi olduğu görüşü izler. Sovyetler Birliği’nde kurgu sözcüğünü ilk
kullanandır. Filmsel zaman ve zaman boşluğu kavramları attığı önemli
adımlar olur. Kuleshov’u kurguya yönlendiren iki temel etken vardı.
Bunlardan biri doğrudan sinemadan geliyordu ve anlatım dilinin
zenginliği ile Kuleshov’u bir hayli etkileyen David W. Griffith
sinemasıydı. Diğeri ise ülkesinin güçlü yazı geleneğine dayanan,
gelişkin örnekleri özellikle Tolstoy ve Puşkin’in
yapıtlarında karşımıza çıkan kurgusal anlatım teknikleriydi.
Sinema tarihine Kuleshov Efekti diye giren kurgusal yorum
çeşitlemesi dikkat çekicidir. Tanınmış oyuncu Ivan Mosjukin’in
bir yüz çekimini, sırayla yemek, çocuk ve tabut çekimlerine ekler.
Oyuncunun yüzündeki anlam, her eşlemede farklı duygusal bir tepki
taşıyormuş algısı uyandırır. Orijinali kayıp olan bu kurgu
çalışmaları üç temel okuma ilkesine dayanır: kurgunun yoruma
dönüklüğü, anlamın son katmanının seyirci tarafından belirlenmesi ve
karşıtlıklar algısı. Onun deneysel kurgu çalışmaları giderek
ayrıntılara yöneldi ve parça-bütün ilişkisine odaklandı.
Kuleshov’a göre kurgu bilincine varan ilk yönetmen Griffith, kendisi
de kurguyu kuramsallaştıran ilk isimdi. Kurgusal anlatıma göre
gerçekleştirilmiş ilk Rus yapımı 1917’de çektiği Proyekt Injenera
Praita (Mühendis Praita’nın Projesi) filmiydi.
Resim: The Extraordinary Adventures of
Mr. West in the Land of the Bolsheviks, 1924
Kuleshov atölyesinin artık herkes tarafından duyulan deneyleri, ham
filme kolay ulaşılmaya başlandığı 1923 yılıyla birlikte daha bir
yoğunluk kazanır. Bu dönem, Kuleshov’u bir teorisyen olmaktan
çıkarıp, aynı zamanda bir yönetmen olarak da tanınmasına neden
olacak yapıtlarını barındırır. Kuleshov adının önemli bir ad olduğu
söylemini taşıyan ilk film, Bolşevik dünyasına uyum sağlama
problemleri çeken bir Batılı tiplemesinin başından geçenlerin
anlatıldığı The Extraordinary Adventures of Mr. West in the Land
of the Bolsheviks (Bay Batı’nın Bolşevikler Ülkesindeki
Olağanüstü Serüvenleri, 1924) olur. Film, propaganda üzerine kurulu
özgün bir güldürüdür. Öğrencisi olan bir diğer ünlü sinema adamı,
Vsevolod Pudovkin filmin senaristi, dekor tasarımcısı ve oyuncusu
olarak Kuleshov’a büyük destek verir. Beş yıl önce hayatına giren
filmin kadın oyuncusu Alexandra Khokhlova’nın, yönetmenin hem özel
hem sanat yaşamında zirveye çıktığı anlaşılır. Üçlü bir yıl sonra ve
aynı görev dağılımıyla, ayrıntılarla zengin kılınan atmosferi,
psikolojik derinliği ve sanatsal arayışlarıyla propaganda sinemasını
aşan Ölüm Işını’nı (Luc Smierti, 1925) gerçekleştirir. Artık
Kuleshov’un önünde başyapıtı olarak gösterilen Dura Lex’in
yapım öncesi çalışmaları uzanmaktadır.
Po Zakonu/Dura Lex
senaryo: Victor Shklovski, Lev Kuleshov
görüntü yön: Konstantin Kuznetsov
dekor: Isaak Makhliss
oyuncular: Alexandra Khokhlova, Sergei Komarov, Vladimir Fogel,
Piotr Galadzhez
1926/61’/1673 mt/s&b/sessiz
Jack London’ın kısa bir öyküsünden yola çıkan Kuleshov, yarattığı
klostrofobik atmosferin sağladığı psikolojik gerilimle beslenen
çarpıcı bir Alaska westerni gerçekleştirir. Ortamın ıssızlığı içinde
içgüdüsel davranış eğilimleri gösteren, para tutkusunun öldürmeyi
sıradanlaştıran çekiciliğinin emrine girmiş ve içinde barındırdığı
sadizmi dışa vurmakta kendini kontrol edemeyen bir altın
arayıcısının öyküsü...
Biri kadın olan, Amerikan rüyasına dalmış sürüklenen diğer iki yol
arkadaşı, yaşamlarının riske girdiğini farkederler ve silahını
elinden alırlar. Adamı bir kulübeye tıkarlar ve bahar gelinceye
kadar orada gözaltında tutmaya karar verirler. Bahar, ardında
cinayetler olan adamın yargı yoluyla cezalandırılması için uygun
hava ve ulaşım koşullarını yaratacaktır. Ancak, bir akşam kulübeye
döndüklerinde, suçlunun ardında onlara şans dileyen bir not
bırakarak kaçmış olduğunu görürler.
Filmografisinin ilk yazınsal uyarlamasını gerçekleştiren Kuleshov,
filmde bütünüyle montaja dayalı bir anlatım dilini benimser.
|
Kuleshov ilerleyen yıllarda Stalin rejiminin saplantılı
ideologlarınca fazla entelektüel ve burjuva kalıntısı olanlar
arasında gösterilecek ve bu durum yönetmenin yaratıcı doğasından
uzaklaşmasına neden olacaktır. Filmler çekecek ancak zirveye yeniden
tırmanamayacaktır. Küskünlüğünü üzerinden atamayan Kuleshov,
ilerleyen yıllarda bir tek Büyük Avutucu (The Great Consoler,
1933) filmiyle eski günlerinin çizgisini yakalar. 1941’de Film
Yönetiminin Temel İlkeleri adlı yapıtını yayınlar. Khoklova ile
ortak yönettiği Biz Urallar’danız (We from the Urals, 1944)
son filmi olur ve aynı yıl Moskova Film Enstitüsü’nün yönetimine
getirilir.
Resim:
The Great Consoler, 1933
50’lerle başlayan yıllar Avrupa gezileri, film festivallerinde jüri
üyelikleri, toplu gösterimlerine davetler ve film gösterimlerini
destekleyen derslerle geçer. 30 Mart 1970’deki ölümünün ardından
yıllarca unutulmuşları oynayacak, nedense Batı onaylamadığı sürece
kimsenin adamdan sayılmadığı bu evrende, unutulmuşluğu er geç
yenecek düzeydeki yeteneği, emeği ve yapıtları sayesinde yeniden
gündemimize taşınacaktır.
1917
The Project of Engineer Prite
1917 An Unfinished
Love Song
1919-20 Kronika
1920 On the Red
Front
1924 The
Extraordinary Adventures of Mr. West in the Land of the Bolsheviks
1925 Luc Smierti
1926 Dura Lex
1927 The Journalist
Girl
1929 The Happy
Canary
1930 Dva-Bouldi-Dva
1931 Forty Hearts
1932 Gorizont
1933 The Great
Consoler
1940 The Siberians
1941 Happening on
the Volcano
1943 Timur’s Oath
1944 We from the
Urals
Tarsem Singh ismini ilk defa yönettiği "The Cell - Hücre" filmiyle duymuştuk, karanlık atmosferi başarıyla yansıtan ve harika görüntüleri olan film ne yazık ki başrol oyuncusunun Jennifer Lopez
olması sebebiyle baştan bir önyargıya maruz kalmış ve IMDB puanı bile
6.2 olmuştu. Kaliforniya'da Dizayn bölümünden mezun olan Singh'in
oldukça az sayıda çektiği filmlerin tüm karelerini özenle seçtiği çok
açık. Nitekim hem yazıp, hem yapımcılığını yaptığı ve yönettiği "The Fall" ile
büyük bir çıkış yakaladı. Masalsı havasıyla Tim Burton filmlerine
benzeyen The Fall'da renklerin seçimi, görüntüler harikaydı. Nitekim o
sene sinematografi dalında kazandığı ödüller Singh'in başarısının kanıtı
oldu.
Bu filmden sonra yine uzun bir ara veren Singh daha sonra Grek mitolosijini konu alan Immortals'ı
çekti, Immortals ülkemizde de Kasım ayında vizyona girecek ve
fazlasıyla ses getirecek gibi. Bense 2012 Mart'ında vizyona girmesi
planlanan "Snow White - Pamuk Prenses"
filmini merakla beklemekteyim. Kötü kraliçeyi Julia Roberts'ın, kralı
Sean Bean'in (kabul edelim bu adam bu tür rollere fazlasıyla uygun)
canlandırdığı filmde Pamuk Prenses'i Lily Collins canlandırıyor.
Açıkçası Alice in Wonderland'de
beklentileri fazla yükselttiğim için bu filme temkinli yaklaşmak
istiyorum, gerçi Alice in Wonderland'de görüntü olarak yine tatmin
olmuştum, filmden gelen görüntüler görsel bir şölen yaşayacağımızın
habercisi gibi. Kostümler, renkler her zamanki Tarsem Singh çizgisinde.
Grimm kardeşlerin hepimizin bildiği masalından farklı olarak Singh
konuyu biraz değiştirmiş, filmde Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler yıkılmış
krallıklarını geri almaya çalışıyor. Bu değişiklik bazılarını memnun
etmemiş olacak ki şimdiden eleştiriler başladı, açıkası ben senaryo ve
oyunculuk açısından çok fazla bir şey beklemediğimden belki
diyaloglara - oyunculuklara fazla takılmadan direk olarak bir fotoğrafa
bakıyormuş gibi izleyebilirim filmi. Bizi neler beklediğini merak
ediyorsanız aşağıda koyduğum resimlerin üzerine tıklayıp büyük hallerini
görün derim.
Güncelleme: Tarsem Singh'in başarılı olduğu bir alan da reklam filmleri,
özellikle Pepsi için çektiği Gladyatör temalı reklam ve futbolcuların
langırt oyuncuları olduğu reklamları ünlü çekimleri arasında.
Subscribe to:
Posts (Atom)









