Lars Von Trier kuşkusuz Avrupa sinemasının en farklı kişiliklerinden. Ne yaptı diye değil neler yapmadı diye sormak bu adam için en doğrusu olur. Antichrist’ten bu yana ve daha öncesindede ilgi çeken ve anlaşılmayan bulanık ve bir o kadarda baş kaldıran filmlere imza attı.Auteur dediğimiz şahısların önde gelenlerinden öyle ki dogma 95 manifestosunun yaratıcılarından ve daha sonra ise kendi manifestosunu yaratan bir adam. Şu ana kadar yaptığı filmler asla tekdüze değil aksine tamamiyle kendini tatmin etme amacıyla kendi manifestosunu tatmin eden çok yüklü şahsi filmler.
Lars Von Trier kuşkusuz Avrupa sinemasının en farklı kişiliklerinden. Ne yaptı diye değil neler yapmadı diye sormak bu adam için en doğrusu olur. Antichrist’ten bu yana ve daha öncesindede ilgi çeken ve anlaşılmayan bulanık ve bir o kadarda baş kaldıran filmlere imza attı.Auteur dediğimiz şahısların önde gelenlerinden öyle ki dogma 95 manifestosunun yaratıcılarından ve daha sonra ise kendi manifestosunu yaratan bir adam. Şu ana kadar yaptığı filmler asla tekdüze değil aksine tamamiyle kendini tatmin etme amacıyla kendi manifestosunu tatmin eden çok yüklü şahsi filmler.
Yapımcı : Semih Yemişçi
Sunucu : Semih Yemişçi
Kamera : Tufan Küçükaslan
Grafik Animasyon : Riyan Kartal Erdal Can
Kurgu : Salim Güven
Line Tv 2014
We just submitted to the Los Angeles Turkish Film Festival with the Echo Short Film.
Watch Echo Trailer Here ;
Nicolas Windin Refn Danirmaka'lı sinema dünyamıza "Driver" adlı filmiyle hızlı giriş yapmış bir yönetmen. Driver filmiyle kendine has stilini birazda olsa biraz tattıran NicolasSadece Tanrı Affeder ile Tarantino'ya atıfta bulunuyor.
50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na 68 film başvurdu. Festivalin 50 yıllık tarihinde rekor anlamına gelen 68 film, Altın Portakal’ın en iyileri arasında yer almak için ön jüri karşısına çıkacak.
Portakal’a bu yıl başvuran ilk film sayısında da bir rekora imza atıldı. 50. Festivale başvuran 68 filmin 46’sı yönetmenlerinin ilk filmlerinden oluşuyor.

Aşk öyle bir şey ki kelimeler onu tanımlayamaz. Siz siz olun bırakın onunla oynamayın yahut bozarsınız ya da bitirirsiniz. Aşkı bırakın aşk olarak kalsın, aşk aslında ne bir roman ne bir hikaye ne de bir masal ne de şiir. Bizler aşkları hep oralarda görmedik mi ... kavuşamazsınız aşk olur demiş şair kelimelere dökmeye çalışmış zira aşk insanı sarhoş etmiş öyle sıkıştırmış ki kelimelere kusmuş insan onu. Aşkı siz yaratamaz yazamazsınız. Sadece bir gün bir bakarsınız ki kapı çalmış aşk gelmiş.
"Echo" is minimalistic short film tells the short moments through the human mind. Expectations and not knowing about the future with the affection of past, waiting is our unavoidable destiny. Facing with your destiny or results of your choices shape the life and causes a inexplicable chaos in mind. Echo is a story where a man looks for an answer for his life...
Hayat öylesine bir yol ki betimlemesi imkansız, belki tek bir kalıba sığdıralacak kadar basit ama insan için karmaşık, bir köprüden geçiş hakikat köprüsü değil çünkü hakikatın ne olduğunu bilmiyorsunuz.
Sezilerinize güvenerek aşağıda ne olduğu belli olmayan hatta geçebilmeyi başardığınızda geçmenizin vebalinin veya sonuçlarının kestirelemediği sallanıp duran tahtadan emanet bir köprü ki yıkılmaya, çökmeye meyilli.
Ve hayatımda aynı anda
hiç böylesine kendimden kopmuş.
...ve bir o kadar da
kendimde hissetmemiştim
Fransız filozof Albert Camus'un depresif durumlarda kişilik ironiside içinde barındıran özdeyişi ile başlıyor Tony Kaye'nin yeniden dönüş filmi olan " Detachment". Film ise kendi halinde bir ücra bir kasabada sosyal yaşamdan kopan karşılıklı anlayış ve sevgiyi yok sayan... hayattaki anlamını yitiren, belki yaşamın getirdiği acıyla daha da kötü olmaya karar veren, psikolojik olarak yıpranmış ve ne yaptığını bilemeyen zihinsel ve vicdani olarak hayattan tamamen kopan lise çağındaki hırçın öğrencilerin tekrar topluma kazadırma amacıyla öğretim hayatını devam ettiren okuldaki "karamsarlığı" bizlere başta sözleşmeli ve sürekli okul değiştiren öğretmen Henry'nin ve diğer öğretmenlerin gözünden anlatmaya çalışmakta.

İnsanlar hayatlarının kurtulmasını istemiyorlar. Hiçkimse sorunlarının çözülmesini istemiyor. Dramlarının,önemsiz meselerinin, hikayelerinin çözümlenmesini, pisliklerinin temizlenmesini istemiyorlar.
Çünkü geriye ne kalacağını biliyorlar; Büyük ve korkunç bir bilinmeyen..."
"Hiçliğe yapacağımız iniş başlamıştır,lütfen kemerlerinizi bağlayın.."
"Banyoda traş bıçakları var,içebileceğim iyot var,yutabileceğim uyku hapları var. Seçim meselesi, yaşa ya da öl! Aldığımız her nefes bir seçim, geçen her dakika bir seçim,olmak ya da olmamak.
Kendinizi merdivenden atmadığınız her an bir seçimdir,arabanızı duvara çarpmadığınız her an hayata yeniden başlıyorsunuz.
""Eğer kimse izlemiyorsa herhangi bir şey yapmanın çok anlamsız olduğunun farkına varıyor insan."
"Çarmıha gerilme sırasında izleyici sayısı düşük olsaydı, olayı başka bir zamana ertelerler miydi, diye düşünmeden edemiyorum.Mesela İsa mesih, kendisini kimsenin izlemediği, kimsenin ona işkence etmediği ve başında ağlayıp sızlamadığı bir kodeste can verseydi acaba bizi kurtarabilir miydi? Saygısızlık gibi olmasın ama, kurtarabilir miydi? Ormandaki bir ağacın devrilişini kimsenin duymaması gibi, İsa'nın çektiği acılara da kimse şahit olmasaydı, kurtulur muyduk?"
Fatih Akın Almanya'da yetişmiş Türk yönetmen ... Gegen Die Wand ( Duvara Karşı ) filmiyle adından daha fazla söz ettirmişti. Çünkü karakter ve öyküleme arasında sıkıntı yaşayan avrupa sinemasına ilaç gibi gelen bir film yapmıştı. Gegen Die Wand Almanya'da yaşayan iki Türk üzerinden, hayat karşmaşasını çözememiş bir veya iki dakika sonra ne olacak umrunda bile olmayan Duvara Karşı süratle giden iki insanın öyküsünü anlatıyordu veya daha doğrusu geçmişin kara bulutlarıyla güreşen bir Türk olan Cahit'in Sibel'le karşılaşması neticesinde bir hayli karmaşık olan hayatlarının dibinden yüzerek çıkma mücadelesi vermekteydiler her ne kadar duvara hızla gitseler ve çarpsalarda ölmeyi beceremiyorlardı ... Hayat onları yaşamaya mahkum etmiş ve onlarda bu yaşama bir anlam yüklemeye çabası içerisinde psikolojinin üst doruklarını zorluyorlardı. Cahit ve Sibel aslında anlam neymiş umursamazken farkında olmadan hayatlarına anlam sokmuşlardı bile... birbirleri için anlamsız hayatlarında hatta boktan hayatlarında bir anlam olmayı başarabilmişlerdi sanırım. Ancak bir duvar yıkılsa hayat onlara başka duvar çıkaracaktı... hayat onlara duvar örmeye devam edecekti ... çünkü geçmişte onlar hayata karşı karamsarlıklarından güneşi görmeyi bile red etmiş ve ilk duvarı onlar örmüşlerdi... alışkanlık olsa gerek ki artık onlar bıraksada hayat onlara duvar örmekteydi... kaçan baştan kaybeder misali hayata karşı yenilgilerini kabullenmek istemezcesine inatla duvara ilerlemekteydiler ... belki baştan kaybedilmişti ama belki kazanacak en ufak şey bile onları yaşama bağlayabilirdi... bu anlam arayışını aşkta bulan ikili son duvarı aşamadı belki ... belkide duvar yoktu ama onlar tekrar bir duvar yaptı... Cahit beklemeden gitti .. Sibel ise Cahit'siz mutsuz olan hayatında yaşarmış gibi yapmayı tercih etti. Hayat çok garipti seçenekler çoktu. Duvarlar önümüzdeydi ama yıkmakta bizim elimizdeydi sanki... ama herşeye rağmen hayat devam etti ... güneş tekrar doğdu bir başka duvar belki yine örüldü. Ölüme kadarda örülecekti ama yaşam devam etmek zorundaydı. Son söz olarak Birol Ünel harika bir oyuncu.
Holywood ve yabancı sinema endüstrisi Türkiye'nin yaşam stilini hala anlamış değil sanırım. Taken 2'yi izledim film 2012 yılında geçmesine rağmen 70' lerdeki polis arabaları.. çarşaflı kadınlar, boş dolaşan erkekler İstanbul sahnelerinin yine vazgeçilmez figürü olmayı başarmışlar. Elbette bunlar yok değil ama Türkiye iki medeniyet çatışması yaşar gibi yavaş gelişen ülkelerden biri olduğu için bu tarz farklı yaşam tarzlarını içinde barındıran bir şehir İstanbul. Ama ne hikmetse İstanbul yabancı filmlerde her gösterildiğinde batısal değil de doğusal tarzı ön plana çıkmakta hep. Sevdiğim bir filmci olan Luc Besson bu filmin yapımcısı... bu kez umuyordum ki Besson daha öncelerin yaptığı hatalarına düşmeyecek ve İstanbul'daki yaşamı biraz daha araştırıp filmde yönetmenle İstanbul'u gerçeğine yakın kameraya alacak. Ama Besson'da es geçti ... anlaşıldı ki İstanbul sinema tarihinin en çok yanılgılarından biri olacak. Son dönem filmlerini izlerken Paris'te 70 model polis arabaları yokken İstanbul'da niye böyle bir şey kullanılmış aslında gerçekten sormak gerek. İstanbul " Midnight Express" ten tutun Taken 2'ye kadar sinemanın kurbanı olmuş demeyeceğim tabii ama ortada bir yanılgı olduğu gerçeğinide atlamamak gerek. Zira İstanbul'u gezen gören tüm izleyiciler bunun farkına kendileri varacaktır. Öküz altında buzağı hiç aramak istemem ancak İstanbul bu şekilde gösterilmeye devam ederse bunun sadece İstanbul ve Türkiye'deki yaşam hakkında bilgi yoksunluğu olarak değil... Türkiye'nin inatla Avrupa'ya ters düşen bir ülke olduğunu imgelemeye çalışan kasti eylemler olarak göreceğim.
Yalnız olmak insanların belkide en çok korktuğu çaresizce durumlardan biridir şu dünyada. Ancak yalnızlık derken "yalnızlık" kavramınıda iyi açmak gerekiyor. Bir odada oturmuş, telefonu hiç bir şekilde çalmayan dert ortağı olacak bir arkadaşı bile olmayan, sokaklarda onlarca surat arasından sıyrılıpta yürüyen kişi değildir sadece yalnız olan. Aslında Franz Kafka yalnızlığa başka bir boyutta getiriyor bir sözüyle. " Benim yalnızlığım insanlarla doludur" diyor bir sözünde.

Steeve McQueen son zamanlarda en çok dikkat ettiğim yönetmenlerden biri oldu. Hunger ile yakaladığı kendine has stili… ve oyuncu Fassbender’i kendi duygu ve düşüncelerinde imgelediği karakter biçimiyle yoğurup tekrar açması bize McQueen filmi dedirtecek bir form çıkardı ortaya. Zira son filmi Shame ile artık iyiden iyiye beni sarsmaya başladı… sadece beni değil benim gibi düşünenleride eminim ki sarsmıştır. Hunger’la başlayan ve Shame ile daha çok acımasızca ilerleyen bu manifesto vari filmler bir cesaretin işi değil.. zaten olması gereken şeyleri tekrar sinemaya kazandırmanın işidir.

Arkana bakmak faydasız ... geri dönemezsin... önüne bakıyorsun puslu... bir yere gidiyor ama nereye belli değil. Gelmeyecek olduğunu bildiğin halde beklersin telefonu. Bir kez daha arkana bakarsın sonra önüne ... ayakların istemeden bir adım atar ... devam etmek zorunda olduğunu anlarsın .. hiç bir yol yoktur ki sonu olmasın ... iyi ya da kötü bitecektir bu yol ve girersin pusun içine ... soğuk pus sizi kapladığında sıcak bir el ararsınız tutmak için ... çırpınırsınız... yürümek eziyet haline gelir... dayanacak bir omuz ararsınız. Yürümek kadar konuşamamak yalnız yürümekte yormuştur sizi. Herkes yürür o yolu ama kör misali kimse görmez birbirini ... kimse kimseyi duymaz ya da duymak istemez. Yorulduğunuzu haykıracak bir surat ararsınız sesinin dağlarda yankılanır ama cevap gelmez. Tik tak'ları duyarsınız yankılı uzaklardan gelen ... zaman görecelidir size göre ... bazen çabuk geçsin istersiniz bazen hiç geçmesin ... ama akıp gider zaman ... tik tak sesi sizi yolun sonuna doğru yaklaştırır işte. Dersiniz ki ben nereden geldim, girdim bu yola ... tekrar arkanıza bakarsınız ... bir anlam vermeye çalışırsınız ... öyle ya da böyle bitecektir bu yol girmişsinizdir çaresizce Tanrı'yı hissederek. Her adım sizi biraz daha yaşlandırır ... yürürken dayanamayanları, pes edenleri görürsünüz... "bu yol bitmeyecek ben bırakıyorum" diye isyan etmektedirler. Adım attıkça yaşlanıyor, direnciniz zayıflıyordur... pes edenleri gördükçe ... bedeniniz size daha ağır geliyordur. Ancak pes edenlerden olmak istemezcesine yürümektesinizdir bu yolu ... ama o aptal soruyu sorarsınız kendinize yine ... ya bu yolun sonunda hiç birşey yoksa ? Koskoca bir karanlık ve hiçlikten başka ... Sonra yine arkanıza bakarsınız ... geldiğiniz yeri göremeden ... belki bir hiçliğe uzanan yolda yürümeye devam edersiniz kumar oynarcasına. Sizi taşıyan hisleriniz olur... içinizdeki ses ise pusula.
Subscribe to:
Comments (Atom)

