KISA FİLMİN SUÇU NE?

Ülkemizde ne yazık ki, uzun yıllardan beri uğraş verilmesine karşın, kısa film yapısal varlığını gerçek anlamda oluşturamadı. Zaten bu sorumluluğu salt gönüllü girişimlerle ayakta tutabilmek olası değil. Kısa film, alt yapı, üretim ve dağıtım açısından, kendi başına bir sektör olarak ciddiye alınmadığı sürece bu başıboşluğun sürgit devam edeceğini söylemek hiç de zor değil.
Bir ülkede, kısa filmin gerçek anlamda var olabilmesi için bazı koşulların mutlaka yerine getirilmesi gerekiyor. Bunun en başında özerk bir “ Ulusal Sinema Merkezi “nin varlığı geliyor. Bu kurum içinde, kısa film bölümüne kapsamlı bir yer ayrılmalı. En az üç-dört katlı bir binaya, on beş kişi kadar sürekli çalışan bir kadroya, bilgisayar donanımlarına, arşive, film izleme odalarına, web sayfasına sahip olmalı. Giderler devlet bütçesinden sağlanmalı. Dünyadaki örneklere baktığımızda kısa filmin kendi başına bir sektör olmasının atar damarını bu alt yapının oluşturduğunu görüyoruz. Fransa'da “ Unifrance “, Yunanistan'da “ Greek Film Centre “, Macaristan'da “ Hungary Film Unio “, Meksika'da “ Instituto Mexicano de Cinematografia “ yada İran'da “ Iranian Young Cinema Society “ örneklerinde olduğu gibi.
Bir ülkede genç sinemacıların film üretimine katkı veren başka bir unsur ise nitelikli sinema okullarıdır. Bu yüksek okulların, bir fakültenin bölümü olarak değil, yetenek sınavı ile öğrenci alan ayrı birer eğitim merkezleri olarak çalışması gerekiyor. Daha ilk yıldan başlayarak, yönetmen asistanlığı, ses, kurgu, senaryo, oyunculuk ve sanat yönetimi gibi bölümlere ayrılması, uygulama ağırlıklı bir program izlemesi öneriliyor. Profesyonel düzeyde teknik alt yapıya sahip olması ve bu altyapıdan öğrencilerin yararlandırılması da önemli diğer bir koşul. Dünyadaki örneklere bakıldığında, Danimarka'da “ The National Film School of Denmark “, İngiltere'de “ London Film Scool “, Polonya'da “ Polizsh National Film-TV& Theatre School “, İsveç'te “ Swedish Film Institute “, İsrail'de “ Camera Obscura School of Art “ gibi okullarının bu özellikleri taşıdıkları, buradaki genç yönetmenlerin 16mm ve 35mm formatında çok nitelikli yapıtlar ürettikleri biliniyor.
Diğer önemli bir nokta, kısa film yönetmenlerine, proje aşamasından başlayarak, filmin gösterim aşamasına kadar ciddi parasal destekler sağlamak. Bu genellikle ülkelerin kültür bakanlıkları ve ulusal televizyon kanalları tarafından gerçekleştiriliyor. Ayrıca yurt dışında, kısa filmleri finanse eden ticari yapım şirketleri var. Örneğin Avusturya'da “ Sixpackfilm “, Belçika'da “ La Boite Production “, Fransa'da “ Premium Films “ gibi.
Günümüz koşullarında, nitelikli bir kısa film için gerekli olan bütçe 40.000 euro civarında. Türkiye'de bugüne dek ne kültür bakanlığının, ne televizyon kanallarının, ne de yapım şirketlerinin bu boyutta bir kısa film desteklediği duyulmadı. Bürokraside ağırlığını hissettiren ticari sinemacıların yanında, kısa filmciler hep arka planlara itildiler. Birkaç çok düşük, önemsiz destekle geçiştirildiler. Samimi ve önemli bir yaklaşım olan “ TRT Genç Sinemacılar Programı “nı ve birkaç yıl sürdükten sonra kaldırılan “ CİNE-5 Kısa film Yarışması “ nı ayrı tutarsak, genç yönetmenler, özellikle yeni açılan ve bütçesi sınırlı olan TV kanallarının, yayınlayacak bedava film aradıklarında akla gelen birer kimlik olarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
Kısa Film Festivalleri ve toplu gösteriler de, bu alanın önemli arenalarıdır. Oysa bizler, sinema yapmak isteyen ve bu serüvene kısa filmle başlayan gençlerin, festival kapsamlarında sürekli olarak önemsiz insan davranışı gördükleri, konuk ağırlamada en geri plana itildikleri, verilen ödül miktarları ve ödül törenlerindeki yerleri ile küçümsendikleri, jüri üyelerindeki isimlerin adet yerini bulsun kabilinde seçildiği bir ülkede yaşıyoruz. Örneğin bu günlerde gündemde olan “ Antalya Altın Portakal Film Festivali “, en iyi kurmaca ulusal uzun metraj filme 60 milyar lira parasal ödül vereceğini açıklarken, en iyi kurmaca uluslararası kısa filme 1,5 milyar lirayı yeterli görebiliyor. İlginç bir ayrıntı da şu; bu ödül ancak aylar sonra ödeniyor, üstelik ödül törenine katılmak için gereken gidiş dönüş giderlerini de ödül alan kişi karşılıyor. Ürgüp Belediye Başkanlığı ise, yaklaşık bir yıl önce sonuçlandırdığı “ Kısa Film Senaryosu” ödüllerini, üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına karşın, parası olmadığı gerekçesi ile ödemeyi ret ediyor. Bu örnekleri çoğaltmak çok da zor değil. Bütün bu davranışların kaynağında, kısa film yönetmenlerine ve yapıtlarına verilen değerin göstergeleri yatıyor.
Eğer ülkemizde, beklendiği ölçüde nitelikli kısa filmler üretilemiyorsa bunun başlıca nedeni yukarda çok kısaca değinmeye çalıştığım örgütlenme, üretim ve dağıtım koşullarının yerine getirilememiş olmasıdır. Kimse suçu gençlerimizde aramasın, kimse onları beceriksiz, yeteneksiz ve yaratıcılık yoksunu olarak tanımlamaya kalkmasın. Yıllardır çok yakından izlemeye çalıştığım bu genç insanların tüm bu zorlulara karşın hala heyecanla çalıştıklarını, bir gün bir şeylerin düzeleceği umudunu yitirmediklerini görüyorum. Parklarda, sokaklarda, meydanlarda ellerindeki küçücük amatör video kameralarla dolaştıklarını, videokaset alabilmek için bile aralarında para toplamak zorunda kaldıklarını, çekim yerlerine çoğu kez yürüyerek gittiklerini, teknik sorunlarını çözebilmek için çalmadık kapı bırakmadıklarını ve daha birçok şeyi iyi biliyorum. Ve bir gün uluslararası düzeyde, değer oldukları yeri alacaklarına da yürekten inanıyorum. Yeter ki hiç zaman yitirmeden, bu insanlarımızın benliklerinde taşıdıkları enerji ve sinema tutkusuna, yanıt verebilecek olgunlukta bir toplum olmayı başarabilelim.

Hilmi Etikan
Bu yazı Milliyet Sanat Dergisi Eylül 2003- Sayı 534

Copy Paste fetih!



'Fetih 1453' Hollywood'un oscarlı yapımlarının etkisinde kalarak Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesini beyaz perdeye taşıyor...
Yapımı yılan hikâyesine dönen Türkiye'nin en pahalı filmi nihayet vizyona girdi. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almasını konu alan 'Fetih 1453' efektlerinden dekorlarına kadar birçok ilke imza attı ve daha çekim aşamasında büyük sükse yaptı. Ancak, yapılan reklamların ne kadar boş olduğunu filmi izleyince anlıyorsunuz. Meğerse 'Fetih 1453' koca bir reklam balonuymuş.

Kopya bir mantık izleniyor
İş tarihi bir film için ortaya milyon dolarları dökerek digital efektlerle izleyiciyi etkileriz, 'Hollywood'la yarışmak için yola çıkıyoruz' demek değilmiş. İş bakmakla görmek arasındaki farkı anlamakmış. Fetih 1453, oscar almış Hollywood filmlerinden "copy paste" sahneleriyle kendi tarihimizi kopya bir mantıkla anlatmaya çalıştığı için hayal kırıklığı yaratıyor.
('Fetih 1453'deki savaş sahneleri özellikle 'Yüzüklerin Efendisi', 'Cesur Yürek', 'Troy' ve 'Ben-hur' filmlerinden bire bir kopyalar içeriyor.)
İstediğin kadar savaşın içine Fatih'in karada gemileri yürütmesini, dev topların dökülmesini ve Ulubatlı Hasan'ı koysan da iş o kadar basit değil. Onları bir belgeseldeymiş gibi değil film gibi anlatmak ve izleyiciyi Ulubatlıyla beraber surlara çıkarmasını bilmek lazım...
Eğer bunların hiçbirini yapmaz ama filmini çoktan çekmiş olursan, harcadığın paranı kurtarmak için filmin ilk gösterimini cuma gününe değil perşembe gününe kaydırırsın. Hele 14.53'te ilk seans olacak diye yaygara koparırsan, kendini cümle aleme güldürürsün.
Nerede Yeşilçam'ın Kara Murat'ı, Tarkan'ı ve Battal Gazi'si nerede 'Fetih 1453'...

Ozan Akarı / ozan.akari@milliyet.com.tr


Woody Allen ve Onun Sineması

Woody Allen, gerçek adıyla Allen Stewart Konigsberg, şu anda 72 yaşındadır.  1966'daki ilk filmi “What's Up, Tiger Lily?” filmi ile başlayan yönetmenlik kariyeri, hemen her yıl çektiği ve çoğunda yer aldığı onlarca filmle bugüne kadar devam etti. Empire dergisi tarafından, gelmiş geçmiş en iyi yönetmenler listesinde 10. sırayı alan, Cannes Film Festivali tarafından yaşam boyu başarı ödülü ile onurlandırılan ve 20 Oscar adaylığıyla bu alanda bir rekoru elinde tutan Woody Allen'ın sinemasını bir miktar özetlemek ve okumak istersek eğer, filmlerinde kullandığı temaları ve biçimsel özellikleri sıralamak iyi bir başlangıç olacaktır.

Woody Allen'ın hem Amerika'da hem de Avrupa'da tanınmış “auteur” bir yönetmen olmasının nedenlerinden biri, filmlerinde kullandığı temaların, günümüz modern insanının varoluş sorunlarının derin analizini içermesidir. İçerik olarak kadın erkek ilişkileri, cinsellik, seks ve hayatın anlamsızlığını kullanan Woody Allen’ın sineması, bir romanın derinlikli anlatımının izlerini taşır. Olaylardan çok karakterler üzerine odaklanan ve onların kişilik analizlerini -çoğunlukla bir psikolog bakış açısıyla [Woody Allen, 40 yıldır düzenli olarak psikologa gitmektedir] derinlemesine işleyen filmleri, kendi deyimiyle Dostoyevski ve Tolstoy romanlarındaki gibidir. “I always feel like I'm writing with films,” [Her zaman, filmlerimi sanki  yazıyormuşum gibi hissettim.] (1994, pp. 249) diyerek filmlerinin, roman tadında olduğunu vurgulayan yönetmenin sineması, bu özelliğiyle ayırt edici bir hâle bürünür.

Woody Allen sinemasını içerik olarak incelemeye devam edersek, öncelikli olarak karakterlerini incelememiz gerekir. Filmlerinin büyük çoğunluğunda kendisine de rol veren yönetmen, New York'un entelektüel ve seçkinlerini (son üç filminde de Londra'nın kaymak tabakasını), filmlerinin ya odağına yerleştirir ya da yan rollerde onlara belirli bir görev dağıtır. Yazar, yönetmen, üniversite profesörü, sanatçı ve kapsayıcı bir başlıkta söylemek istersek düşünür kesimin hayatını ve ilişkilerini masaya yatırır. Evli çiftler arasındaki sorunlar, birbirini aldatan ve tatminsiz eşler, filmlerinin ana temalarını oluşturur. Hayattaki varlığını sorgulayan, hayatın anlamsızlığı yüzünden ölümün eşiğine gelmiş bunalımdaki insanların çıkış yolu bulmak için çırpınışlarını konu ederken, Woody Allen sinemasının olmazsa olmaz özelliği olan mizahı da bunların içine katar. Yönetmenin filmleri, her ne kadar kendisi bunu kabul etmese de, kendi hayatından birçok ayrıntıyı barındırır. Kadınlarla olan ilişkilerini, hayata bakışını ve yaşama karşı olan ümitsizliğini karakterlerine yansıtan Woody Allen, kendi görüşlerini onların ağzından izleyiciye yoğun bir şekilde iletmektedir. Böyle bir soruya karşılık olarak Paddy Chayevsky'den yaptığı bir alıntıda yönetmen “all the characters are the author” [Bütün karakterler yazarın kendisidir.] (1994) demiştir.

Woody Allen ve Felsefe adlı kitaptan alıntılanan bir makalede, Woody Allen sinemasının ortak yönleri belirli başlıklar altında toplanmıştır. Bu başlıklardan en önemlisi, hayatın anlamsızlığı ile ilgili olan bölümdür. Woody Allen'ın filmlerinin birçoğunda altı çizilen bu konunun aslı, tamamen geçici olan bu dünyadaki yaşamlarımızın, hiçbir değer üzerine oturmayan anlamsız birer hayat parçası olduğu gerçeği üzerine kuruludur. Bunu Annie Hall filminde küçük Alvy karakterinin ağzından duyabiliyoruz. Evrenin genişleyip sonunda patlayacağı fikri, küçük Alvy'de, hayatın anlamsız olduğu sonucunu doğurmuştur . Bu yalnızca hayatın anlamsızlığı değil, yaşamanın da bir anlamsızlık uğraşısı olduğu Allen filmlerinde göze çarpar. İnsanlar, sürekli olarak yaşamlarını anlamlı kılmanın yollarını aramaktadırlar çünkü Allen'a göre gerçek, anlamsızlığa götürür ve aslında ona göre gerçek şudur: “too much reality is not what people want.” [Gerçek, insanların pek de istedikleri bir şey değildir] Bu kara delik konusu bir başka filminde (Deconstructing Harry) mizahî olarak yer almıştır. Diyalog şu şekilde ilerler:

Harry: You know that . . . that the universe is coming apart? Do you know about that? Do you know what a black hole is? [Biliyor musun... evren parçalara ayrılıyor. Daha önce duymuş muydun? Kara delik nedir biliyor musun?]
(Siyahî) Fahişe: Yeah, that’s how I make my living. [Bilmez miyim, hayatımı ondan kazanıyorum]
Harry: You know, I gotta tell you, Cookie, a great writer named Sophocles said that it was probably best not to be born at all. [Bak fahişe kardeş, sana şunu söyleyeyim, Sofokles demiş ki, belki de hiç doğmamak en iyisidir]


http://tr.euronews.net/images_news/img_606X341_WoodyAllen.jpg

Sofokles'ten yapılan bu alıntı, Maç Sayısı’nda [Match Point] da gözümüze çarpar. Filmin ana karakteri Chris, kendi çocuğunu öldürmesi üzerine Nola'nın komşusunun ona sorduğu soruyu, aslında hiç doğmamış olmanın -Woody Allen'e göre, bu anlamsız, bu amaçsız dünyaya gelmemenin- aslında bir hediye olduğu gerçeğiyle cevaplamaktadır.

Hayatın anlamsızlığı, Allen filmlerinde Tanrı'nın varlığının sorgulanmasıyla da ilişkilendirilir. Love and Death filminde Boris ve Sonja arasındaki şu diyalog, bize Allen'ın bu konudaki görüşlerini karakterlerin ağzından iletir:

Boris: Sonja, what if there is no God? [Sonja, ya Tanrı yoksa?]
Sonja: Boris Dimitrovich! Are you joking? [Boris Dimitrovich! Sen kafayı mı yedin?]
Boris: What if we’re just a bunch of absurd people, who are running around with no rhyme or reason? [Ya biz, hiçbir amacı olmadan etrafta dolaşıp duran saçma sapan insanlarsak?]
Sonja: But if there is no God, then life has no meaning. Why go on living, why not just kill yourself? [Eğer Tanrı yoksa, o zaman yaşamanın da anlamı yok. Niye yaşıyorsun ki, neden kendini öldürmüyorsun?]

Burada Tanrı inancının, anlamsızlığa bir anlam katma adına sığınılan herhangi bir liman olduğunu söyler Allen. Çünkü insanlar yaşamaya devam etmek zorundadırlar, çünkü insanların bir amaçları olmalıdır. Bu nedenle de insanlar inanmak ve inanmak zorundadırlar. Maç Sayısı’nda Chris’in dediği gibi “inanmak, işin kolayına kaçmak” olsa da, hayatı yaşanılabilir kılan ve ondan zevk almamızı sağlayan, bu inanç meselesidir. Aynı konuya Allen'ın biraz daha mizahî ama aynı çerçevede yaklaşımı için Yeniden Çal Sam [Play it Again, Sam] filmindeki diyaloga bakabiliriz:

Allan: It’s quite a lovely Jackson Pollock, isn’t it? [Jackson Pollock'un çok hoş bir tablosu öyle değil mi?]
Woman: Yes, it is. [Evet öyle.]
Allan: What does it say to you? [Ona bakınca ne hissediyorsun?]
Woman: It restates the negativeness of the universe, the hideous lonely emptiness of existence, nothingness, the predicament of man forced to live in a barren, godless eternity like a tiny flame flickering in an immense void with nothing but waste, horror, and degradation, forming a useless, bleak straightjacket in a black, absurd cosmos. [Evrenin negatifliğini, varoluşun iğrenç yalnızlığı ve boşluğunu, hiçliği, bir kısır döngü içinde, tanrısız bir sonsuzlukta, boktan, korkunç ve aşağılamadan başka hiçbir şey barındırmayan uçsuz bucaksız boşlukta yanan küçük bir alev parçası gibi; kapkara, saçma sapan bu evrenin içinde, amaçsız, kasvetli bir deli gömleğine girerek yaşamaya zorlanan insanın bedbaht hâlini.]
Allan: What are you doing Saturday night? [Peki Cumartesi gecesi ne yapıyorsun?]
Woman: Committing suicide. [İntihar edeceğim.]
Allen: What about the Friday night? [Peki ya Cuma günü?]

Hayatın anlamsızlığına karşı direnmek ve varoluşumuza bir anlam katmak için yaptıklarımızı, Allen "Woody Allen on Woody Allen" adlı röportaj-kitabında* şu kelimelerle ifade ediyor:

"…Eğer duruma şu gözle bakarsanız, geriye dönüp baktığımızda yaptığımız tek şey, hiçbir anlamı olmayan hayatlarımız için kendimize anlamlı bir dünya yarattığımızdır. Her şey anlamsızdır. Ama önemli olan, bir anlam oluşturmak, bir anlam yaratmaya çalışmaktır çünkü bu dünyada hiç kimse için çıkarılabilecek bir anlam yoktur."

İçerik olarak bu temalara yoğunlaşan Allen'ın filmlerinde biçimsel olarak öne çıkan bazı ayrıntıları da şu şekilde sıralayabiliriz. Allen'ın filmlerinin hepsi -son filmleri Match Point, Scoop ve Cassandra's Dream hariç- New York'ta çekilmiştir. Jeneriklerin tamamı siyah arka plan üzerine beyaz Windsor yazı tipindedir ve bütün jeneriklerde -Maç Sayısı'nda opera ve Annie Hall'da sessizlik- caz müzik kullanır. Filmin sonundaki jeneriklerde ise akan yazı yoktur. Çekimler genellikle uzun ve orta çekimlerden oluşur. Birkaç filmindeki deneysel kamera çalışmalarının dışında genelde sabit bir alıcı ile mekânı tamamen çevreleyen, karaktere odaklı bir çekim tekniği kullanır. Eğretileme birçok filminde başvurduğu bir yoldur. Bunu da, filmlerinin bir düzyazı değil de şiir gibi olmasını istediği için yaptığını söyler. Çok az prova yapıp sahneleri olabildiğince tek çekimlerle tamamlar. Genelde yakım çekim kullanmaz. Gerçekle fantezi arasında yaşadığını hissettiğini söyleyen Allen'ın filmlerinden bazılarında, bu tip ikiliği görmek çok mümkündür. Doğrudan kameraya gelip izleyiciyle konuşması ya da geçmişten kişilerle diyaloga girmesi ya da beyaz perdeden karakterlerin atlaması sık rastlanılan bir Allen yöntemidir.

*Röportaj-Kitap: Björkman, S. (1994). Woody Allen on Woody Allen. London: Faber and Faber.

Ali Ünal

2012


Müziksiz bir hayat hatadir"
-Nietzsche

"İçki, günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından da."
-Bukowski

"Soruyu bilmiyorum ama cevabı seks."
-Woody Allen

Müzik yaşamın gürültüsünü bastırır. Alkol, boğan yaşam karşısında insana rahat nefes aldırır. Seks, zaten ölümden alınan bir intikamdır. Bu üçlü mutluluk getirir, mutluluksa barış. (Ha her şey dozunda güzeldir.)
Öyleyse, bol müzikli, bol içkili, bol seksli yıllar...
*Ali




Nuri Bilge Ceylan


Üç Maymun -2008 
 
İklimler -2006 
 
 Uzak -2002
 
 
Kasaba -1997 
 
 


        Saniyede yirmi dört fotoğraf karesinin aynı hızla beyazperdeye yansımasıyla gözümüz arka arkaya gelen karelerdeki küçük farkları algılayamaz, devamlı ve hareketli bir görüntü olarak görür. Bunun neticesinde meydana gelen filmleri büyük bir keyifle ve hayranlıkla seyre dalarız. Tüm bu bilgileri bir kenara not edin ve sinemaya doğru yönelin.


      Bir yönetmen düşünün, sinemanın fotoğraf karelerinin beyazperdede gerçekleştiricisi olduğunu unutmayan. Fotoğraf sanatçısı olması sebebiyle yaptığı filmlerin her karesini iki kat daha fazla hayranlıkla seyrettiren. Evet, Türk Sineması’nda bu yöntemi istikrarlı şekilde kullanıp eşine az rastlanılır bir üslup oluşturan yönetmen Nuri Bilge Ceylan’dan bahsediyorum.

     Bazen bu yöntemi tercih ettiği için ülkesi insanlarının alıştıkları o bol aksiyonlu ya da son dönemde oldukça prim yapan komedi unsurları güçlü filmleri izleyenlerce de yavan ve ağır bulunan bir yönetmendir aynı zamanda. Tabii bunların üzerine 1980 dönemi sonrasında o dönemi ilk kez cesaret edip konuşmaya başlayan bir sinema ile de karşı karşıyayız. Nuri Bilge Ceylan tüm bunların önünde bazen sert, kendine has, bireyi ve ilişkilerini irdeleyen ve bu üslubundan da ödün vermeyip tutarlı yol izleyen bir yönetmen olarak durmaktadır.

     Doğal ve doyurucu bir anlatımı olan Nuri Bilge Ceylan’ın ilk ve son kısa filmi Koza (1995) ile başlayan yönetmenlik tecrübesini Kasaba (1999), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002), İklimler (2006) ve Üç Maymun (2008) ile  -şimdilik- noktalamıştır. İlk filminden son filmine dek onu ve sinemasını anlamlandırıp belli bir kalıba koymak mümkün olmasa da Nuri Bilge Ceylan filmlerinden ne bekleyip ne beklemeyeceğimizi açıklığa kavuşturmamıza yardımcı olmuştur diyebiliriz.
 
    1959 doğumlu Ceylan, yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği filmlerinden daha ilki olan Koza’yla Cannes Film Festivali'nin ilgili bölümüne katılma başarısını gösterdi. Daha o vakitlerde dünya çapında dikkat çekmeye başlayan yönetmen, yaptığı her filmle mutlaka ödüllendirilip son olarak, 2008 Cannes Film Festivali'nde küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin, gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatan Üç Maymun filmiyle "En İyi Yönetmen Ödülü"nü aldı.

    Sinema tarihinde de örneklerini sıklıkla gördüğümüz gibi kendi ülkesinden daha fazla dünyadan takdir toplayan ve pek çok ödüle layık bulunan bir yönetmendir Ceylan. Bu yönetmeni tanımak ve anlamak için filmografisini takip etmemiz ve onu “bilerek” izlememiz gerektiğini hatırlamamız gereken ender yönetmenlerdendir.



İpekböceği inceliğinde filmlerinin ilki: Koza

    Koza, 1995 Cannes Film Festivali Uluslararası Kısa Film Yarışması’na davet edilen ilk Türk kısa filmidir. Nuri Bilge Ceylan’ınsa ilk ve son kısa filmi. Kendi anne ve babasının oynadığı film sessiz değil sözsüz bir film olarak nitelenebilir. İlişkilerinin bittiğini düşündürecek kadar birbirinden uzaklaşmış iki kişidir anlatılan... Bunun yanında onlar bir araya geldiklerinde hala birbirlerinin gözlerinin içine bakıp pek çok kez de bakamayıp yoğun duygusallığa maruz bıraktıkları bizler varız anlamaya çalışan…

    Ceylan’ın güzel fotoğraflarla ince ince işlenmiş öyküler yaratan bir yönetmen olmasının öncesinde fotoğraf ve sesleri anlam yönünde yoğurarak ortaya koyduğu bir filmdir Koza. Bu filminde Nuri Bilge Ceylan’ın sinemaya bakış açısını net olarak görebildiğimiz gibi kendini deniyor olduğu da gözlerden kaçmıyor. Nuri Bilge Ceylan Koza filmi için yaptığı açıklamada:

    "Koza, teknik ve estetik birikimime rağmen film yapmaya bir türlü başlayamadığım ve sürekli ertelediğim için korkak ve mıymıntı olmakla suçladığım kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim umutsuz bir denemeden başka bir şey değildi. Kendimi fırlatır gibi başladım o filmi çekmeye. Bitirdiğimde de neye benzediği konusunda gerçekten bir fikrim yoktu. Ama yine de Koza’yı çekmek, kendi yapıma uygun üretim koşullarını yaratmamı sağlayacak bütün ipuçlarını verdi bana." diye belirtmektedir. Ceylan’ın tüm filmlerini izleyip en sonunda Koza’yı izlediğinizde filme gerçekten başka bir gözle bakıyor ve ilk olmasının naifliğini hissetmenize rağmen ciddi bir yetenek olduğunu da dile getirmeden edemiyorsunuz. Başlangıç böyleyse sonunu düşleyebilmek elde değildir ve bu kesinlikle Nuri Bilge Ceylan filmleri için merak uyandırıcı bir ögedir.

     Nuri Bilge Ceylan, filmlerinin yapımcı / senarist / yönetmen olarak ince işleyicisi konumundadır. Tüm bu yapıyı bütün olarak filmleriyle ele aldığımızda birkaç tespitte bulunmak kaçınılmaz olacaktır. Bunlardan ilki filmlerine verdiği isimlerdir. Sade ve öz bir anlatımla tüm filmin anlam yükünü kapsayan ve içeriği ile isminin bu kadar örtüştüğünü gördükçe insanı şaşırtan isimler koyar. Bilhassa Koza filmi ile Nuri Bilge Ceylan’ın çektiği ve çekeceği tüm filmlere Sevgi Soysal’ın da "Kozası içinde bekleyen tırtıl bir ipek böceğine dönüşüyorsa bu durmak değildir." sözünde bahsedildiği gibi hiç durmayacağı ve hep bize gösterdiği çizgiyi takip etmemiz gerektiğinin sinyallerini vermiştir. Bu nedenle de isminin Koza olması ayrı bir anlamlıdır…

     Bir diğer tespitim ise, Ceylan’ın filmlerinde filmin sonlarına doğru nabzın düşmesi nedeniyle izleyicinin pek çok filmde alışmış olduğu heyecanlı bir son beklentisi gerçekleşmemektedir. Onun filmlerinde bittikten sonra değil, biterken nabız düşer; seyirci olacaklara değil olmuş olanlara adapte olur. Film sonuna doğru filmin bundan önceki sahnelerinin analizi yapılır. Çünkü daha evvel bize verilmiş olanların sebep ve sonuçlarını düşünmemize neden olan filmdeki kişilerin yalnızlığı ön plana çıkar. Olaylar ve durumlar tüketilmiştir. Oturup düşünmenin tam yeridir. Bu noktada bizim filmi bitirirkenki kendimizle baş başa kalışımız, karakterin yalnızlığı ile birebir örtüşür. Bu da izleyiciye filmi filmle birlikte düşünme ve analiz etme imkânı verir. Bu iki unsur, ilk filminden son filmine kadar zihnine “akıl notu” kazımış izleyiciye kendini hatırlatır.

     Ayrıca belirtmek gerekir ki, Nuri Bilge Ceylan filmlerinde yer alan hiçbir karakter bir diğerinin önüne geçmez. Her birinin anlatılacak bir hikâyesi vardır. Karakterlerin gözlemlenmesi gereken davranışları, az da olsa kurduğu cümleleri eşit miktarda ön plandadır. Dolayısıyla filmlere dair bir “ana karakter” tanımlaması yapmak doğru değildir.



     “Kasaba”da “Mayıs Sıkıntısı” var!

      Nuri Bilge Ceylan’ın 1997 yılında çektiği “Kasaba” filmi, tipik bir Anadolu kasabasında yaşayan ve üç kuşağı bünyesinde barındıran bir ailenin hayatını, çocukların hali hazırda yaşadıkları hayat düzeni üzerinden anlatan bir filmdir.

      Kabaca çocukların kendi ve aileleriyle geçirdikleri hayatlarını dörde ayırmıştır yönetmen. Bunlardan ilkinde, bir kış günü, ailenin on yaşlarındaki kızının okuduğu ve onun toplumsallaşma sıkıntılarını barındıran ve çevresindeki hayatın birtakım sosyolojik özellikleriyle tanışmasını sağlayan bir ilkokul sınıfında geçer.

      İkinci bölüm, okuldan çıkmış olan kızın, kendisinden dört yaş küçük erkek kardeşiyle kasabalarının ormanlık alanında yaptıkları küçük yolculuğu anlatır. Bu yolculuk tabiatı ve hayvanlar dünyasını öğrenmek ve tanımak için çabaladıkları anlardan oluşur. Filmde bu ormanlık alanda geçen sahneler, onların “oyun alanı”nın doğa olduğunun açıklamasıdır bir nevi. Yolculukları esnasında bir çocuğun gelişimine eşlik eden bu oyun alanının saf ve yalın tasviri yapılır. Pek çoğumuzun teknolojiyle iç içe büyüdüğü bir ortamda bizim koşullarımız olmasa da doğa koşullarının insanı ne gibi meraklara, şüphelere, vurdumduymazlıklara götürdüğüne ilişkin ipuçları da vermektedir. Kendilerini bekleyen ailelerinin yanına geç de olsa varan çocuklar üçüncü bölümde, o ana kadar birbirlerinin ve doğanın gizemleriyle yüz yüze kalmış olup, büyükler dünyasının karanlığına ve karmaşasına tanık olurlar. İlerleyen gece içerisinde mısır tarlasında derin sohbetler eden aile bireylerini dinleyerek uyku ile uyanıklık arası gidip gelirler. Ateşin etrafına oturmuş ve her biri başka bir dönemi temsil eden büyükler dünyasının çelişen, zaman zaman sertleşen, bazen şefkate dönüşen gizemli dünyasına tanıklık ederler.

      Film bize küçük bir taşra kasabasında sıkışıp kalmış aile bireyleri arasında oluşan düşünsel ve düşsel uçurumları, iletişim ve algı farklarını, değişen toplumsal hayata ayak uydurmakta bocalayan bir ailenin bireyleri arasındaki üstü kapatılmış utangaç öfkeyi resmetmektedir. Tam açığa çıkamayan kişilik çatışmalarını hoş bir ironi ile bize yansıtan yönetmen, sıradan yaşamın vazgeçilmez dekoru olan sıkıcılık ve tekdüzelik atmosferinde anlatır öyküsünü.

      Dördüncü bölüm ise evde geçer. Bilinçaltına en derin hükmün çocukluk anılarıyla meydana geldiğini doğrularcasına rüyalarla iç içe örülmüş sakin bir sekanstan oluşur. Kişiler ne kadar küçük ve sakin kasabada sıkışıp kalmış olursa olsun hayatları devam etmektedir. “Doğanın kendisine ayak uydurarak yaşama” dürtüsü çocukların ruhunda bağışlama, şefkat, merhamet, acıma  gibi temel insani dürtülerin uyanmaya başlamasıyla film sonlanır. Bunların pek çoğunu hissettirmeye çalışan rüyalar bir film sonu için oldukça anlamlı ve bir o kadar da durağan geçer. Bu filminde bilinçaltının ince ince işleniş öyküsünü Nuri Bilge Ceylan da kendi sinemasıyla anlatmayı tercih etmiştir.

      Kasaba’dan sonra 1999 yılında çektiği Mayıs Sıkıntısı filminde, yine bir aileyi konu alır. Muzaffer çocukluğunu ailesi ile birlikte geçirdiği kasabayı uzun süre sonra film çekmek için ziyaret eder. Nuri Bilge Ceylan, mayıs ayının verdiği bahar neşesini altüst eden bir tavırla filmin ismini koymuş olup bunu bilhassa bu aya dair tabuları yıkmak için tercih ettiğini de dile getirmiştir.

    Muzaffer’in babası Emin, tarlasının yanındaki ormanlık bölgeyi, tarlasının hudutları içine katma mücadelesindedir. Dokuz yaşındaki yeğeni Ali ise babasına bir müzikli saat aldırabilmek için uğraşır. Bu uğurda halası tarafından bir sınava tabi tutulmayı kabul eder. Eğer bir yumurtayı kırk gün kırmadan cebinde taşımayı başarırsa saat konusunda bir şansı olabilecektir. Kuzeni Saffet ise işleri pek yolunda gitmeyen biridir ve renkli bir yaşam vaat eden İstanbul'a göç etmeyi hayal eder. Filmde herkesin bambaşka hayallerinin olduğu bir aile yer almaktadır. Nuri Bilge Ceylan’ın kendi anne ve babasını oynattığı Mayıs Sıkıntısı’nda onun hayalinin de tıpkı filmdeki Muzaffer gibi film çekmek - ama bir farkla herkesin hayallerinin filmini çekmek- olduğunu görürüz. Fakat bu buluşturma her hayalin mutluluk getiremediği vurgusuyla bu mayısın bambaşka sıkıntılar veren bir mayıs olduğunu izleyiciye hatırlatarak son bulur.

      Henüz iki film çekmişken dünyaca ünlü film festivallerinden, ülkemizde ve uluslarası alanda pek çok ödül kazanmıştır. Bunlardan birkaçı; Kasaba filmine verilen Berlin Film Festivali (1998) "Caligari Ödülü" iken, Mayıs Sıkıntısı filmiyle de Buenos Aires Uluslararası Film Festivali (2001) ve 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali (1999)’nde en iyi yönetmen ödüldür.




      Herkes Kendine “Uzak”

      Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımı bu filmi üçüncü uzun metrajlı filmi olup, bizi zaman ilerledikçe kendimizden ne kadar “uzak”laştığımıza ikna eder. Böylelikle Ceylan sinemasına yakınlaşmak için bize bir adım atma şansı verir.

      Ailesinden uzakta tek başına yaşayan Mahmut, İstanbul’da hayatını sürdürmeye çabalamaktadır. Daha evvel kurmaya çalıştığı başka bir çekirdek aile düzeninin de başarısızlıkla sonuçlandırmış olup karşımıza hep geç kalmışlıklarıyla çıkmaktadır. Bunlar onun olmak istediği insandan ne kadar uzaklaşmış olduğunu gözler önüne sermektedir. Üstelik bu hali değiştirmek için de hiçbir çaba harcamamaktadır.

      Hepimizin hayalleri, umutları, planları, beklentileri olduğu yaşamımızda tüm bunları hiçe sayan “kendi ölümünü çok erken ilan eden” bir adamdır karşımızdaki. Hayatını, insan ilişkilerini, hüzünlerini ve içerisindeki türlü bastırılmış duyguları hiçbir çaba harcamadan ezip geçmektedir Mahmut. Bu hal bizi zaman zaman donuk gözlerle ve onun için umutsuz bir bekleyiş içinde öylece bırakmaktadır.

      “Sen gitmiyorsun diye hayat devam etmiyor anlamına gelmiyor. İdeallerini gömmeye hakkın olduğunu düşünmüyorum.”

     Nuri Bilge Ceylan sinemasında bizi Mayıs Sıkıntısı ve Kasaba’dan oldukça uzağa savuran bir filmdir Uzak. Bu filmle bizi kendine yakınlaştırır ve sonraki eserleriyle hep bu yakınlığın beklentisini oluşturmamıza mahal verir. Yoğun duygusuzluğa geçiş aşamasının, her şeyi onlarca kez hayal edip gerçekleştirememiş bir insanın artık hayal etmekten vazgeçiş öyküsüdür anlatılan. Bu öyküye Mahmut’un “uzak”tan akrabası Yusuf memleketinden İstanbul’a dair umutlarıyla gelmiş biri olarak eşlik eder. İkisinin beklentilerinin ironisi filmde oldukça büyük bir lezzet bırakırken; hayata tutunmayı istemek ama elle tutulur hiçbir şey yapmamakla, artık tutunmayı istememek arasında ne fark vardır, sorusu kafaları oldukça meşgul etmektedir.

     Uzak, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin genel yoğunluğunu taşıyan ama bir o kadar da bunu düşük tempoda aktaran, filme odaklanıldığında bilfiil beyin fırtınalarına imkân tanıyan bir filmidir. Bu sayede pek çok filminde yaptığı -yazımın başında da bahsettiğim- gibi nabzın oldukça düştüğü, alışılmışın dışında durağan film sonuyla, tüm oluşturduğu sorular üzerine iki kez düşünmemize sebep olacak ve bir sonraki Nuri Bilge Ceylan filmine geçiş için yeniden güç toplamak gerekliliğini tekrar tekrar hatırlatacak bir film olmuştur.

      Film, 56. Cannes Film Festivali (2003) Büyük Jüri Ödülü, 39. Antalya Altın Portakal Film Festivali (2002) En İyi Yönetmen Ödülü ve 24. Siyad Türk Sineması Ödüllerinden (2002) En İyi Film Ödülü gibi daha pek çok ödül almıştır. Nuri Bilge Ceylan’ın bu filmine kendi sineması için bir dönüm noktasıdır da diyebiliriz.



       İlişki “İklimler”i

       2006 yılında çektiği bu filminde Nuri Bilge Ceylan bir ilki gerçekleştirmiş olup eşi Ebru Ceylan ve kendisi oyuncu olarak yer almıştır. 59. Cannes Film Festivali’nde (2006) FIBRESCI Ödülü’ne layık görülen bu film, aynı yıl yapılan Altın Portakal Film Festivali’nden de pek çok dalda ödülle dönmüştür.
İklimler’de isminin çağrışım yaptığı gibi iki sevgilinin her mevsim değişen aşklarından öte, bir mevsimde kaç iklim değişikliği geçirdiklerinin anlatımı verilmiştir. Mevsimler değiştikçe ilişki yön değiştirdiği gibi, dakikalar da bu değişikliğin büyük oranda şahidi konumundadır. Yolunda gitmeyen bir şeylerin somut varlığı ile bazen moral bozacak bir ilişki sürecine girilirken, soyut varlığı ile kendini hissettiren “aşk” tüm bunalımları bir anda silip götürebilmektedir. Ama somut varlığın hepten yok olmayacağı, olamayacağı kendini sık sık hatırlatıp bir gerçeklik oluşturmaktadır.

      Yine sevgi, umut, beklenti üçgeninde dönen anlara şahit edildiğimiz bu Ceylan filmi, bazen çok sinirlenmiş, bazen sevgiyi yoğun hissetmiş, ara ara da hüzünlenmiş şekilde bizi karşılar. Bu karşılama anında bir gülücük atacaktır yönetmen hissetmeye yeltendiğiniz tüm saf duygularınıza.



      İnsanlığın En İyi Oynadığı Oyun: “Üç Maymun”

      Nuri Bilge Ceylan’ın 2008 yılında çektiği bu son filmi, yine Cannes Film Festivali’nden ödülsüz dönmeyerek bizi gururlandıran ve Altın Palmiye En İyi Yönetmen Ödülüne layık görülen filmidir. Bu filminde Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasının o genel anlatımının hissedildiği sahneler yer almaktadır. Bunun yanında oyuncu seçiminde büyük oranda bir değişikliğe gittiği de gözlemlenmektedir. Yavuz Bingöl, Hatice Aslan gibi oyunculara yer vermiş olup, İklimler’in aksine çocuklu bir ailenin her ferdinin aile bağlarına değer verdikleri ve vermeleri gerekliliğinin vurgusu yapılmaktadır. Verilen değerin sarsıldığı ya da hiçe sayıldığı anların varlığı da aileyi üç maymun oynamaya iter.

       Öncelikle, yirmili yaşlarında genç bir çocuk sahibi Hacer’in, eşi hapiste olduğu müddetçe ailesine olan sadakatinin süreğensizliğine mi değinmek daha gereklidir? Yoksa cümleyi başa alıp sırf ailesine daha rahat bir hayat yaşatabilmek uğruna para için kendisine suç işlemiş süsü verilmesini kabul eden ve hapiste olduğu süre boyunca ailesinden uzakta hiç de huzurlu olmayan bir babanın varlığına mı değinmek daha gereklidir? Olmadıysa, arkadaş çevresinden çabuk etkilenen ve türlü pisliğe bulaşma evresinden çıkmaya çalışan ve babası hapiste olduğu süre boyunca onun yerine annesine bakmak durumunda olan İsmail’e mi değinmeli? Aslında tüm bu sorgulamadaki amacım, size, filmde ailenin her bir bireyinin diğerlerinin önüne asla geçmediğini ve ortaya başkarakter olarak “aile”nin konduğu bir Nuri Bilge Ceylan filmiyle karşı karşıya olduğumuzu anlatmaktır.

      Tüm aile fertlerinin ortak noktasının filmdeki ev olduğu gibi diğer ortak noktaları da kayıplarıdır. Kaybettiklerinin onlara bir aile bütünlüğünü ve bir anlamda görmemek, duymamak ve dile getirmemek üzerine biçilmiş “Üç Maymun”u oynamanın gereklerini yerine - zorla da olsa - getirdiğini gözlemleme fırsatını doğurur.

      Üç Maymun filmi, Nuri Bilge Ceylan sineması tanıyan ve sevenlerini oldukça fazla cümle ve yaşayışa yer vererek diğerlerinden farklı olduğu için şaşırtmıştır. Ama yine de anlam ve sinema dili açısından müthiş bir doygunlukla da baş başa bırakmıştır.



       Kimseye Benzemeyen Yalnız Yönetmen

       Yaptığı bir röportajda“İster film yaparken ister normal yaşantımı sürdürürken, Çehov'un dünyasının her zaman güven verici, ılık bir yorgan gibi üzerimi örttüğünü ve beni ısıttığını hissetmişimdir.” diyerek sırrını dile getirmiştir Ceylan. Bunun dışında her ne kadar Antonioni, Tarkovski gibi dünyaca ünlü rüştünü ispatlamış yönetmenlere benzetilmeye çalışsa da Türk Sineması adına gerçekten değerli ve sağlam adımlarla dünyaya açılan bir yönetmendir. Bu sene 62. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliğine seçilerek de bir ilki başarmış olup yolda devam edeceğine inanıyorum.

       Kendi ülkesinin ilklerine imza atan ve oldukça başarılı yönetmenini tanımayan, anlamayan, filmlerini izle(ye)meyen herkesin onu bu yolla yalnız bırakması bizim yalnızlığımızla örtüşmektedir. Cannes’ta ödül alırken, "Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum" demişti. Onu bu ülkede destekleyenlerin yalnızlığını(azlığını) da yaşatmamak gerektiğine inanıyorum.
 
 Yasemin Şahin, Eylülce Dergisi, Sayı: 3, Mayıs-Haziran 2009
 


What does it take to be a filmmaker in Hollywood? Even today I still wonder what it takes to be a professional or even an artist in Hollywood. How do you survive the constant tug of war between personal expression and commercial imperatives? What is the price you pay to work in Hollywood? Do you end up with a split personality? Do you make one movie for them, one for yourself?


Holywood içinde bir film yapımcısı olmak nasıl birşey ? Bugün bile holywood sektöründe bir sanatçı ve profesyonel olmak nasıl bir şey merak ederim. Kendinizi ifade edebilme yada gişeye oynama reklam yapma zorunluluğu arasındaki sabit çekişmeden kendinizi nasıl sıyırabilirsiniz ? Holywood'da çalışmak için ne gibi bir bedel ödersiniz ? Ayrılmış bir kişiliklemi bitirirsiniz herşeyi ? Onlar için bir film mi yaparsınız yoksa kendiniz için mi ?
Maurice Jarre (d. 13 Eylül 1924, Lyon, Fransa - ö. 29 Mart 2009, Los Angeles, ABD Özellikle film müzikleriyle tanınmış Fransız bestecidir. Ayrıca ünlü elektronik müzik sanatçısı Jean Michel Jarre'ın babasıdır.

Maurice Jarre, ilk olarak 1962 yapımı Lawrence of Arabia ("Arabistanlı Lawrence")'i için bestelediği özgün müzikle ün kazandı ve film müziği dalında ilk Oscar ödülünü kazandı. Doctor Zhivago (Doktor Jivago) ve A Passage to India filmleriyle de Oscar ödülü aldı. 150 kadar yapımın müziğine imza attı. Sanat yaşamında 6 kez 

 daha Oscar'a aday gösterildi. İki kez BAFTA, dört kez Altın Küre ve bir kez de Grammy ödülü kazandı. Besteciye, 2008'de Berlin Uluslararası Film Festivali'nde "Yaşamboyu Başarı" ödülü verildi. David Lean, Alfred Hitchcock, John Huston, Mustafa Akkad ve Luchio Visconti birlikte çalıştığı yönetmenlerden birkaçıdır. "The Message" (Çağrı (film)), ve meşhur Ömer Muhtar, "Shogun", "Top Secret!", Hayalet film müzikleri de unutulmaz besteleridir. Film müziği dışında gösteri, tiyatro oyunu ve bale müzikleri de bestelemiştir.

Özellikle 1975 yılı yapımı İslam peygamberi Muhammed'in hayatını ve İslam'ın doğuşun anlatan Çağrı film'inin müziklerini çölde bir çadırda tek başına 2 ay kalarak yapmıştır. Bu film için Suriyeli yönetmen Mustafa Akkad, Maurice Jarre'ye yeni çekeceği Çağrı filminin müziklerini kendisinin yapmasını teklif edince, Jarre Çölün atmosferini ruhunun derinliklerinde hissetmesi gerektiğini ve bu yüzden kendisinden başka hiç kimsenin olmayacağı, son derece sessiz bir mekân ayarlaması gerektiğini ve bunun yanında İslâm tarihini anlatan kitaplarıda kendisine getirtmesini istemişti.



Evet yaşamak kavramından ne anlıyorum ki ?  Uyumak, yemek yemek, tuvalete gitmek, gezmek , kanepeye rahatça uzanmak, televizyon karşısında kumanda ile uzun uzun gerilmek ve daha neler neler ? Ne yaşıyorum ben... yaşam benimi yaşıyor ben mi yaşamı yaşıyorum. Yaşam benim üstüme mi geliyor benmi onun üstüne gidiyorum. Yaşamak kavramı öyle bir kavram ki bir küp düşünün yaşamı o küpün içine sığdıramazmısınız yine ben yaşıyorum diyebilirsiniz. Dört duvar arasında kalsanız bile. İnsanlar çağın gerektirdiği gibi mi yaşıyor sizce ? Bana göre modern çağ diye birşey yoktur... her çağ insanı kendi modernizmini yaşamazmı. Sultan Alparslan'ın bir hikayesi vardır. O hikayedeki yaklaşım her zaman dikkatimi çekmiştir benim. 11. Yüzyılda geçiyor bu hikaye o zaman çağın gerektirdiği bir savaş yaşamı var. Kılıç o zamanlar en önemli obje insan için. Sulltan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe
gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:
- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.
Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
- Biz de onlara yaklaşıyoruz.

http://a3.sphotos.ak.fbcdn.net/photos-ak-snc1/v377/95/39/37352052274/n37352052274_1638120_8524.jpgEvet Alparslan öyle diyor. Onun için karşısına ne çıkacağı önemsiz çünkü o bir yolda ilerliyor geriye dönmek yok karşısına ne çıkarsa çıksın zafer yada mağlubiyet ama o gitmekte kararlı. Alparslan'ın bu yaklaşımı yaşamla benim aramdaki mücadeleyide anlatıyor sanki, Sultan Alparslan kılıcıyla ilerliyor umursamaz ama kararlı her sonuç onun için önemsiz sadece ilerlemek. Ben ne derseniz deyin 4 duvar içinde hikaye yazıyorum müzikle yaşıyorum müzik ne olursa olsun o 4 duvardan çıkmama izin veriyor yani bedenim olduğu yerde dururken ruhum müzikle beraber yoluna çıkıyor, gitmesini istediğim yere gidiyor. Hikayeler'i ruhumun gezip dolaştığı döndükten sonra bana anlattığı anılardan yazıyorum. Sonuç ne ? Film yapacağız dertlerimi beyaz kağıttan beyaz perdeye taşımak. Dört duvar arasında yaşarken ben benim ruhumun ne yaptığını izletmek amaç. Ama ne var elde ? Sadece bir kamera var. Sultan Alparslanda ne vardı 1 kılıcı, atı ve 27 bin askeri.  Benim kameram ve kameramın çekeceği bir yaşam var.. yaşanmamış diyebilirsiniz ama aslında yaşanmış bir yaşamı çekecek. Sadece gidiyorum ne olursa olsun... ne sıkıntı olursa olsun ruhumun neler yapabildiğini göstermem gerek sonuç ne olursa olsun berbat birşeyde çıksa sadece ilerlemek amacım derdimi anlatmak. Elimdekilere bakıyorum ve ilerliyorum yaşam hayalet askerleriyle üstüme geliyor hissediyorum dört duvar arasında. Ama diyorum ki bende sana geliyorum. Kazanırım ya da kaybederim neticede kaçmıyorum ve geliyorum... asla arkaya bakmak yok sadece ilerle yolun nereye çıkacağını biliyorsun. Çünkü ruhun gitti ve geldi sana rehber olacak. Ve hissediyorum... yaşamın askerleri varsa benimde ruhum var. Ölümsüz bir ruhum. Biliyorum bir gün o tek pencereden göreceksiniz beni. Ben o odada bekliyor olacağım.


Cafe

(denedin,yanıldın,gene dene, gene yanıl, daha iyi yanıl.did you try and error, try again, again, wrong, wrong better/samuel beckett)

Son zamanlarda değerleri yeteri kadar hatta yeterisini geçtim değerleri hiç birşekilde belirtilmesede Türkiye'de kısa film sektörü gelişiyor... bende buradan sizlere izlenmesi keyifli ve içinde derin mesajlar barındıran sinematografisi ve kurgusuyla başarılı yerli kısa filmleri paylaşmaya devam ediyorum filmin konusu hakkında bir şey yazmak istemiyorum Ruhi Sarı ve Şevval Sam gibi profesyonel oyuncularla çekilen bir kısa film, yukarıdaki söz filmin ana düşüncesinin kapısını açıyor zaten. İyi seyirler. Filmin yönetmeni Tufan Şimşekcan'a buradan böyle bir yapımı Türk kısa film sektörüne kazandırdığı içinde teşekkürler.


(Dipnot : Sanırsam filmdeki şarkı orjinal ve harika, özellikle film esnasında arkada fon olarak sözlü müzikler pek tercih edilmez ancak bu şarkı öyle oturmuş ki oturmuş yani. Filmde çok rahatsız etmeyen sinematografik tercihler var pan titremesi, zoom çekimler yerine daha iyi tercihler kullanılabilirdi )

"Kafe" Kısa Film, "Cafe" Short Film from tufan şimşekcan on Vimeo.

Foolishly Seeking True Love

Sizlerinde izleminizi istediğim yabancı kısa filmlerden biri " Foolishly Seeking True Love "  konusundan ziyade sinematografi çalışımı dikkatimi çekti.

" Eğer kader öne geçmezse iki insan aşık olur "
Foolishly Seeking True Love from Jarrett Lee Conaway on Vimeo.
Son zamanlarda dünya sinema tarihinde yerini almış ve alacak projeleri yavaştan takip etmeye başladım elbette ki kısa filmlerden söz ediyorum. Bunların arasında çok az yerli yapımlar var zira " Jurnal " adında izlediği ve kısa film sandığım yapım bende ayrı bir izlenim bıraktı ancak izlediğim bir fragmanmış bir fragman olmasına rağmen kısa film tadı veriyor. Sizlerle nadir paylaşabileceğim yerli bağımsız yapımlardan biri "Jurnal"


Jurnal ( Fragman ) from Abdulbaki Yavuz on Vimeo.
http://www.brightlightsfilm.com/27/27_images/027broughton.jpg
Hayalperest kimdir ?
 Fellini bu soruyu, Benim için tek gerçekçi kişi hayalperest olandır çünkü o kendi gerçekliğinin kanıtıdır. diye cevaplamıştır.
                                                           ***
Film teknikleri deseniz pek çok kılavuz var, Eleştiri deseniz sayısız fikirler havada uçuşuyor. Aydınlanma deseniz ise kesik kesik parıldamalardan başka hiç birşey yok. Bizler için sinema sosyal bir olgu veya kültürel bir soru işareti değil, imgelemenin potansiyel bir kehanetidir. James Broughton için sinema bir şiirdi, bir aşktı bir dildi ve bir dindi, Sinema'yı yaratılışın Tanrılarına karşı bir görev olarak gördü. Burada sinemaya gitmekten söz etmiyoruz, sinema yapmaktan söz ediyoruz. Görüntünün canlanmasından söz ediyoruz. Sinemaya gitmek fantezilerinize teslim olmanın veya eleştirisel fikirler edinmenin, vaktinizi geçirmenin bir yoludur. Ancak bunun sinemayı hayata taşımak veya hayatı sinemaya taşımakla pek bir ilgisi yoktur. Şuna dikkat ; Hayat siz başka işlerle uğraşırken başınıza gelenlerdir.
                                                             ***
Gördüklerini ve tecrübelerini ve aşkını ve kayıplarını sanki dünya üzerindeki ilk insanlardan biriymişsin gibi anlatmaya çalış demiş Rilke, ona sorular soran genç Şaire.  Her sanatçı asidir. Çünkü ona dai kendi hemcinslerinin içinde bulunan cehalet , açgözlülük ve tembelliğe olan tutku başkaldırır. Işığı görebilmiş olsalar, onlarında içinde barınabileceği bir ülke bilir aslında sanatçı. Bu nedenle de ışığı göstermek ister onlara. Ama onlar göremez. Görmek istemezler, O ülkede hiç bir şey görmek istemiyorum derler. O ise tekrar tekrar dener. Yeni bir lamba yakar, farklı bir devrim yapar.
                                                            ***
Öyleyse yukarı ve dışarı bak ve uçuşan o ışığı ara. Ana yolları takip etme yolculuklarda kaybol. Gittiğin yerler konusunda fazla titizlenirsen, ilham noktanı kaçırabilirsin. Sinema da hayat gibi, belirgin dünyevi olanın ötesindekine hizmet ettiği sürece yaşamaya değerdir. Mariane Moore'a şöhret içinmi yoksa para içinmi şiir yazdığını sordukları zaman " Başka bir ihtimal yok mu ? diye cevap vermişti. Hayatın amacı, Tanrı'nın ihtişamını keşfetmek ve sonraki hayatını bunu kutlamak için harcamaktır. Doğum ve ölüm günümüzü değiştirme şansımız yok, ama ikisi arasında boşluğu daha katlanabilir hale getirebiliriz. Hatta belki daha deneyüstü bir hale " Mutluluğun neredeyse Tanrın oradadır" Öyleyse aziz Augistine'ında önerdiği gibi " Tanrı'yı sev ve ne istiyorsan yap" Aslında Tanrı'yı düşünmekle hiç vakit kaybetme Tanrı olmayı dene.

                                                            ***
Öyleyse bırakın biraz ışık olsun. Işığı görüyor musunuz ? Işığı arıyor musunuz ? Gözlerinizin önünde bir film var mı ? Ya da gözlerinizin ötesinde ? Paracelcus Işık içimizdeki yıldızdır der. Ne kadar soluk olursa olsun kendi ışığınızı oluşturun. Selanikliler 1 5:5'de " Hepiniz ışığın çocuklarısınız der. Öyleyse keşfedin hissedin ve büyülenin ! Aydınlanmak Tanrısallığın doğasıdır.

Kaynak : James Broughton - Film yapmak üzerine.

http://sydneychamberopera.com/wp-content/uploads/2010/09/Notes-3.jpg

Farkettim ki blogu sürekli sinema dünyasından genel bilgiler hatta ayrıca sinema ile alakası olmayan ancak hoşuma giden bazı hikayeler ve haberleri paylaşarak kullanmaktayım, ancak şahsi blogumda kendimden bahsedememek büyük bir eksiklik olsa gerek, yeni farkına vardım. Kendimden bahsetmek derken yani ben bu koskoca sinema dünyasının içinde neler yapmaktayım, neler çabalamaktayım, düşüncelerim ve planlarım neler... biliyorum banane diyorsunuz hatta aptalmısın be adam yaptığın kendine niye paylaşasın ki diye söylendiğinizi duymaktayım, ama yinede ben paylaşacağım sizin umrunuzda olmasada bu bloga girdiyseniz eğer okumanızda fayda var diyerekten başlıyorum yeraltından notlara.



Öncelikle neden yeraltından notlar diye sorarsanız şunu söyleyim...Dostoyevsky'nin eseri ile alakası yok etkilenmede yok. Böyle birşey kullanmamın sebebi yeraltında olmasamda yeraltındaymışım ve dış dünya ile iletişimim kopuk bir şekilde yeraltında yaşıyormuşum gibi görmem kendimi, yani kısası fiziksel olarakta yalnız olmasamda, beynimin içinde yeraltında yaşıyorum, manevi olarak yeraltında bana arkadaşlık eden tek şey var ; Düşüncelerim.


 * Uzun süredir kamera arkasına geçememenin çok büyük bir stresi var şu sıralarda. Yaklaşık olarak 6 aylık süre oldu sanırsam ama artık şu konuda kendime söz verdim, armut piş ağzıma düş tarzında en ufak birşeyde ben bunu film yaparım yada ben bunu çekerim tarzında kameraya yanaşmamak, artık ince eleyip sık dokuyorum.

* Film çekmekte özellikle kısa film çekmekte tek önemli olan şeyin " hikaye " olduğunu anladım şu ana kadar... bırakın kamera kalitesini, ne kadar bütçe olduğunu ve diğer sinemasal aksesuarlardan yoksun olmayı bana şu an bedava "Red one" kamera verilse ben onla ne çekeceğim ki ?

* Hikaye'nin artık öyle basite indirgemeyeceğini anladım tek bildiğim şey var " benim bu dünya ile koca bir derdim var " ama bu dertler bildiğiniz " Hansel ile Gratel " tarzı hikayeler gibi anlatılacak dertler olmadığı.

* Bundandır ki uzun süredi kamera arkasına geçmedim, belki kendimi avutuyorum....yok yok avutmuyorum evet şu an mutluyum.


* Plansızlık başımı kemiriyor adeta, plansız işler yapılıyor evet plansız... kurduğumuz topluluk ( pirana film ) biraz geç adımlar atıyor buda ben ve ekip arkadaşlarımın acımasız hayat koşuşturmasından ya da tam tersine sırf onu bahane göstererek birşeyleri hızlı üretememekten kaynaklı, zira zaman parayla değil ancak tekrar da satın alınamıyor sadece bir kez geliyor ve anlatacağınız dertler o kadar çok ki hangi zaman dilimini sığdırmayı düşünürken arkanızdan bir balta indiriliyor sanki.

* 2012'ye kadar çekeceğim kısa filmin hazırlıklarına başladım. Senaryo üzerinde düşünmeye devam etmekteyim, daha çok herhangi bir müdahele gerektirmeyen doğanın kendisini, tanrının sanatının kendisini kullanarak üretebileceğim bir hikaye üzerinden gidiyorum.

* Senaryo bakımından sıkıntı yaşadığım gerçeğini göz ardı etmiyorum, ancak tırtıl ve koza hikayesinide unutmuyorum, arabanız var ve önünüzde iki yol var birisi çok taşlı ve engebeli diğeri ise dümdüz harika bir yol hangisinden giderdiniz, o kaymak gibi yoldan değil mi ?


* Yeraltında yaşamaktan sıkılmıyorum... neden mi ? Çünkü müzik var, nerede olursanız olun, ister Ay'da ister Jüpiter'de herhangi bir yerde. Sizden alamayacakları iki şey var Müzik ( Shawshank Redemption Andy Duffrene'e bağladık biraz :) ) ve düşünceleriniz. Müzik bana öylesine arkadaşlık ediyor ki hayal bile edemezsiniz.


* Son olarak yeraltından iyi günler diliyorum buradan sizlere ulaşmaya devam edeceğim... ola ki yolunuz buraya düşerse mum ışıklarını takip edin sizi bana çıkaracaktır gelmezsenizde canınız sağolsun yapacağım filmler sizi zaten yeraltına çıkaracaktır umarım.













 

Rus sinemasının dünya sinemasının sinematografisinde ve kurgusunun iskeleti olduğunu söyleyebiliriz aslında...Rus yönetmenler kendi sinema dilini oluşturmuş ve akıllı ve izleyiciye doğrudan etki eden kurgular bulmuşlardır bunlardan biri Lev Kuleshov'un izleyiciyin duygularıyla oynayabilmesini sağladığı kurgu diyebiliriz yani Kuleshov Efekti...

 

Unutulmuşluğu Yenen bir Öncü:

Lev Kuleshov

Gökhan Erkılıç
editor@sekans.org
Kuleshov adı, yaşamını sinemaya adamış belli bir grup dışında, sinemayla amatör ya da profesyonel olarak ilgilenen sinemacıların belleğinde ve bilgisinde ne önem taşır ne de yer tutar, çoğunlukla da tutar gibi yapılarak geçiştirilir. Dünya genelinde, üniversite çevrelerinde bile yıllar boyu unutulmuşları oynadığı, hatta günümüzde bile üçüncü dünya akademisyenleri arasında kendine henüz yol bulamadığı da göz ardı edilmemeli. Oysa ki tüm zamanların değişmez gerçeğini sorgulayan o ünlü, bilenle bilmeyenin bir olmadığı saptamasına dokunan, dokunduran bir alandır Kuleshov öğretisi. Yıllara yayılan bir ilgisizlik! Varsın olsun, Kuleshov onlarsız da Kuleshov! Bu yazı, bu ilgisizliğe ve görmezliğe karşı duyulan isyan duygularıyla yazıldığı için bilenler veya bir bilen gibi davrananlar için yazılmadı.
Yönetmen ya da bir sinema teorisyeni olmaktan öte, kurgu kuramını ortaya atan sinema adamı olarak bakılmalıdır Kuleshov’a. Onun yaşam öyküsü 14 Ocak 1899’da Tambov’da başlar, Lev Vladimirovich Kuleshov adıyla. Bu denli yoğunlaşmış bir ilgi, sevgi ve üretme arzusunu nasıl duyup hayata geçirdiğini anlamak zor olsa da, onu daha 17 yaşında dönemin ünlü yapımcısı Kanconkov’un stüdyosunda dekoratör olarak buluruz. Döneme ilişkin kayıtlardan yine dönemin öne çıkan yönetmenlerinden Evgeni Bauer’in yönetiminde çalıştığını öğreniyoruz. Henüz 18 yaşında ilk sinema yazılarına ve ilk yönetmenlik girişimine tanık oluruz. Gençliğin ataklığını ve öğrenme tutkusunu taşıyan bu yazılarda ne yapacağını bilen, yeri geldiğinde yol gösteren ve durmaksızın arayışlarını sürdüren bir insanla karşılaşırız. Hemen ardından 1918-19 yıllarının iç savaş ortamına elinde kamerasıyla sürüklenir. Moskova’ya döner dönmez, 1 Mayıs 1920’de kuruluşunda da emek harcadığı Devlet Sinema Okulu’nun öğretim kadrosuna alınır, yaş 21! İlerleyen yıllarda yetiştirdiği ünlülerle ünlenecek olan atölyesini 1922’de oluşturur ve ham film yokluğu nedeniyle filmsiz film deneylerine başlar. Olanaksızlıkların insanın hayalgücünü hangi noktalara taşıyabileceğinin en elle tutulur, gözle görülür örneklerinden biridir Kuleshov denemeleri.
Yönetmenin herşeyden daha önemli bir konuma sahip olduğu düşüncesiyle yola koyulur. Bunu kurgunun sinema sanatının en önemli öğesi olduğu görüşü izler. Sovyetler Birliği’nde kurgu sözcüğünü ilk kullanandır. Filmsel zaman ve zaman boşluğu kavramları attığı önemli adımlar olur. Kuleshov’u kurguya yönlendiren iki temel etken vardı. Bunlardan biri doğrudan sinemadan geliyordu ve anlatım dilinin zenginliği ile Kuleshov’u bir hayli etkileyen David W. Griffith sinemasıydı. Diğeri ise ülkesinin güçlü yazı geleneğine dayanan, gelişkin örnekleri özellikle Tolstoy ve Puşkin’in yapıtlarında karşımıza çıkan kurgusal anlatım teknikleriydi. 
Sinema tarihine Kuleshov Efekti diye giren kurgusal yorum çeşitlemesi dikkat çekicidir. Tanınmış oyuncu Ivan Mosjukin’in bir yüz çekimini, sırayla yemek, çocuk ve tabut çekimlerine ekler. Oyuncunun yüzündeki anlam, her eşlemede farklı duygusal bir tepki taşıyormuş algısı uyandırır. Orijinali kayıp olan bu kurgu çalışmaları üç temel okuma ilkesine dayanır: kurgunun yoruma dönüklüğü, anlamın son katmanının seyirci tarafından belirlenmesi ve karşıtlıklar algısı. Onun deneysel kurgu çalışmaları giderek ayrıntılara yöneldi ve parça-bütün ilişkisine odaklandı.
Kuleshov’a göre kurgu bilincine varan ilk yönetmen Griffith, kendisi de kurguyu kuramsallaştıran ilk isimdi. Kurgusal anlatıma göre gerçekleştirilmiş ilk Rus yapımı 1917’de çektiği Proyekt Injenera Praita (Mühendis Praita’nın Projesi) filmiydi.
 

Resim: The Extraordinary Adventures of
Mr. West in the Land of the Bolsheviks, 1924
 
Kuleshov atölyesinin artık herkes tarafından duyulan deneyleri, ham filme kolay ulaşılmaya başlandığı 1923 yılıyla birlikte daha bir yoğunluk kazanır. Bu dönem, Kuleshov’u bir teorisyen olmaktan çıkarıp, aynı zamanda bir yönetmen olarak da tanınmasına neden olacak yapıtlarını barındırır. Kuleshov adının önemli bir ad olduğu söylemini taşıyan ilk film, Bolşevik dünyasına uyum sağlama problemleri çeken bir Batılı tiplemesinin başından geçenlerin anlatıldığı The Extraordinary Adventures of Mr. West in the Land of the Bolsheviks (Bay Batı’nın Bolşevikler Ülkesindeki Olağanüstü Serüvenleri, 1924) olur. Film, propaganda üzerine kurulu özgün bir güldürüdür. Öğrencisi olan bir diğer ünlü sinema adamı, Vsevolod Pudovkin filmin senaristi, dekor tasarımcısı ve oyuncusu olarak Kuleshov’a büyük destek verir. Beş yıl önce hayatına giren filmin kadın oyuncusu Alexandra Khokhlova’nın, yönetmenin hem özel hem sanat yaşamında zirveye çıktığı anlaşılır. Üçlü bir yıl sonra ve aynı görev dağılımıyla, ayrıntılarla zengin kılınan atmosferi, psikolojik derinliği ve sanatsal arayışlarıyla propaganda sinemasını aşan Ölüm Işını’nı (Luc Smierti, 1925) gerçekleştirir. Artık Kuleshov’un önünde başyapıtı olarak gösterilen Dura Lex’in yapım öncesi çalışmaları uzanmaktadır. 

 

   Po Zakonu/Dura Lex


senaryo: Victor Shklovski, Lev Kuleshov
görüntü yön: Konstantin Kuznetsov
dekor: Isaak Makhliss
oyuncular: Alexandra Khokhlova, Sergei Komarov, Vladimir Fogel, Piotr Galadzhez
1926/61’/1673 mt/s&b/sessiz


 
Jack London’ın kısa bir öyküsünden yola çıkan Kuleshov, yarattığı klostrofobik atmosferin sağladığı psikolojik gerilimle beslenen çarpıcı bir Alaska westerni gerçekleştirir. Ortamın ıssızlığı içinde içgüdüsel davranış eğilimleri gösteren, para tutkusunun öldürmeyi sıradanlaştıran çekiciliğinin emrine girmiş ve içinde barındırdığı sadizmi dışa vurmakta kendini kontrol edemeyen bir altın arayıcısının öyküsü...
Biri kadın olan, Amerikan rüyasına dalmış sürüklenen diğer iki yol arkadaşı, yaşamlarının riske girdiğini farkederler ve silahını elinden alırlar. Adamı bir kulübeye tıkarlar ve bahar gelinceye kadar orada gözaltında tutmaya karar verirler. Bahar, ardında cinayetler olan adamın yargı yoluyla cezalandırılması için uygun hava ve ulaşım koşullarını yaratacaktır. Ancak, bir akşam kulübeye döndüklerinde, suçlunun ardında onlara şans dileyen bir not bırakarak kaçmış olduğunu görürler.
Filmografisinin ilk yazınsal uyarlamasını gerçekleştiren Kuleshov, filmde bütünüyle montaja dayalı bir anlatım dilini benimser.

 

Kuleshov ilerleyen yıllarda Stalin rejiminin saplantılı ideologlarınca fazla entelektüel ve burjuva kalıntısı olanlar arasında gösterilecek ve bu durum yönetmenin yaratıcı doğasından uzaklaşmasına neden olacaktır. Filmler çekecek ancak zirveye yeniden tırmanamayacaktır. Küskünlüğünü üzerinden atamayan Kuleshov, ilerleyen yıllarda bir tek Büyük Avutucu (The Great Consoler, 1933) filmiyle eski günlerinin çizgisini yakalar. 1941’de Film Yönetiminin Temel İlkeleri adlı yapıtını yayınlar. Khoklova ile ortak yönettiği Biz Urallar’danız (We from the Urals, 1944) son filmi olur ve aynı yıl Moskova Film Enstitüsü’nün yönetimine getirilir.
Resim: The Great Consoler, 1933
50’lerle başlayan yıllar Avrupa gezileri, film festivallerinde jüri üyelikleri, toplu gösterimlerine davetler ve film gösterimlerini destekleyen derslerle geçer. 30 Mart 1970’deki ölümünün ardından yıllarca unutulmuşları oynayacak, nedense Batı onaylamadığı sürece kimsenin adamdan sayılmadığı bu evrende, unutulmuşluğu er geç yenecek düzeydeki yeteneği, emeği ve yapıtları sayesinde yeniden gündemimize taşınacaktır.
 
1917 The Project of Engineer Prite
1917 An Unfinished Love Song
1919-20 Kronika
1920 On the Red Front
1924 The Extraordinary Adventures of Mr. West in the Land of the Bolsheviks
1925 Luc Smierti
1926 Dura Lex
1927 The Journalist Girl
1929 The Happy Canary
1930 Dva-Bouldi-Dva
1931 Forty Hearts
1932 Gorizont
1933 The Great Consoler
1940 The Siberians
1941 Happening on the Volcano
1943 Timur’s Oath
1944 We from the Urals


Tarsem Singh ismini ilk defa yönettiği "The Cell - Hücre" filmiyle duymuştuk, karanlık atmosferi başarıyla yansıtan ve harika görüntüleri olan film ne yazık ki başrol oyuncusunun Jennifer Lopez olması sebebiyle baştan bir önyargıya maruz kalmış ve IMDB puanı bile 6.2 olmuştu. Kaliforniya'da Dizayn bölümünden mezun olan Singh'in oldukça az sayıda çektiği filmlerin tüm karelerini özenle seçtiği çok açık. Nitekim hem yazıp, hem yapımcılığını yaptığı ve yönettiği "The Fall" ile büyük bir çıkış yakaladı. Masalsı havasıyla Tim Burton filmlerine benzeyen The Fall'da renklerin seçimi, görüntüler harikaydı. Nitekim o sene sinematografi dalında kazandığı ödüller Singh'in başarısının kanıtı oldu.
Bu filmden sonra yine uzun bir ara veren Singh daha sonra Grek mitolosijini konu alan Immortals'ı çekti, Immortals ülkemizde de Kasım ayında vizyona girecek ve fazlasıyla ses getirecek gibi. Bense 2012 Mart'ında vizyona girmesi planlanan "Snow White - Pamuk Prenses" filmini merakla beklemekteyim. Kötü kraliçeyi Julia Roberts'ın, kralı Sean Bean'in (kabul edelim bu adam bu tür rollere fazlasıyla uygun) canlandırdığı filmde Pamuk Prenses'i Lily Collins canlandırıyor. Açıkçası Alice in Wonderland'de beklentileri fazla yükselttiğim için bu filme temkinli yaklaşmak istiyorum, gerçi Alice in Wonderland'de görüntü olarak yine tatmin olmuştum, filmden gelen görüntüler görsel bir şölen yaşayacağımızın habercisi gibi. Kostümler, renkler her zamanki Tarsem Singh çizgisinde. Grimm kardeşlerin hepimizin bildiği masalından farklı olarak Singh konuyu biraz değiştirmiş, filmde Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler yıkılmış krallıklarını geri almaya çalışıyor. Bu değişiklik bazılarını memnun etmemiş olacak ki şimdiden eleştiriler başladı, açıkası ben senaryo ve oyunculuk açısından çok fazla  bir şey  beklemediğimden belki diyaloglara - oyunculuklara fazla takılmadan direk olarak bir fotoğrafa bakıyormuş gibi izleyebilirim filmi. Bizi neler beklediğini merak ediyorsanız aşağıda koyduğum resimlerin üzerine tıklayıp büyük hallerini görün derim.  


Güncelleme: Tarsem Singh'in başarılı olduğu bir alan da reklam filmleri, özellikle Pepsi için çektiği Gladyatör temalı reklam ve futbolcuların langırt oyuncuları olduğu reklamları ünlü çekimleri arasında. 
top