En iyi sinematografik filmlerden kareler


 
Öncelikle şunu belirtmem gerek ki sinematografi ve görsel efekt muhteşemliğini birbirinden ayrı tutan bir liste, yani eğer görsel efekti işin içine katsaydım Lord Of The Rings, Matrix , Avatar gibi filmlerde sinematografik filmler arasında zirvede yer alırlardı ancak bu kareler doğallığın kareleri, o halde neden Sin City var derseniz şöyle diyebilirim ; Sin City 2003 yılında vizyona girince sinematografi tarihine bir çağ atlattı belki, hani nasıl Avatar filmi görsel efektler tarihine damga vurduysa 3D teklonojisinin atası ise, Sin City'de muhteşem çizgi roman dönüşümü olarak Robert Rodriguez'in hayal gücüyle damgayı vurdu Robert o filmde başka bir dünya yarattı.








2046






Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom
(Spring, Summer, Fall, Winter and Spring)






El Laberinto del Fauno (Pan's Labyrinth)








Fa Yeung Nin Wa (In the Mood for Love)










Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain (Amelie)








MirrorMask











Sin City







The Fall






The Fountain








To Livadi Pou Dakryzei (The Weeping Meadow)


Sinematografik Hayat

Sinemada çok önem verdiğimiz bir unsur sinematografi, peki nedir bu unsur, bırakalım şimdi sözlüklerdeki edebi klişe tanımlamaları ve sinematografinin derinlerine inelim.

Sıradan bir insan hayal edin ve onun sıradan bir gününü sabah erken kalkıp işe gitmek zorunda, istemeyerekte olsa kalkıyor o sırada cam kenarında olan yatağında doğrulunca güneş ışınlarının içeri puslu bir şekilde girmesi dikkatini çekiyor, uykulu gözlerini ovuşturuyor ve camdan bakıyor, dağların arkasında yücelen bir güneş var daha tam parlamamış kuvvetli ışık veremiyor doğal olarak bu manzara karşısında etkileniyor bu adam peki bu adamın yerine herhangi bir kamera düşünsek ne olurdu ? Günde bir kere denk gelecek bu manzarayı doğru yerde çok güzel bir şekilde durdurabilirdi işte sinematografi burda başlıyor, sinematografi doğadaki tüm unsurların doğru bir zamanda doğru bir yerde doğru bir açıda objektife yansıması değilmidir, görüntü estetiğidir sonucunda, ancak bu söylediğimden şu mana çıkıyor olabilir siz sadece doğru zamanı doğru yerde bekleyin, evet bunu yapmamız gerek ancak doğru zamanı bekleyeceğimiz doğru yeride biz yaratmak zorundayız hatta yeri gelince doğru zamanıda biz yaratmalıyız, siz kameranın arkasındaysanız Tanrı'yı unutmalısınız, o kameranın arkasına geçtiğinde artık yepyeni bir dünyanın tanrısı siz oldunuz, vizörden göreceklerinizi siz ayarlayacaksınız, güneş doğumu ve batımı, dolunay gibi insanların gözüne hoş gelen unsurları efektlerle yaratmak gibi saçma bir şey yok, bunlar zaten Tanrı'nın fotoğrafçı ve sinemacılara hediye ettiği hediyeler o güneş oradan sizin için yükseliyor zaten, önemli olan doğru zamanda doğru yerde bulunmak, şafakta güneş sizin için yükselirken sizin tek yapmanız gerek kameranızı doğru yere yerleştirip REC tuşuna basmak. REC tuşuna bastığınız andan itibaren tanrı sizsiniz. Bu söylediklerimle belki sinematografiyi çok dar kalıba indirgedim ancak ufku açık olan insanlar dediklerimi gayet geniş manada algılayabileceklerdir.

Şimdi gelelim doğru zamanı ve yeri yaratmak olayına, aşağıda gördüğünüz kare son filmim olan "Yalnız Şehir" kısa filminin sonlarından bir kare, filmi izleyenler bilecektir ki artık filmin sonuçlandığı kısım, esas eleman artık gerçeklerle yüzleşmek durumunda, şahsi olarak film baştan aşağıya sahnelemede ve sinematografide öyle bir zayıf ki evlere ziyan ve ki size sadece şu sahnede olan şikayetimi dile getireceğim ( bakın ne güzel değil mi, hem çekip hem öğreniyoruz ) artık bu sahneden ikili diyalog söz konusu aks olayları tamam ancak dekorda ciddi problem var, elimdeki kamera alan derinliğini sağlayamadığından dolayı öyle bir dekorlama yapmalıydım ki şu göz boyayan dağınıklık kaybolmalıydı yada tamamen yüze odaklı zoom çekmeliydim. Kameranın hedefinde olan elemanın arkasını bulanıklaştıramadığımız için film için tamamen gereksiz olan ve dikkatleri dağıtan ısıtıcı,koltuklar ve bir sürü ıvır zıvır meydana çıkmış ve çok rahatsız edici ve bu durumda estetik kayboluyor ve sinematografi adına hiç bir şey kalmıyor tek yapmam gerek ya yüze zoom çekmek ya da arka planı sadeleştirip elemanı dikkat dağıtmayacak şekilde izleyiciye teslim etmekti, bu düz beyaz bir duvar olabilirdi ya da arkayı kapatan bir perde ne demek istediğimi aşağıdaki kareyi olduğu gibi izlediğiniz ve izledikten sonra gözleriniz kapatıp bir de dediğim şekilde hayal ederseniz anlarsınız. Sözün kısası Tanrı sizsiniz hangi Tanrı işinin rahatsız edici olmasından hoşlanır ki düşünün güneşin siyah ışık verdiğini ne kadar rahatsız edici olur du değilmi yada düşünün ayın kıpkırmızı olacağını, anormal gözlerle bakılırdı değilmi, Tanrının bu dünyayı insanlar için ne kadar estetik yaratmış olduğu görebileceğimiz bir sürü unsur var, peki ya bir sinemacı ? Sinemacı bir film çekmek istiyorsa, bir dünya yaratmak istiyordur, artık bir Tanrı vasfına bürünmesi gerekir, zaten her gün görebildiği estetiği, sıfırdan yaratmak ona kalmıştır ancak her zaman doğru yeri ve zamanı beklemek yeterli olmaz, yaratmak gerekir.

      
Arkadaki objeler ve ıvır zıvırlar ne kadar rahatsız verici değilmi Damacanadan tutun ısıtıcıya kadar filmle alakası olmayan bir sürü şey !




Bu da filmin son karelerinden estetik duruyor değil mi ? Güneş artık dağların ardına girmiş ancak puslu ışıkları yeryüzünü aydınlatıyor hala. Denizin durgunluğu güneşin ışınlarıyla o kadar etkileşmiş ki kendi rengini kaybetmiş adeta ve bu güzel doğa çakışmasının önünde bir buluşma söz konusu olay doğru yerde doğru zaman beklemek mi ? evet öyle güneşin batışını bekledim ve oyuncuların oraya gidip el ele tutuşmalarını söyledim sadece REC'e bastım ve seyrettim bu bir sinematografiydi çünkü huzur veriyordu birden çok unsur zincilerleme vizöre giriyordu ve bir çok izleyiciye eminim ki kız arkadaşını alıp gün batımını izlemek ve deniz havası almak hevesi verdi.

The American Dream

http://www.abundancetapestry.com/photos/mexicanfisherman.jpg 


An American businessman was standing at the pier of a small coastal Mexican village when a small boat with just one fisherman docked. Inside the small boat were several large yellowfin tuna. The American complimented the Mexican on the quality of his fish.
"How long did it take you to catch them?" the American asked.
"Only a little while" the Mexican replied.
"Why don't you stay out longer and catch more fish?" the American then asked.
"I have enough to support my family's immediate needs" the Mexican said.
"But" the American then asked, "What do you do with the rest of your time?"
The Mexican fisherman said: "I sleep late, fish a little, play with my children, take a siesta with my wife, Maria, stroll into the village each evening where I sip wine and play guitar with my amigos. I have a full and busy life, senor."
The American scoffed: "I am a Harvard MBA and could help you. You should spend more time fishing and with the proceeds you could buy a bigger boat and, with the proceeds from the bigger boat, you could buy several boats. Eventually you would have a fleet of fishing boats. Instead of selling your catch to a middleman, you would sell directly to the consumers, eventually opening your own can factory. You would control the product, processing and distribution. You would need to leave this small coastal fishing village and move to Mexico City, then LA and eventually NYC where you will run your expanding enterprise."
The Mexican fisherman asked: "But senor, how long will this all take?"
To which the American replied: "15-20 years."
"But what then, senor?"
The American laughed and said: "That's the best part. When the time is right, you would announce an IPO - an Initial Public Offering - and sell your company stock to the public and become very rich. You would make millions."
"Millions, senor? Then what?"
The American said slowly: "Then you would retire. Move to a small coastal fishing village where you would sleep late, fish a little, play with your kids, take a siesta with your wife, stroll to the village in the evenings where you could sip wine and play your guitar with your amigos..."
http://www.thepause.co.uk/images/logo.jpgSevgili dostlar, yaz aylarının gelmesi ile güneşin ortalığı kavurması etksinin yanı sıra bir nevi kısa sürelik iş hayatına geçiş yaptığım için hobilerimden uzak kalacağım bu 2-3 ay içerisinde pek fazla güncelleme yapamayacağım ama sizlerle olacağım, bu 2-3 ay süreç içerisinde sizlerde yaz aylarının keyfini çıkarırken bende senaryomu yazıyor olacağım ve 2011 yılının son çeyreğine bomba gibi dönüş yapacağım, kısa sürede görüşmek üzere.

Yönetmen Olmak mı İstiyorsunuz?



Sinema ve sinemanın kamera arkası işlerine merak salmış insanların hayalidir yönetmen olmak. Ama bu kişilerin çoğu yönetmen olma fırsatı yakalayamaz ve kafasının içinden hiç çıkmıyarak son nefesine kadar onunla kalır. Genel mazeretler aynıdır. Kaliteli bir kamera yok. Senaryo yok. Para yok. Torpil yok. Torpille yönetmen olanların halini gördük. Senaryo yok diyenlerin halini de gördük.

Burda bize şizofrenik ve bazı tanıdıklarınızın önünü kesebileceği zor ama masalsı bir yol bekliyor. Düşünsenize babanıza veya arkadaşlarınıza ben yönetmen olacağım dediğinizi. Çoğu pek inanmaz ve sizin yüzünüze yalan söylemek zorunda kalır. İlk iş bu fikrinizle alay eden ve küçümseyenlerden uzak durmak ve sizinle aynı duyguyu paylaşan insanlarla birlikte bir şeyler üretmeye karar vermek. Çoğu şey için para buluruz ama bu konuda nedense hiç para bulamayız. Bu bizim bu işi gerçekten isteyip istemediğimize bağlıdır. Eğer bu yazıyı okuyorsanız bu istek sizde var emin olun.

En önemli konulardan biriside yönetmen olmak için bir eğitim almaya ekmek, su ve hava kadar gerekli olmadığıdır. Bunu sakın unutmayın. Sizi rahatlatmak için bir kaç örnek vereyim isterseniz.

James Cameron, bu ismi duyduğunuzda aklınıza hemen Terminator ve Titanik filmlerinden birisi gelmesi lazım yoksa oturup biraz düşünmeniz gerekebilir. Kendisi bir çok yerde okuduğuma göre fizik eğitimini yarıda bırakıp çocukluğundan beri aklında olan mesleğe aç kalma pahasına adım atmıştır. Hatta The Terminator'ü çekerken araba kovalamaca sahnesinde çekim için izin almadıkları nedeniyle uyarmaya gelen polise " Arkadaşın bitirme ödevini çekiyoruz yoksa sınıfta kalacak" diyerek kandırdığı sonrasında çekim bittiğinde polisin " Arkadaşınız çok yetenekli" demesine kadar vardıracak zeka ve isteği vardı.

Eğer iyi ve arkanızdan bir hayran kitlesi oluşturmak istiyorsanız senaryo da yazmanız gerekiyor. Üstelik bu yazılmış olması için değil sizin eseriniz olması lazım...

Başarılı yönetmenlere baktığımızda sinemada kendilerine bir tür seçiyorlar veya doğal olarak o türe yöneliyorlar. James Cameron bilim kurgu, Tim Burton korku-masalsı, Christopher Nolan kara film, David Lynch gizem-gerilim gibi... Her yönetmenin kendileri ile aynı duyguyu paylaşan bir izleyici kitlesi var ve bir çok filmlerinde daha fazla izleyicilere ulaşmışlardır. Çoğu türk yönetmenin kendi stilinin olmaması ve önlerine gelen çoğu teklifi para için kabul ettikleri izlenimi veriyor bana. sizce de öyle değil mi? Kendi stillerini oluşturduğunu düşünebileceğimiz yönetmenlerimizde var tabi ki Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın ve Çağan Irmak... Ama bu üç yönetmenin de çalıştıkları konuların birbirlerine benzemesi sinemamızda pekte farklılık oluşturmuyor. Demek istediğim daha üsteki yönetmenler gibi tam anlamıyla birbirlerinden ayrılmıyorlar.

Elinize kamerayı alın ve çekmeye başlayın. Teorik bilgilerle kafanızı fazla doldurmayın ve kendi tekniklerinizi keşfedin. Ve en önemlisi hissettiğiniz bir konuda çalışın. His çok önemlidir bunu her işinizde kullanın. Filminizde deliren bir adam mı var? Delilerin araştırın, onlarla konuşun veya kendinizi onların yerine koyun va bir gün geçerin anlarla hayal dünyanızda ve bir şeyler hissetmeye başladığınızda kağıt, kalemi elinize almaya hazırsınız demektir.

Aronofosky'i Anlamak



Aronofsky Hugh Jackman'a adeta diyor ki senaryoyu ilk anlatırken: Hugh bak canım, şimdi sen doktorsun, Rachel senin karın ve hasta o kanser. Sen araştırmalar yapıp kendini oradan oraya savuracaksın onu kurtarmak için ama bu bir zaman, yani şimdiki zaman. Gelelim öbür zamanlara.. Geçmiş var, kılıç kuşanacaksın çünkü bir -unfinished business- söz konusu... Bir de bir gelecek var, kurak; su yok, yaşam yok, yalnızsın.

Rachel Weisz e ise şöyle diyor: oyunculuğunu konuşturman gereken bir sahne var velhasıl o sahneyi seyircinin önüne bi 5 defa rahat koyacağız. ( repliği hatırlasaydım tam olacaktı ).

Hikayenin çok dolu olduğu ve Aronofsky nin hikayeyle ilgili çok geniş bilgiye sahip olduğu anlaşılır fakat bunu, zaten tüm diğer insanların da biliyor olduğu varsayımı üzerinden anlatması kısmını anlayamadım. Oyuncuları işin içine karıştırmamın sebebi ise onların da hikayeyi tam anladığından duyduğum büyük şüphe.

Tanrı'nın Bahçesi ( God's Playground )



    PROLOG


12 Ağustos 2018, Pazar 
 A.B.D Arizona,Phoenix


http://a5.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc6/247845_10150204294337888_665742887_7015852_4223113_n.jpgPazar gününün verdiği rahatlıkla kalktım o rahatsız ve karmaşık yatağımdan, uykuyu yeni açıyordum ki heryerin heryerde olduğu odamın içinde saatin kaç olduğunu öğrenmek için gözlerim saati aramaktaydı, Tanrım ! Bu ne kadar dağınıklık böyle, sanki içeride futbol maçı yapılmış, düne ait tek bir şey bile hatırlamıyorum, yine çok içmiş olmalıyım, saati arayan gözlerim nihayetinde saati buluyor ve akrep 2'nin üstünde yelkovan ise 6'nın. Bu kadar çok uyunurmu ki ama rekorum bu değil, daha çok uyuduğumuda biliyorum ve görüyorum ki söz yine bana geliyor gele gele, tamam o halde kendimi biraz tanıtayım hatırladığım kadarıyla, bende tıpkı herkes gibi bir oyunun parçasıyım adım Armstrong, Armstrong Blier, ismimden yabancı olduğumu sanıyorsunuz ama değilim yıllar önce ülkemden çıktım ve Amerikan vatandaşı olmaya karar verdim bunun için bir çok sebep vardı ülkemi terketmem için bir çok sebep, 29 yaşındayım ve ticaretle uğraşıyorum, aslında sadece ticaret değil bir çok şeyle uğraşıyorum. Tanrım burası çok sıcak olmaya başlıyor, A.B.D'nin Arizona eyaletindeyim, odadaki derece 37 dereceyi gösteriyor, oda öyle dağınık ki klimanın kumandasını bulamıyorum, doğrusunu söylemek gerekirsede arayacak kadar halim de yok. Çok yorgun hissediyorum kendimi, dün kaçta yattığımı hatırlamıyorum ama şu saatte kalkmama rağmen sanki yılların yorgunluğu hala sırtımda. 3 sene önce geldim buraya, o zamanlar müslüman olmamama rağmen müslüman ismine sahip olduğum için buraya gelince bir çok farklı prosedür ve yaptırıma maruz kaldım, A.B.D'ye girişim çok sıkıntılı olmuştu, bilirsiniz klasik eşitlik ve refahlık sağlama bahanesi ve Amerikan propagandası yıllardır sürdü, bir çok müslüman ülkedeki iktidarlar yıkıldı ve o günden bu yanada her müslümana neredeyse terörist gözüyle bakıldığı için, çektiğim bu sıkıntının sebebi ise buydu herneyse bunlar beni ilgilendirmiyor, yataktan sonunda doğruldum nedir bu yorgunluk anlayamıyorum, hava cidden çok sıcak, hemen soğuk bir duşa gireceğim ancak kalktığımda başım döndü, sebebi ise odadaki müthiş dağınıklıktı, yatağın hemen yanında duran masada açık unuttuğum masa lambası ve artık kül tablasından taşmış sigara külleri onun yanında içinde sadece bir tek kalmış bir sigara paketi, ne kadar sevindim anlayamazsınız odanın dağınıklığı umurumda değildi, üstelik leş gibide kokuyordum o da umurumda değildi tek umurumda olan sigara idi. Hemen pakete saldırdım bu halde dışarı çıkıp sigara alacak halim yoktu elbette o yüzden paketteki son sigaraya saldırdım ve hemen elimi çakmak için cebime attım, o da ne ? Çakmak yok cebimde, lanet olsun işte ! Neden çakmaklar hep kaybolmak zorundadır, bu kaybolan çakmağım aldığım 8000. çakmak olması ihtimali çok yüksek hatırladığım kadarıyla hemen o dağınık masaya elimi uzattım, lanet olsun şu masa lambası hala yanıyor, fişini çekiverdim, taşmış olan kültablasının yanında duran kağıt ve dvdleri yere fırlattım ve çakmak altından çıkıverdi hemen sigarayı yaktım ve balkona yöneldim, tabi balkona yönelirken kapıya ulaşana kadar yerde sürünen kıyafetlerin ve ıvırzıvırın üstünden atlayarak geçtim, çıktığımda güneşin inanılmaz derecede yaktığını hemen hissettim, çok aşırı derecede sıcaktı hava caddeye baktığımda insanlar kendilerini ya klima olan mekanlara atıyor dışarıda olanlar ise buz gibi suları kafasından aşağıya dökerek yürüyordu. Yukarı bir baktım şöyle, tek bir bulut bile yoktu, Tanrı'nın bizi gördüğünü ve güldüğünü sanıyorum, hem yukarda olduğunuda bilmiyorum neden yukarı bakıyorum ki ? Herneyse açıkçası A.B.D'ye neden geldiğimi söylemek gerekirse klasik olarak Amerikan rüyası amacıyla değildi. Evet herkes gibi hayallerim vardı ancak şunu anladım, hayal kurmak sadece aptallıktı 5 sene önce kadarıyla çeşitli hayallerim vardı Film yapımcısı olmak yüksek şirketlerin başına geçmek gibi, ama sadece bir hayaldi, ve öyle de kaldı denilebilir çünkü yaptığım tek yanlış hayal kurmaktı, ve sonrasında hayal kurmanın ne kadar aptalca olduğunu anladım, hemen düşündüm ki çok küçükken babama zorla aldırdığım o asker adamlar ve ablama aldıkları barbie oyuncak bebekler ve adamlar, o zamanlar küçük yazlığımızın önünde kumlardan,toprak ve çamurdan yaptığım o ufak bahçeye koyardım onları ve onlarla oynardım, askerleri dizer savaştırır, diğerlerini alır istediğim yere koyar barbie bebeklerle adamları aşık eder onları öpüştürürdüm ufacıktım ben ne anlardım ki bunlardan ama yapardım, o küçük bahçem sürekli aklıma geliyor ve başında ben öyle eğleniyordum ki hayatımın en eğlenceli anlarıydı.... ( Devam Edecek )

American Beauty


\

"Ya Göründüğün Gibi Ol Ya da Olduğun Gibi Görün"
Bu film için en uygun başlık bu olsa gerek.


American Beauty bugüne kadar aile kavramının en derinlemesine işlendiği film olarak sinema tarihinde önemli bir yere sahip.Gökdelenler arasında yaşanan aile bunalımlarını bu kadar sert bu kadar çarpıcı yansıtan başka bir film daha var mıdır bilmiyorum.Yönetmenimiz Amerikayı izlerken taktığımız pembe gözlükleri çıkartıp bu aile çatışmasına bizi çıplak gözlerle izleterek bir dehşete tanık ediyor.
Olağanüstü kişilik tahlilerinin yapıldığı insan psikolojinin derinlemesine işlendiği bu film aynı zamanda modern toplumlarda yaşanan yalnızlıklık mutsuzluk vb. bir çok konuyuda gündeme getiriyor.
Üç kişilik bir ailede cinsel bunalımlar yaşayan ve işinden atılan bir baba , işinde yükselebilmek için herşeyi yapabilecek bir anne ve sert bir ergenlik geçiren genç bir kızın dramı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor.İşte bütün bu aile dramı Lester Burnhamın kızının arkadaşına aşık olmasıyla başlıyor.Annenin babayı aldatmasıyla devam ediyor ve genç kızın komuşunun oğlu Rickyle yakınlaşmasıyla doruk noktasına ulaşıyor.Askeri bir disiplinle yetiştirilmiş ve sürekli baskı altında tutulmuş Rickynin hayata bakış açısı ve felsefik konuşmaları bizi hayret içinde bırakıyor.Yanlışlıklar dolu bir hikaye , yine bir yanlış anlamayla uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir finalle noktalanıyor.
99 yılında En İyi Film dahil olmak üzere 5 oscar alan ve bence sonuna kadar hak eden bu filme Kevin Spacey de sinema tarihine geçecek bir oyunculukla renk katıyor.Elerindekiyle mutlu olamayan bir aile dramını izlerken kendi yansımamızı da görebileceğimiz bir ayna görevi yapan bu filmi tüm sinemaseverlere tavsiye ediyorum. Son olarak ise Ricky'nin gay olduğunu düşünen babasının Lester'i öpmesi onu test etmek içinmiydi yoksa şu ana kadar saklamak zorunda kaldığı ve yanlış anlaşılma sayesinde açığa çıkardığı cinsel tercihimiydi, filmde ayrı bir püf noktası karar izleyiciye kalmış :)




Dipnot:Ve O Unutulmaz Poşet Sahnesi:

"Kar yağışına dakikalar kalan günlerden biriydi.
Hava elektrik yüklüydü.
Neredeyse duyabiliyordun.
Ve bu torba oradaydı.
Benimle dans ediyordu oynamam için yalvaran küçük bir çocuk gibi.
15 dakika boyunca.
İşte o gün fark ettim.
her şeyin ardında hayat vardı.
ve iyilik dolu, inanılmaz bir güç.
Korkmak için hiç bir neden olmadığına inanmamı istiyordu.
Hem de hiç. video, zavallı bir bahane, biliyorum.
Ama hatırlamama yardim ediyor.
Hatırlamaya ihtiyacım var.
Bazen öyle çok güzellik var ki dünyada.
Dayanamayacağımı hissediyorum.
Ve kalbim içine kapanacak. “

"Meğerse" Nazi'ymiş



Lars'ın belkide filmi Melanchia'nın bu denli hakkettiği yere gelememesinin sebebi bu konuşma, belki bu konuşamadan sonra festivale alınmayacak bile, dediği şey ise "I understand Hitler" Lars'ın söz ettiği şey şu ; Yahudileri seviyorum ama aynı sırada Nazilerede sempati duyuyorum çünkü Annem bir alman, Hitler yalnış şeyler yapmış olabilir ama onu anlıyorum ve politikasına saygı duyuyorum, yanlış anlaşılmasın Yahudilere düşmanlığım yok. Bu sözlerden sonra tepki toplamış festival komitesi tarafından. Lars bir takım şeyleri özgür ifadesiyle söylüyor filmlerinde ise üstü kapalı metaforlarla anlatmak istediği ve nefret ettiği şeyleri izleyiciye sunuyor, sanatın mantığıda bu zaten. Ancak festivalde bu demecinden sonra verdiği son röportajıda bir hayli ilginç tüm bu söylemleri basın toplatısında canı sıkıldığı için yaptığını ve arkadaşları arasında konuşulacak şeyleri toplantıda konuştuğu için sıkıntı olduğunu dile getirmiş.
‘Sonra Nazi olduğumu keşfettim… biliyorsunuz ailem Alman… Hartmann… ne diyebilirim, Hitler’i anlıyorum … evet bazı kötü şeyler yaptı ama onu sığınağında gözümün önüne getirebiliyorum… İyi biri diyemeyiz ama onu anlıyorum…’ diye başlıyor, sonra ‘aslında İsrail eleştirisi yapıyorum’a sığınıyor, ‘ben bu cümlenin içinden nasıl çıkacağım?’ diyerek birden duruma ayıyor, derken dayanamayıp 3. Reich’ın mimarı Speer’i övmeye girişiyor, finalde şakacı bir ‘okey, ben Nazi’yim’le pes ediyor. Ama komik değil. Yanında oturan Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg’un yüzlerindeki ifade donuyor, özellikle Dunst renkten renge giriyor.
Lars von Trier, bir mecliste en kışkırtıcı lafları söyleyen ve ‘bana zaten kışkırtıcı laflar söylediğim için kızacaksınız’ı baştan garantiye aldığı için de kimse tarafından kınanamayan kışkırtıcılar soyundan. Bu davranış biçimini sevenlerin kendilerini yaramaz çocuk, derken putkırıcı, nihayet peygamber sanmaları mümkün. Anladığımız kadarıyla ufukta titreşip duran, karşı konulmaz bir ‘son damla’ var. Ve bardak da mutlaka taşıyor. Kışkırtıcılığın bir tür muhafazakârlıkla el ele verebileceği konusunda Trier’in gözleri kör olmuş durumda. Bir nevi trajik gaflet…


Tragedya deyince; ‘Hartmann’ konusu acıklı ve anlamlı. Trier’in ilk önemli filmlerinden ‘Europa’da II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında Nazilerle işbirliğiyle suçlanan, derken Amerikalı bir generalin ayarladığı bir Yahudi’nin şahitliğiyle aklanan ama sonunda intihar eden demiryolu baronu ve ailesinin soyadları Hartmann. Trier’in annesi ona babasının aslında soyadını taşıdığı adam değil Hartmann adlı biri olduğunu ölüm döşeğinde itiraf etmiş. Anne ‘artistik genlere sahip birinden çocuk sahibi olmak istediği’ için Lars’ın babası olarak kocasının patronunu, ünlü bir müzisyenler ailesinden gelme birini, söz konusu Hartmann’ı seçmişmiş. Gelgelelim gerçek baba Hartmann, Lars’la görüşmeyi dahi reddetmiş. Seçkin genler, soyluluk, reddedilmiş neseb; bir dilim aile tragedyası…
http://i.radikal.com.tr/150x113/2011/05/21/fft16_mf725816.JpegOkulda herkes ‘von’ diye dalga geçtiği için, iki isminin arasına inadına ‘von’ unvanını ekliyor Lars Trier. ‘Europa’, hem nalına hem mıhına, ‘savaş sonrasının harabe halindeki Almanya’sına bakarken Nazilerle işbirliği yapmış eski büyük aileleri affetmemizi, en azından ‘anlamamızı’ ister. Filmin üslubu da siyah beyazla tipografinin, ipnotizmayla Kafka’nın el ele verdiği bir tumturaklılık, bir çeşit Nazi barokudur (Speer!)… ‘Europa’ etkileyicidir, sinemada o sıralar öyle büyük jestlere cüret eden pek kimse yoktur. ‘Nazileri anlama’ teması da tragedyanın gümbürtüsü içinde kaynar.

‘Kışkırtmanın büyük üstadı’
Daha cüretkarı, Trier’in ‘düşük’ sayılan melodram malzemesinden, uluslararası oyuncularla, her biri birer modern azize portresi çizen ‘Dalgaları Aşmak’, ‘Karanlıkta Dans’ ve ‘Dogville’ gibi üç film yapacak olmasıdır. Birincide sakat kocasının cinsel hayallerine malzeme sağlamak üzere fahişelik yapan saf köylü kızınının, ikincide suçsuz olduğu halde şarkılar eşliğinde körlüğe ve ölüme giden göçmen işçi kızın, üçüncüde Amerikan hayırseverlik anlayışının azizesi gangster kızının acılarını ipnotize olmuş gibi seyredersiniz. Filmler görsel olarak da, ama asıl kurdukları şahane (ve hileli) denklemler açısından parmak ısırtıcıdır. Bess fahişelikle damgalanır, halbuki biz haykırmak isteriz ki, bunu kocası için yapmaktadır. Selma son derece müzikal, karşı konul(a)maz duygusallıkta bir makus talihin önünde yaprak gibi sürüklenir. Grace ise seyircinin dayanma sınırlarını çok aşan bir noktaya kadar iyiliksever davranır, ta ki…
Trier, bu filmlerde ‘kışkırtmanın büyük üstadı’ rolündedir. Seyirciyi melodramın çapraz çaresizlikleri içinde öyle bir bırakır ki, ancak ‘kalpsizce’ aklınız başına gelir de manipüle edildiğinizi anlar, bunu da kendinize itiraf ederseniz döngüden çıkabilirsiniz. ‘Dalgaları Aşmak’ kahramanının cidden azize ilan edilmesiyle biter. ‘Karanlıkta Dans’ işçi sınıfının kötü kaderini ve ölüm cezasını lanetleyen bir layiha olur çıkar. ‘Dogville’ Amerikan sömürgeciliğine indirilmiş son darbe gibidir. Öyledir de; seyrederken bu filmlerde alttan alta işleyenin manipülasyon olduğu hissine o an sahip olmayabilirsiniz. Bu gövde gösterileri etkileyicidir. Gelgelelim…

Kendini peygamber sanmak
Trier, ‘Dogville’in devamı olan, bariz kadın düşmanı ‘Manderlay’le (‘her reformist Scarlett O’Hara aslında bir zenciyle yatmak ister’) ve katkıda bulunduğu ‘Beş Engel’ adlı manipülasyon komedisiyle kendini aşmaya başlar. Hesapça filmlerine hayran olduğu Jörgen Leth adlı Danimarkalı yönetmene engeller koyarak onu eski bir filmini yeniden çekme ‘oyunu’na davet eder. Heveskar bir mazoşistle yaratıcı bir sadistin dansları oldukça katlanılmazdır. Trier, mistik (new-age diye okuyun) fantezilerini, iyice belirgin kadın düşmanlığını ve Bergman-Tarkovski hattında klasik Kuzey suçluluğunu birbirine karıştırarak yaptığı, yer yer komik denecek kadar vaizliğe soyunan ‘Deccal’de artık bir çeşit sarhoşluk içindedir. Kışkırtıcılığından duyduğu hoşnutluğun gözünü kör ettiği, kendini peygamber sandığı noktada…
Bu rüzgarla olsa gerek, belki de hayatının en gösterişli mizansenini Cannes’daki basın toplantısında kendisi için yaratmışa benziyor. Birbiriyle alakasız ‘fikirlerin’ sabuklama halinde ağızdan döküldüğü ve kahramanın ipini kendi eliyle çektiği bu tek kişilik piyes manipülatif bir zekanın silahını sonunda dayanamayıp kendine yöneltiği nokta sanki. Eski sadistleri kırpıp kırpıp mazoşist yapıyor olabilirler. Trier, bundan sonraki günlerini ağlayıp özür dileyerek, yerle yeksan olarak geçirebilir. Ne de olsa bir Mel Gibson değil ve son filmi de bir kehanet gibi ‘Melancholia’ adını taşıyor. ‘Okey, Nazi’yim’ şakasının şakaya gelir yanı olmadığını anladığı andaki surat ifadesi youtube klasikleri arasında yer alacağa benzer. ‘Melancholia’dan megalomania’ya giden yol kadar, megalomania’dan melancholia’ya giden yol da bayağı kısa olabilir.

Melancholia’da Alman romantizmi
Lars von Trier’in son filmi apokaliptik bir avant-garde epik. Güzelliği, erotizmi ve yıkımı bir arada harmanlayarak Wagner’in müziğindeki hisse yakın bir romantizm içeriyor. Film, ‘Melancholia Gezegeni’nin dünyaya çarpıp tüm insanlığı yok etmesiyle son buluyor. Trier, stilize numaralarla uğraşmak yerine kendi tarzında dolaştığı bilimkurgu alanını deneysel bir felaket filmine dönüştürüyor.
Oyuncular: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg,
Kiefer Sutherland
IMDB puanı: 6.7



LARS VON TRIER: İstenmeyen adam olmaktan mutluyum
Danimarkalı yönetmen çarşamba günü festivalde yarışan filmi ‘Melancholia’nın basın toplantısında Hitler’e sempati duyduğunu söyledi. Bu yıl en iyi yabancı film Oscar’ını alan Yahudi yönetmen Susan Bier’i tanıyana kadar Yahudilere empatiyle yaklaştığını ekledi. Ama Festival Komitesi, Trier’nin sözlerinde esprili bir yön bulamadı, açıklamaları ‘Kabul edilemez, tolere edilemez ve insanlığın ideallerine ters’ olduğunu belirtti.
Elbette, Trier’yi biraz tanıyan yönetmenler onun bomba patlatma potansiyelini biliyor. 2005’te de George W. Bush’un Condoleeza Rice tarafından kırbaçlanmak gibi sado-mazohist fantezileri olduğunu söylemişti. 2009’da da ‘Antichrist’ın gösterimi ardından kendini dünyanın en iyi yönetmeni ilan etti.

Basın toplantısında sıkıldı
Sonunda Cannes’da yasaklanan yönetmen, perşembe günü Hotel Le Mas Candille’deki basın toplantısı için gazetecilerin karşısına çıktığında şaşırtıcı bir biçimde rahat görünüyordu. Sözlerinin bir halkla ilişkiler felaketi olduğunu, Altın Palmiye şansını yok ettiğini farkındaydı. “Aptalca konuştum. Alaycı olmak için yanlış yerdi” dedi. “Elbette Hitler’e sempati duymuyorum. Hepimizin bildiği gibi Soykırım insanlığa karşı işlenen en büyük suç. Tek mazaretim şu; basın toplantıları sıkıcı olmaya başlayınca performans sergileme huyum var.”
Sinema yazarı Richard Parton, The Daily Beast haber sitesi için tartışmalı yönetmene Susan Bier ve Hitler hakkındaki sözlerini sordu. Trier şöyle cevap verdi:
“Onunla (Bier) aynı film okuluna gittik. Eskiden benim yapım şirketim Zentropa’da çalışıyordu. Bana oranla ona hep özel muamele gösterildiğini, imtiyazlı davranıldığını düşünürdüm. Ama bu hislerimin elbette Susan’ın Yahudi olmasıyla ilgisi yok. Yahudi esprilerini yapmamın sebebi de şu: Hayatımın yarısı boyunca Yahudi olduğumu zannettim. Eğer Yahudi’ysen bu şakaları yapmana izin vardır. O yüzden alışkanlığımı kırmam zaman alıyor. İnsanların yanlış anlamasına üzüldüm. Tüm dünyanın karşısında arkadaşlarımla konuşuyormuş gibi konuşmak yanlıştı.”
Trier ‘persona non grata’ (istenmeyen adam) statüsü için de şunları söyledi:
“Bu sinir bozucu bir durum. Gilles (Jacob, Festival Başkanı) ve Thierry (Frémaux, Festival Sanat Direktörü) yakın arkadaşlarım. Ama bu statü bana çok uyuyor. Bunun için oldukça mutluyum.”


64. Cannes film Festivali Kapanış Töreni ile sona erdi. Nuri Bilge Ceylan, 'Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle 'Büyük Ödül'ü kazandı.
Ödül kazanan bütün filmler şöyle:
http://www.internetingazetesi.com/wp-content/uploads/2011/04/nuri_bilge_ceylan_0526.jpg *Altın Palmiye: Tree of Life - Terrence Malick
*Jüri Büyük Ödülü: Bir Zamanlar Anadolu'da (Nuri Bilge Ceylan) ve Le gamin au vélo (Jena-Pierre ve Luc Dardenne)
*En İyi Yönetmen: Nicolas Winding Refn, Drive
*En İyi Erkek Oyuncu: En İyi Erkek Oyuncu: Jean Dujardin, Artist
*En İyi Kadın Oyuncu: Kirsten Dunst, Melancholia
*En İyi Senaryo: Footnote Joseph Cedar
*Jüri Özel Ödülü: Polisse Yönetmen: Maiwenn
*Altın Kamera (Camera d'Or): Las Acacias (Yönetmen: Pablo Giorgelli)
*Kısa Metraj: Cross Country (Yönetmen: Maryna Vroda)
Yapımcılığını Zeynep Özbatur Atakan'ın üstlendiği, Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Muammer Uzuner, Ahmet Mümtaz Taylan'ın baş rollerde yer aldığı filmin çekimleri Keskin'de yapıldı.
Bosna Hersek ve Türkiye ortak yapımı olan ve Eurimages tarafından desteklenen film, bir doktor ve bir savcının 12 saatlik gerilimli hikayesini anlatıyor.
Görüntü yönetmenliğini Gökhan Tiryaki'nin yaptığı, 2 saat 35 dakika süren filmin senaryosunu, Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan yazdı.
CEYLAN'IN CANNES MACERASI
Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, ''Bir Zamanlar Anadolu''da filmiyle 5. kez Cannes Film Festivali'ne katıldı. Ceylan'ın Cannes Film Festivali tecrübesi, 1995 yılında başlamıştı.
Ceylan'ın, ilk kısa filmi Koza, 1995 yılında Cannes'da gösterildikten sonra, yönetmen çektiği uzun metrajlı ''Uzak'' filmiyle 2003'te ''Büyük Jüri Ödülü''nü kazandı.
Ceylan, 2006'da ''İklimler'' isimli filmiyle Cannes'da ''FIPRESCI'' ödülüne layık görüldü, son olarak 2008 yılında, ''Üç Maymun'' filmiyle festivalde en iyi yönetmen seçildi. Yönetmen Ceylan, 2009 yılında festival jürisinde yer aldı.

Gidecek bir yolumuz var...

http://www.resimlerfrm.com/wp-content/uploads/2010/12/green-mile.jpg "Yoruldum patron, sürekli yolda olmaktan yoruldum, yağmurdaki yalnız serçe gibi, insanların birbirlerine kötü davranmasından yoruldum."

John Coffey... Bu dünyada hayatını sadece ve sadece başkalarının mutluluğuna adamış insanlar var... Amerikan sineması her senaryoyu her projeyi en iyi şekilde sunmayı beceriyor... 3 asırlık tarihi olan bir toplum ne kadar tarihi projeler çıkardı biliyoruz... John Coffey karakterini de ıska geçmeyen yapımcılar kendi gibi dev bir yüreği olan adamı alın size hayatı son nefesine kadar başkalarına adamak nasıl olur görün dediler hepimize... Bir insan ağlayabiliyorsa bir bebeğe benzer... Dilimize pelesenk olmuştur bebek gibi ağlama deyimi... Ama hayatın başlangıcı ağlamaktır... Zaman geçtikçe kararan kalpler ağlamayı unutur ağlatmayı seçerler... Ve o bebek saflığından ummanlar ötesinde uzaklaşırlar... Bu yüzden insanların çoğu John Coffey'leri sever çünkü olamadıkları başaramadıkları doğruyu onda görürler... Maalesef biz bizim John Coffey'lerimizi ıska geçiyoruz... Bu topraklarda hayatını başkalarına adayan çok hikayeler var... Kendi için değil başkası için ağlayabilen, gözyaşı musluğu kapanmamış, kalbi kararmamış, tek amacı başkalarının mutluluğu olan, yaşamayıp yaşatmayı seçen çok senaryolar yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak bu coğrafyada... Bu filmi izleyin, izletin... Özellikle de ben merkezli yaşayan insani değerlerini yitirmiş, ağlamayı unutmuş, adeta tırnak içinde ölmüş ruhları gömüldüğü yerden çıkarmak için iyi bir seçim olacaktır... Muhteşem oyunculuklar ve tarihe geçecek bir film, iyi seyirler..
Artık kendime yeni bir seri başlatmış bulunmaktayım, kendimi sinema dalında eğitmek için film izlemek, yönetmenini ve anlatı tarzını analiz etmek dışında, yabancı kaynaklarda pek çok sinematografik dersler araştırdım, okudum ve okumaya devam ediyorum. Ve hiç bir şekilde Sinema okuluna gitmeyi düşünmüyorum aslında, neden mi ? Elbette ki akademik eğitim bir ünvan sahibi olmanıza yarar ancak onun öncesinde eğer sinemada gerçekten bir yerlere gelinmek istiyorsa başlıktada dediğimiz gibi çay ve sigara ile paketlenmiş uzun muhabbetlerde kalan Dehalar yerine, kalkıp bir şeyler yapmak gerek yani çalışmak gerek. Böyle diyor günlüğünde Robert Rodriguez. Ekipsiz Asi ( Rebel Without A Crew ) kitabını okuduğumda uzaklarda olan o dahi adam sayesinde gittiğim yolun yanlış olmadığını anladım bir şekilde, yapmılş olduklarımı belki şu ana kadar küçümsüyordum belkide zaman kaybı,delilik olarak görüyordum ama Rodriguez usta bir kez kamçıladı beni, özgüven getirdi, her genç sinemacı gibi kendimi o kitabın içinde buldum.


http://i21.photobucket.com/albums/b300/spacemonkey_fg/More%20Random%20Pics/Rebel3.jpg
Kalabalıklar film sanatı,film estetiği,film tarihi vs. üzerine konuşurken Robert Rodrugiez oturduğu yerden doğruldu, hareket etti çalıştı ve bir film yaptı. Robert bir Godard kadar derin değil belki ama çok iyi bildiği bir şey var film eleştirisinin film yaparak yapılacağı. Maddi zorlukları bahane ederek, üretmeden, sinema hakkında atıp tutan " Türk Sineması Neden Gelişmiyor ?" sorusuna uydurma cevap bulanlara diye Türkçe'ye çevriliyor bu kitap. Dehanın %99'u terlemektir yani çalışmak. Her türlü sıkıntıya katlanarak, sabrederek,hayallerine ve fikirlerine inanarak yola devam etmektir. Oysa görüyoruz ki bugün ülkemizde sinema eğitimi veren üniversitelerde öğrencilerde hocalarda dehanın çay ve sigara ile paketlenmiş uzun muhabbetlerde gizli olduğunu düşünüyorlar. Herkes sinema hakkınd atıp tutuyor, Gazeteciler, doktorlar, yazarlar, şarkıcılar vs. birdenbire usta(!) yönetmenler ve eleştirmenler olarak çıkıyorlar karşımıza.

Kameranın arkasına geçip her türlü sıkıntıyı göğüsleyip film yapacak, görüntülerle konuşacak, üretilen taklit Türk sinemasının karşısında dimdik duracak biri yok mu ? İnanıyoruz ki var ancak gerçeklerle arasına duvar örülüyor.

Film Noir Nedir ?

Suç, cinayet, yozlaşma, paranoya, kıskançlık, karamsarlık, sisli geceler, gölgeler, karanlık, ve siyahla beyazın keskin kontrastı. Film Noir denilince akla ilk gelen özellikler bunlar olur herhalde.


Bu tür, II. Dünya savaşı sonrasında popülerlik kazanmıştır. Savaş sırasında insanların nekadar kötü şeyler yapabileceği görülmüş, kafalarda yaşam ve insanlık hakkında şüpheler oluşmuş ve Hollywood ise bu şüphe ve korkuları paraya çevirmeyi çok iyi becermiştir.

Kara film terimi ilk olarak 1946 yılında İsviçreli eleştirmen Nino Frank tarafından kullanılmıştır fakat zamanında klasik kara filmler yapmış ve yapmakta olan film yapımcıları ve oyuncular Kara film çektiklerinin farkında bile değillermiş.

Hollywood'un klasik kara film dönemi, 1940'ların başından 1950'lerin sonuna kadar uzanır. Orson Welles'in Habisin Dokunuşu (Touch of Evil, 1958) filmi klasik dönemin son filmi olarak kabul edilir.

Bazı akademisyenler kara filmin aslında sona ermediğini, ama üslubunun gelişen yapım şartlarıyla güncellenip, şekil değiştirdiğini söylerler.

Temel Özellikleri şöyle sıralanabilir.

1) Kara filmler, yalın aydınlık/karanlık kontrastlarını ve sade ışıklandırma sistemlerini kullanmaya yöneldiler.

2) Kara filmler, çok sık 'geriye dönüş', 'ileriye gidiş' tekniklerini,ve hikâyedeki sıralamayı belirsizleştiren diğer teknikleri içeren, anlaşılması güç konulara sahip olmaya meyillidir.

3) Çoğunlukla başkahraman tarafından, dış sesin sonradan eklendiği anlatım da -her şeyi bilen anlatıcı tarafından- bir yöntem olarak kullanılır. (Out of the Past, 1947)

4) Belli örnek karakterler çoğu kara filmde rol alırlar-sıkı dedektifler, femme fatale’ler, rüşvet yiyen polisler, kıskanç kocalar, cesur hasar tespitçileri ve bezgin yazarlar. Diğer yaygın konularda ise başkahramanlar; soygun, dolandırıcılık veya zinalı olaylar içeren tehlikeli komplolarda filme dâhil edilirler. Postacı Kapıyı İki Kere Çalar (1946), Double Indemnity (1944)

5) Suç (genellikle cinayet), hemen hemen her kara filmde bir öğedir; standart sorun olan hırsa ek olarak, kıskançlık da sık sık bir suç motivasyonu olur. (The Usual Suspects (1995))

6) Kara filmler standarttan daha hatalı ve ahlaken daha şüpheli olan kahramanlar etrafında dönmeye meyillidir, bu tür kahramanlar genelde bir çeşit enayidirler.
7) Kara film aslında sık sık karamsar olarak tanımlanır. En tipik olarak kabul edilen kara film hikâyeleri, istenmeyen durumlarda tuzağa düşen (genelde buna sebep olmayan ancak olayların daha da sarpa sarmasından sorumlu olan), rasgele çabalayan, kaderi umursamayan ve sık sık mahkûm olan insanları anlatır. Reservoir Dogs (1991)


8) Kara film, çoğu kez şehirsel bir dekorla bütünleştirilir ve birkaç şehir -özellikle Los Angeles, San Francisco, New York ve Chicago-çoğu klasik filmin çekim yeridir Barlar, salonlar, gece kulüpleri ve oyun odaları sık sık aksiyonun geçtiği sahneler olur.
Önemli sayıda kara filmin zirveleri sık sık rafineriler, fabrikalar, trenlerin geçtiği alanlar, elektrik santralleri gibi endüstriyel mekânlarda geçer -en iyi ve tartışmalara yol açan sonuç Beyaz Öfke (White Heat) filmindedir.

9) Klasik kara film, dönemin Amerikan sosyal görünümü ile bağdaştırılmıştır. (Özellikle 2. Dünya Savaşı'yla oluşan yüksek düzeyde bir kaygı ve yabancılaşma duygusuyla birlikte.)1950'lerde ve Read Scare'in zirvede olduğu dönemde çekilmiş olan kara filmlerin kültürel bir paranoyayı yansıttığı söylenir.

www.sanatnotlari.blogspot.com

Kayıt devam ediyor...



[Rec] serisinden yeni haberler var...

Yönetmenliğini ve senaristliğini yaptıkları [Rec] ve [Rec] 2 ile muhteşem bir ikili olduklarını kanıtlayan Jaume Balagueró ve Paco Plaza'nın devam filmlerini ayrı ayrı çekecek olduğu daha önce belli olmuştu.

İki devam filmiyle gelen çete, senaryolarını ortak yazdıkları [REC] Génesis ve [REC] Apocalypse'i aralarında paylaştılar ve bu sene vizyona girecek üçüncü filmde kamera arkasına Paco Plaza geçti.

Bir düğün esnasında başlayan olayları konu alacak üçüncü filmin afişi de hazır. İlk iki filmden ayrı olarak klasikleşmiş apartmanı terkeden ve açık havada geçecek olan [REC] Génesis'in sonlarına doğru yapacağı bir twist ile dördüncü filmin kapısını sonuna kadar açacağı söyleniyor. Merakla bekliyoruz...

Sanatsal Filmlerdeki Yapı


Sanatsal film, sinema tarihinin başlangıcından itibaren devam eden süreçte sessiz sinema ile başlangıcı nitelendirilebilir bir süreçtir.Sinema sektörünün devamlılığı sürerken Sergei Eisenstein bu sanat dalına büyük bir katkı sağlamıştır. Tiyatroda yapılamayan etkileri sinemayla izleyice aktarmaya çalışan Sergei Eisenstein; mekan yaratma, sahne içinde çözümlemeler, izleyiciye olay örgüsünü sağlıklı bir şekilde iletme, senaryolardaki açıkları kapatma, devamlılığı olan diyalog çözümlülüğünü yaratma vb. birden çok katkı sağlamıştır. Bu katkıların ardından film endüstrisi gelişerek oluşmuş ve şekillenmiştir. 1950'li yıllardan sonra Sergei Eisenstein'in birçok araştırmasından etkilenen Andrey Tarkovski bunlardan sadece birini temsil eden sanatçıdır.

Günümüze kadar devam eden sanatsal film endüstrisi ve yaklaşımı aslında belirlenmiş kurgu tekniklerini çözümleyen, anlatan, üzerinde doğru yargıya varmak için bir sürü deney yaparak geliştiren bu insanların çizgilerinden ilerlemektedir. Sanatsal filmlerin değerlendirme aşaması ise kurgu tekniklerinin tam şekliyle incelenerek, aslında iletişimsel alanda geçerliliği olan durumlara bağlı kaldığını tartışılarak yapılır. Genel plan görüntüsü ardından, ayrıntı plan girilmez. Çünkü izleyicide ayrıntının kime ait olduğuna dair şüphe uyandırır ve
bu hissedilmeyen bir gerginlik oluşturur. Bu tarz kurgulamaların sanatsal filmlerde veya yönetmenlik bakış açısını değerlendirmede yeri yoktur. Ancak bir sahne çözümlemesi içerisinde izleyicide bir gerginlik oluşturulmak isteniyorsa bu tür kurgulamalara başvurulabilinir . Ayrıca sanatsal filmler yönetmenin kişisel yeteneğini ön plana çıkarmaya yöneliktir. Anlatılan konuya en iyi şekilde izleyiciyi dahil edebilme yeteneğidir bu aslında. 1980'li yıllardan sonra oluşan yetenekli yönetmen kavramı sanatsal film endüstrisini sarsmaya gücü yetmese bile sinema izleyicisini sanatsal filmlerden uzaklaştırmış, popülerliğe çekmiştir. Sebebi ise yönetmenlerin doldurmaları gereken film sürelerini doldurup herşeyi sonuç bölümünde açıklamayı tercih etmeleridir. Ve bu popüler kitleyi kendine bağımlı kılmıştır.

Günümüzde hala bir çok sanatsal filmleri takip eden festivaller vardır, gün geçtikçe de değer kazanmaktadır. Sanatsal filmin amacı olan anlatılan konudaki psikolojik duyguyu en iyi bir şekilde yansıtma, anlatılan konuya gerekli değeri kazandırma biçimi, yönetmenlerin kurgu kuramlarını en iyi
şekilde özümseyip yenilikler katmasıyla algılanabilir. Bu kavramlardan sonra oyunculuklar devreye girmiş olacaktır.

Sanatsal filmlerde değerlendirmeler filmin yönetimi konusunda yapıldıktan sonra oyunculuklara değinir. bir çok yönetmen ise günümüzde en iyi film ödülünü kazanmakla birlikte aynı filmde en iyi oyunculuk ödüllerini almaya çalışmaktadır. Sanatsal filmlerde önemli olan herhangi bir insanın hikayesini, yaşadığı duygusal veya sosyolojik olayi en iyi şekilde izleyiciyi aktarabilmesi ve izleyiciyi bütünlüğe dahil edebiliyor olmasıdır.

formspring.me

Ask me anything http://formspring.me/DOGUKANBAHADIR
top