Echo Short Film




"Echo" is minimalistic short film tells the short moments through the human mind. Expectations and not knowing about the future with the affection of past, waiting is our unavoidable destiny. Facing with your destiny or results of your choices shape the life and causes a inexplicable chaos in mind. Echo is a story where a man looks for an answer for his life...





Hayat öylesine bir yol ki betimlemesi imkansız, belki tek bir kalıba sığdıralacak kadar basit ama insan için karmaşık, bir köprüden geçiş hakikat köprüsü değil çünkü hakikatın ne olduğunu bilmiyorsunuz.
Sezilerinize güvenerek aşağıda ne olduğu belli olmayan hatta geçebilmeyi başardığınızda geçmenizin vebalinin veya sonuçlarının kestirelemediği  sallanıp duran tahtadan emanet bir köprü ki yıkılmaya, çökmeye meyilli.

Ah İnsan !

  
                


"Tanrı'ya inandığımızı düşünüyoruz, iyi zamanda Tanrı'yı unuturken veya yok sayarken kötü zamanda Tanrı'nın dostluğuna ve merhametine sığınıyoruz ölüm ve yaşamın gizemleri karşısında deli gibi korkuyoruz. Toplumsal çekişme içerisinde kendi kimliğimize yenilerek fazlasıyla kendimizi merkez alıyoruz ama kendi benliklerimizin sınırlılığı düşüncesiyle baş edemiyoruz. İnsan aklının muhteşem ve hatta kusursuza yakın olan bilgisayarldan bile katlarca daha mükemmel olduğuna inanıyoruz, İlerlemeye ve aklın gücüne inanıyoruz, ama insan doğasının karanlık yönleri de bizi ele geçiriyor. Doğanın en üstün yaratığı olduğumuza inanıyoruz ama bir köpek bile bazen kalbimizi sancıtıyor. En mükemmelin biz olduğuna inanırken açlıktan ölen insan sayısı neredeyse hayvanlarınkini aratmıyor. Yaşadığımız dünyada yaşayabilmeyi becerebilmişiz gibi başka gezegenlerde yaşam arıyoruz. İnsanın gerçekte ne olabileceğini çözmüşüz gibi insanlıktan söz ediyoruz. İyiliğin var olduğuna inanırken aslında kötülüğün varlığından iyiliğin olduğunu unutuyoruz. Evreni kontrol altına tutacak gücü olduğumuza inanırken bir doğal affetle tekrar Tanrı'nın kollarına koşuyoruz. Efendilikten ve herşeyden en önemlisi insan olmaktan bahsederken aslında paranın insan olmayı belirleyen şey olduğunu unutuyoruz. Tanrı'ya inandığımızı düşünüyoruz çünkü insanlara cenneti vaad ediyor... ama bilmiyoruz ki patronunuz para vermese niye çalışasınız. Tanrı'ya inandığımızı düşünüyoruz çünkü cehennemden korkuyoruz. İnsan olduğumuza inanıyoruz çünkü öyle düşünüyoruz ama insanı insan yapan kavramların gerçekte neler olabileceğini bilmiyoruz. Seks saplantımız var, ama imgelemden korkuyoruz ve sarsılmaz tabularla kendimizi korumaya alıyoruz. Eşitliğe inanıyoruz, ama alt sınıflardan nefret ediyoruz. Kendi bedenlerimizden korkuyoruz ve her şeyden önemlisi ölümden korkuyoruz.




Kopmak



Ve hayatımda aynı anda
hiç böylesine kendimden kopmuş.


...ve bir o kadar da
kendimde hissetmemiştim

Fransız filozof Albert Camus'un depresif durumlarda kişilik ironiside içinde barındıran özdeyişi ile başlıyor Tony Kaye'nin yeniden dönüş filmi olan " Detachment". Film ise kendi halinde bir ücra bir kasabada sosyal yaşamdan kopan karşılıklı anlayış ve sevgiyi yok sayan... hayattaki anlamını yitiren, belki yaşamın getirdiği acıyla daha da kötü olmaya karar veren, psikolojik olarak yıpranmış ve ne yaptığını bilemeyen zihinsel ve vicdani olarak hayattan tamamen kopan lise çağındaki hırçın öğrencilerin tekrar topluma kazadırma amacıyla öğretim hayatını devam ettiren okuldaki "karamsarlığı" bizlere başta sözleşmeli ve sürekli okul değiştiren öğretmen Henry'nin ve diğer öğretmenlerin gözünden anlatmaya çalışmakta.

Gösteri Peygamberi Chuck Palahniuk





İnsanlar hayatlarının kurtulmasını istemiyorlar. Hiçkimse sorunlarının çözülmesini istemiyor. Dramlarının,önemsiz meselerinin, hikayelerinin çözümlenmesini, pisliklerinin temizlenmesini istemiyorlar.

Çünkü geriye ne kalacağını biliyorlar; Büyük ve korkunç bir bilinmeyen..."




"Hiçliğe yapacağımız iniş başlamıştır,lütfen kemerlerinizi bağlayın.."




"Banyoda traş bıçakları var,içebileceğim iyot var,yutabileceğim uyku hapları var. Seçim meselesi, yaşa ya da öl! Aldığımız her nefes bir seçim, geçen her dakika bir seçim,olmak ya da olmamak.


Kendinizi merdivenden atmadığınız her an bir seçimdir,arabanızı duvara çarpmadığınız her an hayata yeniden başlıyorsunuz.


""Eğer kimse izlemiyorsa herhangi bir şey yapmanın çok anlamsız olduğunun farkına varıyor insan."




"Çarmıha gerilme sırasında izleyici sayısı düşük olsaydı, olayı başka bir zamana ertelerler miydi, diye düşünmeden edemiyorum.Mesela İsa mesih, kendisini kimsenin izlemediği, kimsenin ona işkence etmediği ve başında ağlayıp sızlamadığı bir kodeste can verseydi acaba bizi kurtarabilir miydi? Saygısızlık gibi olmasın ama, kurtarabilir miydi? Ormandaki bir ağacın devrilişini kimsenin duymaması gibi, İsa'nın çektiği acılara da kimse şahit olmasaydı, kurtulur muyduk?"




Fatih Akın Almanya'da yetişmiş Türk yönetmen ... Gegen Die Wand ( Duvara Karşı ) filmiyle adından daha fazla söz ettirmişti. Çünkü karakter ve öyküleme arasında sıkıntı yaşayan avrupa sinemasına ilaç gibi gelen bir film yapmıştı. Gegen Die Wand Almanya'da yaşayan iki Türk üzerinden, hayat karşmaşasını çözememiş bir veya iki dakika sonra ne olacak umrunda bile olmayan Duvara Karşı süratle giden iki insanın öyküsünü anlatıyordu veya daha doğrusu geçmişin kara bulutlarıyla güreşen bir Türk olan Cahit'in Sibel'le karşılaşması neticesinde bir hayli karmaşık olan hayatlarının dibinden yüzerek çıkma mücadelesi vermekteydiler her ne kadar duvara hızla gitseler ve çarpsalarda ölmeyi beceremiyorlardı ... Hayat onları yaşamaya mahkum etmiş ve onlarda bu yaşama bir anlam yüklemeye çabası içerisinde psikolojinin üst doruklarını zorluyorlardı. Cahit ve Sibel aslında anlam neymiş umursamazken farkında olmadan hayatlarına anlam sokmuşlardı bile... birbirleri için anlamsız hayatlarında hatta boktan hayatlarında bir anlam olmayı başarabilmişlerdi sanırım. Ancak bir duvar yıkılsa hayat onlara başka duvar çıkaracaktı... hayat onlara duvar örmeye devam edecekti ... çünkü geçmişte onlar hayata karşı karamsarlıklarından güneşi görmeyi bile red etmiş ve ilk duvarı onlar örmüşlerdi... alışkanlık olsa gerek ki artık onlar bıraksada hayat onlara duvar örmekteydi... kaçan baştan kaybeder misali hayata karşı yenilgilerini kabullenmek istemezcesine inatla duvara ilerlemekteydiler ... belki baştan kaybedilmişti ama belki kazanacak en ufak şey bile onları yaşama bağlayabilirdi... bu anlam arayışını aşkta bulan ikili son duvarı aşamadı belki ... belkide duvar yoktu ama onlar tekrar bir duvar yaptı... Cahit beklemeden gitti .. Sibel ise Cahit'siz mutsuz olan hayatında yaşarmış gibi yapmayı tercih etti. Hayat çok garipti seçenekler çoktu. Duvarlar önümüzdeydi ama yıkmakta bizim elimizdeydi sanki... ama herşeye rağmen hayat devam etti ... güneş tekrar doğdu bir başka duvar belki yine örüldü. Ölüme kadarda örülecekti ama yaşam devam etmek zorundaydı. Son söz olarak Birol Ünel harika bir oyuncu.

Bir İstanbul Yanılgısı Daha...


Holywood ve yabancı sinema endüstrisi Türkiye'nin yaşam stilini hala anlamış değil sanırım. Taken 2'yi izledim film 2012 yılında geçmesine rağmen 70' lerdeki polis arabaları.. çarşaflı kadınlar, boş dolaşan erkekler İstanbul sahnelerinin yine vazgeçilmez figürü olmayı başarmışlar. Elbette bunlar yok değil ama Türkiye iki medeniyet çatışması yaşar gibi yavaş gelişen ülkelerden biri olduğu için bu tarz farklı yaşam tarzlarını içinde barındıran bir şehir İstanbul. Ama ne hikmetse İstanbul yabancı filmlerde her gösterildiğinde batısal değil de doğusal tarzı ön plana çıkmakta hep. Sevdiğim bir filmci olan Luc Besson bu filmin yapımcısı... bu kez umuyordum ki Besson daha öncelerin yaptığı hatalarına düşmeyecek ve İstanbul'daki yaşamı biraz daha araştırıp filmde yönetmenle İstanbul'u gerçeğine yakın kameraya alacak. Ama Besson'da es geçti ... anlaşıldı ki İstanbul sinema tarihinin en çok yanılgılarından biri olacak. Son dönem filmlerini izlerken Paris'te 70 model polis arabaları yokken İstanbul'da niye böyle bir şey kullanılmış aslında gerçekten sormak gerek. İstanbul " Midnight Express" ten tutun Taken 2'ye kadar sinemanın kurbanı olmuş demeyeceğim tabii ama ortada bir yanılgı olduğu gerçeğinide  atlamamak gerek. Zira İstanbul'u gezen gören tüm izleyiciler bunun farkına kendileri varacaktır. Öküz altında buzağı hiç aramak istemem ancak İstanbul bu şekilde gösterilmeye devam ederse bunun sadece İstanbul ve Türkiye'deki yaşam hakkında bilgi yoksunluğu olarak değil... Türkiye'nin inatla Avrupa'ya ters düşen bir ülke olduğunu imgelemeye çalışan kasti eylemler olarak göreceğim.

"Eko" Kısa Film Fragmanı



‎"Eko" minimalistik kısa film, insan zihninden kısa anlar sunuyor. Beklentiler ve geçmişin etkisi ile gelecek bilinmezi ile beklemek kaçınılamaz bir kader oluyor. Kaderle yüzleşmek veya seçimlerimizin sonuçları yaşamı şekillendirirken akılda açıklanamaz bir kaosa sebep oluyor. Son kısa filmimizin fragmanı.



Ay'daki Yalnız Adam



Yalnız olmak insanların belkide en çok korktuğu çaresizce durumlardan biridir şu dünyada. Ancak yalnızlık derken "yalnızlık" kavramınıda iyi açmak gerekiyor. Bir odada oturmuş, telefonu hiç bir şekilde çalmayan dert ortağı olacak bir arkadaşı bile olmayan, sokaklarda onlarca surat arasından sıyrılıpta yürüyen kişi değildir sadece yalnız olan. Aslında Franz Kafka yalnızlığa başka bir boyutta getiriyor bir sözüyle. " Benim yalnızlığım insanlarla doludur" diyor bir sözünde.

21st December ?


it's different now... I mean humans are really .. I dont know I can't find even adjective ... we're like living in a dream world ... we need some really serious kick to our asses... in order to realise who we are and what we're really doing. So I really wish something is going to happen on  December.

Utanç





Steeve McQueen son zamanlarda en çok dikkat ettiğim yönetmenlerden biri oldu. Hunger ile yakaladığı kendine has stili… ve oyuncu Fassbender’i kendi duygu ve düşüncelerinde imgelediği karakter biçimiyle yoğurup tekrar açması bize McQueen filmi dedirtecek bir form çıkardı ortaya. Zira son filmi Shame ile artık iyiden iyiye beni sarsmaya başladı… sadece beni değil benim gibi düşünenleride eminim ki sarsmıştır. Hunger’la başlayan ve Shame ile daha çok acımasızca ilerleyen bu manifesto vari filmler bir cesaretin işi değil.. zaten olması gereken şeyleri tekrar sinemaya kazandırmanın işidir.

Yol




Arkana bakmak faydasız ... geri dönemezsin... önüne bakıyorsun puslu... bir yere gidiyor ama nereye belli değil. Gelmeyecek olduğunu bildiğin halde beklersin telefonu. Bir kez daha arkana bakarsın sonra önüne ... ayakların istemeden bir adım atar ... devam etmek zorunda olduğunu anlarsın .. hiç bir yol yoktur ki sonu olmasın ... iyi ya da kötü bitecektir bu yol ve girersin pusun içine ... soğuk pus sizi kapladığında sıcak bir el ararsınız tutmak için ... çırpınırsınız... yürümek eziyet haline gelir... dayanacak bir omuz ararsınız. Yürümek kadar konuşamamak yalnız yürümekte yormuştur sizi. Herkes yürür o yolu ama kör misali kimse görmez birbirini ... kimse kimseyi duymaz ya da duymak istemez.  Yorulduğunuzu haykıracak bir surat ararsınız sesinin dağlarda yankılanır ama cevap gelmez. Tik tak'ları duyarsınız yankılı uzaklardan gelen ... zaman görecelidir size göre ... bazen çabuk geçsin istersiniz bazen hiç geçmesin ... ama akıp gider zaman ... tik tak sesi sizi yolun sonuna doğru yaklaştırır işte. Dersiniz ki ben nereden geldim, girdim bu yola ... tekrar arkanıza bakarsınız ... bir anlam vermeye çalışırsınız ... öyle ya da böyle bitecektir bu yol girmişsinizdir çaresizce Tanrı'yı hissederek. Her adım sizi biraz daha yaşlandırır ... yürürken dayanamayanları, pes edenleri görürsünüz... "bu yol bitmeyecek ben bırakıyorum" diye isyan etmektedirler. Adım attıkça yaşlanıyor, direnciniz zayıflıyordur... pes edenleri gördükçe ... bedeniniz size daha ağır geliyordur. Ancak pes edenlerden olmak istemezcesine yürümektesinizdir bu yolu ... ama o aptal soruyu sorarsınız kendinize yine ... ya bu yolun sonunda hiç birşey yoksa ? Koskoca bir karanlık ve hiçlikten başka ... Sonra yine arkanıza bakarsınız ... geldiğiniz yeri göremeden ... belki bir hiçliğe uzanan yolda yürümeye devam edersiniz kumar oynarcasına. Sizi taşıyan hisleriniz olur... içinizdeki ses ise pusula.

Notalara Dökülen Hayat




Müzikle uzaktan yakından ilgisi bile olmayan çoğu insan Beethoven adını bilir.Müzik dehası bir yana bazı ilklere de imza atmış bu insanın hayatı acılarla geçmiştir.Fakat bir tanesi varki adına trajedi dersek yerinde olur herhalde.


1770-1827 yılları arasında yaşadı.Bonn'da doğdu ve viyana'da öldü.Onun büyük dehasını çok önceden gören Haydn onu Viyana'ya Mozat'ın yanına göndermek üzereyken Beethoven'in annesi ölmeseydi bu iki büyük deha birbirlerini görebileceklerdi.

Dünya'yı Vuran Melankoli



Poster - Melancholia - Melankoli - Lars von Trier - Analiz - Eleştiri

Lars von Trier 1956 doğumlu Danimarkalı ünlü bir yönetmen ve senarist. Pek çok filmiyle ses getirmeyi başarmış ve aynı zamanda muhalif düşünceli biri. Bir avant-garde sinemacı hiç bir şekilde gişe kaygısı olmayan, kurumsal sinemadan nefret eden... hatta ve hatta zamanında yapımcı belalarında kurtulmak için akım başlatan bir şahıs... ancak başlattığı dogma95 akımı yani sinemada %100 doğalcılık akımı endüstrileşen sinema teklonojisinin gelişmesi ve bu teklonojinin daha ucuza ters oranla daha iyi filmler çıkarabilmesine olanak sağlayınca bu akıma pekte sadık kalamadı.  Son zamanlarda varoluşsal veya ontolojik sıkıntılarını filmleriyle öne çıkaran bir film adamı. Şu sıralar cinsel sapkınlığı konu alan filmi Nymphomaniac'la uğraşmakta olup son filminde Melankoli'yi dünyaya vurdurmuştu peki ya derdi neydi ?




Martin Scorsese'nin yapımcılığında Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin çekimlerinin bir bölümünü Türkiye’de gerçekleştirdiği, başrollerini Monica Belluci ve Behrouz Vossoughi’nin paylaştığı yapım, çekim sürecinde adından oldukça söz ettirmişti. Türk oyunculardan Beren Saat, Belçim Bilgin, Yılmaz Erdoğan, Caner Cindoruk’un rol aldığı film, İranlı ve Türk oyuncuları bir araya getiriyor.

Caner Cindoruk ise oyuncu Behrouz Vossoughi’nin canlandırdığı karakterini gençliğini oynarken Beren Saat’i ise Bellucci’nin kızı olarak seyredeceğiz.
 

Son dakikada izleme listeme koyduğum Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan'ın yönettiği bu masum film... bir şov değil gerçekçi sinemanın bir parçası. Hani ekonomik anlamda yerel sinemaya katkıda bulunanlardan değil de kültürel olarak yerel sinemaya yeni bir harman getiren stillerden bu da.. İki dil bir bavul gibi. İzlenmesi gerek.

 Basê Elbistan'da yalnız başına yaşar. Hayatındaki tek beklentisi büyük oğlu Hasan'ın evine dönüp herkes gibi bir hayat kurmasıdır. Eve gelen sessiz telefonların Hasan'dan geldiğine inanmaktadır. Aynı günlerde Diyarbakır'da yaşayan küçük oğlu Mehmet baba olacağının haberini alır. Yeni bir eve taşınır. Eşyaların arasında babasına gönderilmek üzere kaydedilmiş annesinin ve kendi çocukluk sesinin olduğu bir kaset bulur. Mehmet babasının kaydettiği kasetleri bulmak ve annesini Diyarbakır'da yaşamaya ikna etmek için Elbistan'a gider. Mehmet annesini Hasan'dan başka bir şey düşünmez halde bulduğunda yavaş yavaş onun dünyasına girmeye başlar. Base'nin yapmayı istediği tamiratları; bahçe işlerini yapar. Bir yandan da babasının gönderdiği kasetleri arar. Ancak Basê, geriye kalan kaset olmadığını söyleyerek Mehmet'i kasetlerin varlığından uzaklaştırmak istese de bunu başaramaz. Mehmet kasetleri ararken ailesiyle ilgili bilmediklerini öğrenmeye başlayacaktır.

Πάνος Πανάκος, Μουσική και Εικόνες

Here are the some interpretations by Dimitris T. who have a Greek Song Blog Site. His comments about the our work with Panos Panakos Greek Composer. You can read them below. And original link is here :http://sadsongswelove.blogspot.com/2011/12/blog-post.html







Dead Can Dance, yakın ve Ortaçağın karanlığında kalmış müziklere günümüzün ritm ve enstrümanlarıyla yeniden yaşam verdi. Grup, şarkılarında işlediği efsaneler, sembolik ve gotik temalarla ve Perry’nin elinde yeniden hayat bulan eski enstrümanları ile kimi zaman gothic rock kimi zaman da Ortadoğu’ya kayan melodileri kullanıyordu.

Gerrard ve Perry’nin atalarının müzik ve dillerine yeniden hayat verme çabası, şarkılarında İngilizce’nin dışında eski Katalan ve Breton dillerine de yer vermesiyle devam etti.

Lisa Gerrard, “kendi bilinçaltına güvenerek” atalarının müziklerine tamamen kendi duygularını kullanarak söylediği Kelt dilini çağrıştıran seslerle eşlik edip, bir nevi artık dillerini anlamadığı ve duyamadığı ataları ile yeniden bağlantı kurmaya çalışıyordu. Grubun en ünlü şarkılarından biri olan “Cantara” böylesi bir seslenişin ürünü… Perry isepastoral atalarına olan ve gittikçe de büyüyen ilgisini “Towards the Within” albümünde seslendirdiği “I Am Stretched On Your Grave (Senin Mezarına Serildim)” adlı şarkıyla anlatıyor:


“Senin mezarına serildim.

Ve sonsuza kadar orada kalacağım.

Ellerin ellerimde olduğu sürece,

Ayrılmayacağımızdan eminim.

Benim elma ağacım, aydınlığım…”


Grup ilk albümünü 1984 yılında aynı isimle çıkardı: “Dead Can Dance”. Perry bu isimle ilgili “Ölüleri dans ettiriyoruz, çünkü ölüye dirilik katmayı; diriye ölülük vermeyi düşündük grubu oluştururken” demişti. İlk önceleri çoğu müziksever deneysel bir müzik ile karşı karşıya olduklarını düşündü. Aslında bu Perry ve Gerrard için geçerli olabilirdi. Zira Perry klasik müzik eğitim görmüş sonra punk rock grupları ile çalışmış bir müzisyendi. Gerrard’ın durumu da çok farklı sayılmazdı. Fakat ikilinin yeni tarz denemesi Perry’nin olağanüstü kompozisyon yeteneği ve Gerrard’ın teatral vokal yeteneği ve zekası büyük bir başarıyla sonuçlandı. İlk albümde “A Passage in Time (Zamanda bir Geçit)”, “The Fatal Impact (Ölümcül Etki)” ve “Carnival of Light (Işık Karnavalı)” şarkıları büyük beğeni kazandı. Grup ilk albümleriyle belli bir elit müziksever kitleye ulaşmayı başardı.

Ancak DCD en büyük sükseyi “Within the Realm of a Dying Sun (Ölen Bir Güneşin Krallığında)” adlı üçüncü albümüyle yaptı. 1987’da yayınlanan albüm bir anda bağımsız müzik listelerinin zirvesine tırmandı. DCD’nin ünlü “Cantara” ve “Xavier” şarkıları ilk defa bu albümde yayınlandı. Bu albümde ayrıca sadece üç şarkının İngilizce sözleri vardı. Diğer şarkılar ise Lisa Gerrard’ın atalarının dilinde yani eski Kelt dili, Briton ve Gal dillerine benzer seslerin Orta ve Yakınçağ melodileriyle örtüşmesinden ibaretti. “Ölen bir Güneşin Krallığında” albümü ile DCD barok müziği çağrıştıran, mistik ancak anı zamanda romantik, modern bir karışıma imza attı.


Kaybolan seslere ulaşma


DCD 1988 yılında ise dördüncü albümünü yayınladı. Albümle ilgili en iyi yorum yine Perry ve Gerrard’dan geldi. “…dünyanın havadan görüntülerine bakarsanız, dev bir organizmaya, bir makro kozmosa benzer. Yaşam gücünün, suyun yılankavi bir biçimde yayıldığını görürsünüz. Bizim vizyonumuz yumurtanın etrafındaki yılankavi kucaklaşma yani dünyadan ibaret. Yine bu albümde sözünü ettiğimiz temaları işleyerek Avrupa müziğinin ilk periyodunu yansıtmaya çalıştık.”

1990 yılında grup erken Rönesans döneminin müziklerini yansıtmaya çalıştığı albümü Aion’u çıkardı. Albümde yer alan “Saltarello”, “Mephisto” ve “The Song of the Sibyl (Sibyl’nin şarkısı)” DCD’nin klasikleri arasına girdi. DCD albümdeki bazı şarkılar için Rönesans döneminde kullanılan müzik aletlerini yeniden yaptırdı.

1993 yılında DCD yeni albümleri “Into the Labyrinth (Labirentin İçine Doğru)”’yu yayınladı. Perry albümün ön çalışmalarını Kuzey İrlanda’da bir adada, Gerrard ise Avustralya’da Snow River dağlarında hazırladı. İkili bir araya gelerek albümü üç ayda hazırladı. Bu süreç içerisinde Perry atalarının primitif müziklerini araştırmayı derinleştirmiş, Gerrard ise eski dönem vokalleri üzerinde uzun uzun çalışma fırsatı bulmuştu. Sonuçta “İrlanda’nın asırlık ormanlarına düşen yağmurun sesi” Perry ve Gerrard’ın müzikal dehaları ile birleşmiş ve DCD tam anlamıyla karakterini kazanmıştı.

Bundan sonraki senelerde peş peşe çıkan albümler çok büyük yankılar uyandırmadı. “Toward the Within, Spiritchaser” dönemlerinin önemli albümleri olmuştur.

2012 Grup 2011 sonunda uzun bir aradan sonra çıkaracağı yeni albümü “Anastasis”’i duyurdu. Bu albüm çerçevesinde dünya turuna başladı. 9 Ağustos 2012’den Kanada’da başlayarak 28 Kasım 2012’de İrlanda’da sona erecek pek çok konser vermeye karar verdi. Türkiye konseri 19 Eylül 2012 gerçekleşecektir.

"Cold" Short Film English Subtitle Full Version

When everything has done and memories have gone, silence comes. Broken up couple experiences weird and silence moments in Cold days.

Short Film By : Bahadır Karasu
Produced By : Nejat Nural
Story By : Bahadır Karasu
Original Music By : Panos Panakos

Starring

Abdullah Karaduman
Esra Gezginci
Siyamek Rahimi

Special Thanks Goes To...

Yaşar Kurt
Ekrem Doydu
Şahin Kapkın

Current Festivals

Atıf Yılmaz Short Film Contest 2012
Sinemardin Shortfilm Festival 2012

Connections

http://www.piranafilm.com
http://bahadirkarasu.posterous.com
http://www.reverbnation.com/panospanakos

top