Foolishly Seeking True Love from Jarrett Lee Conaway on Vimeo.
Foolishly Seeking True Love from Jarrett Lee Conaway on Vimeo.
Jurnal ( Fragman ) from Abdulbaki Yavuz on Vimeo.
Farkettim ki blogu sürekli sinema dünyasından genel bilgiler hatta ayrıca sinema ile alakası olmayan ancak hoşuma giden bazı hikayeler ve haberleri paylaşarak kullanmaktayım, ancak şahsi blogumda kendimden bahsedememek büyük bir eksiklik olsa gerek, yeni farkına vardım. Kendimden bahsetmek derken yani ben bu koskoca sinema dünyasının içinde neler yapmaktayım, neler çabalamaktayım, düşüncelerim ve planlarım neler... biliyorum banane diyorsunuz hatta aptalmısın be adam yaptığın kendine niye paylaşasın ki diye söylendiğinizi duymaktayım, ama yinede ben paylaşacağım sizin umrunuzda olmasada bu bloga girdiyseniz eğer okumanızda fayda var diyerekten başlıyorum yeraltından notlara.
Öncelikle neden yeraltından notlar diye sorarsanız şunu söyleyim...Dostoyevsky'nin eseri ile alakası yok etkilenmede yok. Böyle birşey kullanmamın sebebi yeraltında olmasamda yeraltındaymışım ve dış dünya ile iletişimim kopuk bir şekilde yeraltında yaşıyormuşum gibi görmem kendimi, yani kısası fiziksel olarakta yalnız olmasamda, beynimin içinde yeraltında yaşıyorum, manevi olarak yeraltında bana arkadaşlık eden tek şey var ; Düşüncelerim.
* Plansızlık başımı kemiriyor adeta, plansız işler yapılıyor evet plansız... kurduğumuz topluluk ( pirana film ) biraz geç adımlar atıyor buda ben ve ekip arkadaşlarımın acımasız hayat koşuşturmasından ya da tam tersine sırf onu bahane göstererek birşeyleri hızlı üretememekten kaynaklı, zira zaman parayla değil ancak tekrar da satın alınamıyor sadece bir kez geliyor ve anlatacağınız dertler o kadar çok ki hangi zaman dilimini sığdırmayı düşünürken arkanızdan bir balta indiriliyor sanki.
Rus sinemasının dünya sinemasının sinematografisinde ve kurgusunun iskeleti olduğunu söyleyebiliriz aslında...Rus yönetmenler kendi sinema dilini oluşturmuş ve akıllı ve izleyiciye doğrudan etki eden kurgular bulmuşlardır bunlardan biri Lev Kuleshov'un izleyiciyin duygularıyla oynayabilmesini sağladığı kurgu diyebiliriz yani Kuleshov Efekti...
Unutulmuşluğu Yenen bir Öncü:
Lev Kuleshov
Gökhan Erkılıçeditor@sekans.org
Resim: The Extraordinary Adventures of
Mr. West in the Land of the Bolsheviks, 1924
Po Zakonu/Dura Lex
senaryo: Victor Shklovski, Lev Kuleshov
görüntü yön: Konstantin Kuznetsov
dekor: Isaak Makhliss
oyuncular: Alexandra Khokhlova, Sergei Komarov, Vladimir Fogel,
Piotr Galadzhez
1926/61’/1673 mt/s&b/sessiz
Jack London’ın kısa bir öyküsünden yola çıkan Kuleshov, yarattığı
klostrofobik atmosferin sağladığı psikolojik gerilimle beslenen
çarpıcı bir Alaska westerni gerçekleştirir. Ortamın ıssızlığı içinde
içgüdüsel davranış eğilimleri gösteren, para tutkusunun öldürmeyi
sıradanlaştıran çekiciliğinin emrine girmiş ve içinde barındırdığı
sadizmi dışa vurmakta kendini kontrol edemeyen bir altın
arayıcısının öyküsü...
Biri kadın olan, Amerikan rüyasına dalmış sürüklenen diğer iki yol
arkadaşı, yaşamlarının riske girdiğini farkederler ve silahını
elinden alırlar. Adamı bir kulübeye tıkarlar ve bahar gelinceye
kadar orada gözaltında tutmaya karar verirler. Bahar, ardında
cinayetler olan adamın yargı yoluyla cezalandırılması için uygun
hava ve ulaşım koşullarını yaratacaktır. Ancak, bir akşam kulübeye
döndüklerinde, suçlunun ardında onlara şans dileyen bir not
bırakarak kaçmış olduğunu görürler.
Filmografisinin ilk yazınsal uyarlamasını gerçekleştiren Kuleshov,
filmde bütünüyle montaja dayalı bir anlatım dilini benimser.
|
"Yaşasın formsuz film! Edebi olmayan, müzikal olmayan, hikaye anlatmayan, görsel... Soyut bir dansa dönüşmeyen, ya da bir mesaj vermeyen... İmajlarından kaçılamayan... Kelimelerin imaj veya sesler olduğu, ve düşünceler gibi atlayıp zıplayan... Aynı yemek yemek gibi, bakmak, koşmak gibi bir deneyim... ağaç veya binalar gibi bir nesne... Akan ve çarpışan... Bir anlam üretmektense, kendisi bir anlam olan."
"Evet, elime gelen her şeyi filme koyuyordum. Ama genelde birbirinden mümkün olduğunca farklı imajları arkaarkaya dizmeye çalışıyordum. Akıcılığı ne kadar bozabilirsem o kadar iyi."
Larry Jordan:
"Altını çizmem lazım ki, nasıl rüyalarımın anlamlarını bilmiyorsam, filmdeki sembollerden hiçbirinin tam anlamını da bilmiyorum. Umuyorum ki izleyicide şiirsel çağrışımlar uyandırırlar. Ben onların tamamıyla izleyicinin yorumlarına açık olmasını arzuladım."
Sidney Peterson:
"Bu görüntüler bizim mantığımıza değil, içimizdeki sonsuz belirsizlik evrenine hitap etmek amacındadır."
1955–1960 yılları arasında varlık gösteren İngiliz "Özgür Sinema"sı filmlerinin bazılarının vurguları, John Grierson tarafından 1929'da çevrilmiş Drifters (Balıkçı Tekneleri) gibi belge filmleri anımsatmaktadır. Özgür Sinema 1959'da "Tutum, stil demektir; stilse tutum" manifestosunu savunan bir akımdır. Bu akım, şiirsel gerçekliği ile sanatsal sinemanın gelişimine katkıda bulunmuş olsa da uzun süreli sponsor bulamadığından bir grup arkadaşın film yapımcılığından öteye gidememiştir.
İngiliz Özgür Sineması 1956'da Lindsay Anderson, Karel Reisz, Tony Richardson tarafından yönlendirilen, Anderson ve Reisz'ın editörü oldukları Sequence (1946–1952) dergisinde düşüncelerini yayımladıkları İngiliz belge hareketidir. Politik atmosfere de yansıyan bu akım, Yeni Sol'un başlamasıyla ticari İngiliz sinemasını da etkilemiştir. Basılı bir açıklamada bu akımın amacı şöyle açıklanmıştır: "Biz bu davranışımızla özgürlüğe inandığımızı göstermeye çalışıyoruz."
İNGİLİZ ÖZGÜR SİNEMASININ YÖNETMENLERİ VE FİLMLERİ
1- LINDSAY ANDERSON
1950'lerin Özgür Sinema hareketinde önemli rol oynayan bir yönetmen, kuramcı, eleştirmen, yazar ve belgeselcidir. Genellikle sürrealist film tekniklerini kullanarak İngiliz sinemasındaki sıradanlığı küçümsemiş, geleneksel mizahın sınırlarını aşarak izleyiciyi şaşırtan keskin hicivli ve sosyal içerikli filmler yapmıştır. Brecht'in şu sözünden yola çıkarak gerçeğin dünyanın aynası olmadığını vurgulamıştır: "Gerçeklik, gerçek olan şeylerin değil, onların gerçekte ne olduklarının gösterilmesi işidir." Buna rağmen Bağımsız Sinema'nın ilk belge filmlerinde Brecht'in etkisi çok belirgin değildir. Örneğin, geriye dönüşler ve doğal oyunculuk içeren This Sporting Life (Sporcunun Hayatı), sanatsal kaygıya rağmen öykücü bir gelişimin klasik modeline boyun eğmektedir.
Anderson'ın sinemasal dili, dünya görüşünü ortaya koymaktadır. Anderson, çalışan sınıfın hayatının sergilenmesi gereğini belirtmiş; bu anlayışı ile İngiliz film yapımcılığına canlılık getirmiştir. Anderson ile yapılan bir röportajda O'na şu soru yöneltilmiştir: "Tony Richardson ve Karel Reisz ile birlikte ilkeler manifestosuna dayanan Bağımsız Sinema akımını çok da nif duygularla oluşturmadınız, öyle değil mi?" Anderson'ın verdiği yanıt ise şaşırtıcıdır: "Filmlerimizi gösterime sunmak için bir akıma ihtiyacımız vardı ve Bağımsız Sinema manifestosu bu nedenle ortaya çıktı. Bu, tamamen yanlıştır diyemeyiz fakat aynı duyguları paylaşan, aynı filmleri yapmak isteyen bir grup insanın bir araya gelerek, sadece manifestoya dayanarak film yapmış olduğu izlenimi oluştu fakat bu doğru değildir. Manifesto, elbette ki bizim bir yansımamızdır; fakat ne benim ne de bizim içimizden bir başkasının bu manifestodan etkilenerek filmlerimizi yaptığımızı sanmıyorum."
Lindsay Anderson'ın 1956'da çevirdiği O Dreamland (Ey Hayaller Ülkesi) O'nun ilk belge filmidir. Film, Margate'taki bir lunapark çevresinde çağdaş dünyanın huzursuzluğunu ortaya koyabilme başarısını gösterir. Kitlelerin alışkanlıklarına saldırmaktadır.
1957'de çektiği Everyday Except Christmas (Noel'den Başka Her Gün) ise "Covent Garden" marketinde geçen hayatı yansıtır. İnsancıl ve arkadaşça yaşayan meşgul ve çalışkan insanların yaşamlarından duygusal bir kesit sunar. Birbirlerine tek bir kötü söz dahi sarf edemeyen güleryüzlü insanları pozitif bir bakış açısıyla portrelemektedir.
Bunlardan başka Anderson'ın 1963'te çektiği This Sporting Life (Sporcunun Hayatı) adlı bir filmi daha vardır.
Sıradan bir insan hayal edin ve onun sıradan bir gününü, sabah erken kalkıp işe gitmek zorunda, istemeyerekte olsa kalkıyor o sırada cam kenarında olan yatağında doğrulunca güneş ışınlarının içeri puslu bir şekilde girmesi dikkatini çekiyor, uykulu gözlerini ovuşturuyor ve camdan bakıyor, dağların arkasında yücelen bir güneş var daha tam parlamamış kuvvetli ışık veremiyor doğal olarak bu manzara karşısında etkileniyor bu adam, peki bu adamın yerine herhangi bir kamera düşünsek ne olurdu ? Günde bir kere denk gelecek bu manzarayı doğru yerde çok güzel bir şekilde durdurabilirdi. İşte sinematografi burda başlıyor, sinematografi doğadaki tüm unsurların doğru bir zamanda doğru bir yerde doğru bir açıda objektife yansıması değilmidir, görüntü estetiğidir sonucunda, ancak bu söylediğimden şu mana çıkıyor olabilir siz sadece doğru zamanı doğru yerde bekleyin, evet bunu yapmamız gerek ancak doğru zamanı bekleyeceğimiz doğru yeride biz yaratmak zorundayız hatta yeri gelince doğru zamanıda biz yaratmalıyız, siz kameranın arkasındaysanız Tanrı'yı unutmalısınız, o kameranın arkasına geçtiğinde artık yepyeni bir dünyanın tanrısı siz oldunuz, vizörden göreceklerinizi siz ayarlayacaksınız, güneş doğumu ve batımı, dolunay gibi insanların gözüne hoş gelen unsurları efektlerle yaratmak gibi saçma bir şey yok, bunlar zaten Tanrı'nın fotoğrafçı ve sinemacılara hediye ettiği hediyeler o güneş oradan sizin için yükseliyor zaten, önemli olan doğru zamanda doğru yerde bulunmak, şafakta güneş sizin için yükselirken sizin tek yapmanız gerek kameranızı doğru yere yerleştirip REC tuşuna basmak. REC tuşuna bastığınız andan itibaren tanrı sizsiniz. Bu söylediklerimle belki sinematografiyi çok dar kalıba indirgedim ancak ufku açık olan insanlar dediklerimi gayet geniş manada algılayabileceklerdir.
Stan Brakhage'nin 1964'te Görme üzerine mecazlar adında verdiği manifestosunda şöyle demiş Metaphors on Vision - 1964 - Görme Üzerine Mecazlar:
"İnsanların koyduğu perspektif kuralları tarafından yönlendirilmeyen bir göz düşünün… Kompozisyon mantığı tarafindan önyargılara boğulmamış, şeylere isimlerine göre tepki vermeyen, onun yerine hayatta her karşılaşılan objeyi bir macera sonunda algılayan bir göz… Yeşil kelimesini bilmeyen bir bebek için sizce çimlik bir alanda kaç değişik renk vardır? Şartlanmamış bir göz için ışık kaç tane gökkuşağı oluşturur? Peki bu göz ısı dalgalarını da hissedebilir mi acaba? Ne olduğunu anlamadığımız şeylerle dolu, sonsuz hareketle hayat saçan ve sayılamaz renk tonundan oluşmuş bir dünya düşünün. Herşeyin kelimelerle tanımlanmadığı bir dünya düşünün."
Evet, Stan Brakhage olayı çok güzel özetlemiş, soyutsal sinematografi kullanan yönetmenlerin filmleri her zaman ağır olmuştur. Günümüzdeki en iyi örneği ise elbette ki David Lynch filmleri, çoğu filmsever bu sanatkarın filmlerini izledikten sonra anlama zahmetine kapılmamış ve kaçmışlardır çünkü oldukça karmaşık ve insanoğlunun olaylara bakışını somutsal olarak düşünürsek doğal olarak saçma geçecek bir yapıya sahipler. Sinema'da iki tür dünya vardır 1. İnsanın yaşamını sürdüğü ve şu an yerçekimi sayesinde yere bastığınız dünya bir diğeri ise Yönetmenin kameranın lenslerine vuran değilde beyninde yarattığı dünyayı kameraya soyutsal olarak aktardığı dünya. Soyutsal sinemayı en iyi aktaran sinemacıların daha öncede ressam olarak görüyoruz, biliyoruz ki bir ressam sanatını yaratırken çizdiği o karede koca bir dünya saklıdır ancak ki onu çizenden başka kimse anlayamaz çünkü o gizem onun beynin saklıdır o sadece somut veya soyut düşüncelerini renklere dökebilmiştir. David Lynch'te ressamdır ve David Lynch resim çizerken yaptıklarını bu sefer sinemada uygulamaya çalışmaktadır, Sinema saniyede 24 kere gerçektir diyoruz. Saniyede 24 karede gerçek ve gerçek olmayan herşeyi göremiyoruz David Lynch'in filmlerinde ama o 24 karenin her pikseline Lynch beynindeki o gizemi taşıyabiliyor, sakın abartma olarak görmeyin bunu biz Lynch'le konuşmadan bilemeyiz, Soyutsal Sinematografide zaten Yönetmenler izleyicinin anlaması için uğraşmazlar tam tersine anlaşılmamazlık üzerine kafa yorarlar ama onlar anlarlar. Bunu en basite indirgersek şöyle diye bilirim biz bir delinin dünyasını, kendi içinde neler yaşadığını, ne gördüğünü, bizden ne farkı olduğunu bilemeyiz, dünyanın en iyi psikolog ve psikiyatrist bile çözemez çünkü o bireyin beynindedir onu alamaz ve göremezsiniz. Soyutsal sinematografide böyle bişeydir işte ne dersiniz deyin, ister deli deyin ister kaçık ancak bununda bir sanat olmadığı kuşkusuna kesinlikle kapılmayın. Ünlü sanatkar demiş ki ; "Zihniniz birçok harika ve güzel şeyi dizginleyebilir. Mantık ve sebep aramaksızın her zaman başka birşey, görünmeyen birşey mevcuttur. Dünya sonlu olmaktan çok, sonsuz bir yerdir. Okuduğunuz için teşekkürler devam edeceğiz.
"İnsanların koyduğu perspektif kuralları tarafından yönlendirilmeyen bir göz düşünün… Kompozisyon mantığı tarafindan önyargılara boğulmamış, şeylere isimlerine göre tepki vermeyen, onun yerine hayatta her karşılaşılan objeyi bir macera sonunda algılayan bir göz… Yeşil kelimesini bilmeyen bir bebek için sizce çimlik bir alanda kaç değişik renk vardır? Şartlanmamış bir göz için ışık kaç tane gökkuşağı oluşturur? Peki bu göz ısı dalgalarını da hissedebilir mi acaba? Ne olduğunu anlamadığımız şeylerle dolu, sonsuz hareketle hayat saçan ve sayılamaz renk tonundan oluşmuş bir dünya düşünün. Herşeyin kelimelerle tanımlanmadığı bir dünya düşünün."
Bilgi otoyolunun tam ortasında ayaktayım ve kahkahalarla gülüyorum. Çünkü Çin'deki küçük bir çiçeğe konmuş bir kelebek daha şimdi kanatlarını çırptı, ve ben biliyorum ki tüm tarih ve kültür bunun sonucunda kökten değişecek. Biryerlerde, New York'un güneydoğusunda biryerlerde, bir kamera daha şimdi hafif ve yavaşça bzz diye bir ses çıkardı ve dünya artık eskisi gibi olmayacak. Sinemanın gerçek tarihi görünmeyen tarihidir. Bir araya gelen, sevdikleri şeyi yapan arkadaşların tarihidir. Bizim için, sinema, projektörün her yeni bzzında, kamera her bzz ettiğinde başlar. Kameramız her bzzzladığında, kalplerimiz ileri doğru sıçrar arkadaşlarım.
Ama şeytan bu işi sevmedi. O yüzden kameranın önüne bir para çantası koydu ve filmcilere, "neden dünyanın güzelliğini ve ruhunu kutlayasınız ki, bu alet ile para kazanabilecekken?" dedi. Ve inanın veya inanmayın, bütün yönetmenler paranın peşinde koştular. Tanrı bir hata yaptığını farketti. Bu nedenle 25 yıl sonra, hatasını düzeltmek için, Tanrı bağımsız avant-garde sinemacıyı yarattı ve ona dedi, "Kamera burada. Al bunu ve yaradılışın güzelliğinin şarkısını söyle, ve eğlenmeyi unutma. Ama bunu yaparken zorlanacaksın çünkü bu alet ile hiç para kazanamayacaksın."
Yapma ya öyle mi? Hakketten mi? Niye peki?
Niye'den ziyade hangi hayat boktan?
Dur ben söyleyeyim. Senin hayatın boktan.
Peki niye?
Kimin yüzünden?
Ailen, sevgilin, eski sevgilin, arkadaşların, dostların, akrabaların, yaşadığın şehir, aldığın maaş, patronun, ülken daha uzar gider değil mi?
Ya sen? Senin hayatının boktan olmasında senin katkın yok mu?
Hiç mi?
En kötüsü ne biliyor musun? Hayat bunları yaşatırken, sona doğru giderken, etrafa bakmak yerine bu aptal şeyleri sorgulayıp durmak.
Son durağın nasıl olduğunu zaten biliyorken, yol boyunca hep son duraktan konuşmak. Etrafa hiç bakmamak, yolun keyfini çıkarmamak.Son durakta geride kalan yolu anlatmak yerine, yol boyunca son durağı konuşmak.
Ya bi şey olursa?
E olacak zaten bi şey bari yolun tadını çıkaralım.
Gerçek ne biliyor musun?
Gerçek şu an. Ne geçmiş ne gelecek. Gerçek şu an. Şu an da hiç bir zaman aynı şu an olmayacak şu anın hakkını vermedikçe. Yeni şu anların hep kötü şu anlar olacak şu anı geçmişe ve geleceğe sıkıştırdıkça.
Kendi gözlerini kör etmişken karanlıkta gördüğün parıltıya da inanmıyorsun ya hayat akıp gidiyor sen bunu yaparken.
Yazık.
Ne dedim ki şimdi ben?
Neyse. Hayat çok boktan.
1996 yılında “kısa film”in ne olduğunu soruşturan bir kitap yayınlanmıştı. Yazar “kısa film nedir?” sorusu için dönemin bilinen sorularını derleyip, konunun üstatlarına göndermiş ve cevaplarını bir kitap haline getirmişti. Kitabı bir solukta okumuş, ama kitapta “kısa film nedir?” sorusuna verilmiş tatmin edici bir cevap bulamamıştım. Cevapların bir kaçı soruya teğet geçiyor, büyük çoğunluğu da çok uzak sularda geziniyordu. Hatta bazı cevaplar klasik olabilecek(!) kadar saçmaydı! O zaman, kitaptaki tanımlar için bir yazı yazmayı düşündüm, Fakat sorun tanım yaparak çözülecek gibi değildi. Çünkü kısa film üstüne hem yayıncılık hem de eğitim alanında büyük bir boşluk vardı.
Yıllar geçti. Hareketli görüntü dijitalleşince ülkemizde her yıl, %90’ı öğrenci filmi olmak üzere, yüzlerce film yapılmaya başlandı. Doğru-yanlış birçok kitap yazıldı ve çevrildi. Geçenlerde, genç bir sinemacı bir siteye “kısa film nedir?” sorusuna 21 sinemacımızın verdiği cevabı/derlemeyi koydu. Cevapları okuyunca gördüm ki, aradan geçen 15 yıla rağmen, cevaplar neredeyse aynıydı ve cevaplar yerinde sayıyordu. Biliyorum ki eğitim alanı da hala yerinde sayıyor. Hele öğrenci filmleri dışında hala bağımsız olarak 100 tane bile kısa filmin yapılmadığı ama 150 tane kısa film festivali ve yarışmasının yapıldığı bir ülkede ve “youtube” çıkalı veya kısa film eğitimi ulusal kanallarda ayağa düşeli beri!..
Özel çabalara gerek yok. İnternete girip kısaca bir araştırma yapmak ve kısa film için kolayca aşağıdaki gibi bir derleme yapmak mümkün;
- Derdini kısa, öz ve zekice anlatan bir ifade aracıdır.
- Kısa film piyasadan bağımsız, bir özgürlük alanıdır.
- Kısa film uzun filme atlama tahtasıdır (veya değildir.)
- Gerçekleri sergilemekten çok, gevezelik yapmayan sanatsal bir anlatım ve algılama tarzıdır.
- Kısa film nicelikle değil nitelikle ilgilidir.
- Sinemanın bilinen formların dışında bir araştırma formudur.
- Kısa film, uzun filmin anası/atasıdır.
- Kısa film amatördür.
- vb….
Bence bu sorunun aşılamamış olmasının temelinde, sinema alanında, “üretim araçları” ve “üretim ilişkileri”ni kapsayan teorik bir “üretim tarzı” düzeyinin tanımlanmamış olması yatıyor. Çünkü ülkemizde “üretim tarzı” kavramı “üretim araçları”nın ucuz ve kolay bulunabilirliğine indirgenmekte ama her teknolojinin aynı zamanda bir üretim ideolojisi içerdiği “üretim ilişkileri” boyutu ise sürekli göz ardı edilmektedir. (Bunun için eski bir yazımdan uzunca bir alıntıyı almak zorundayım.)
“Hareketli görüntünün ilk elli yılı, bir anlamda “pelikül film” çağıdır. Pelikül filmin üstünde görüntünün oluşumu, doğası gereği, önce optik daha sonra da kimyasal iyonların set, stüdyo ve laboratuarlardaki işlemlerine dayanır. Bu çağda, hareketli görüntüyle üretilebilecek her tür dramatik, sanatsal, kültürel veya bilimsel ürün, tamamen pelikül filme bağlı bir manifaktür veya endüstri ürünü olarak üretildi. Fakat pelikül üretim tarzı, (PÜT) doğası gereği Taylorist (bant usulü!) ve pahalı bir üretim tarzıydı. Dolayısıyla büyük sermaye ve onun yönetiminde çalışacak yetkin zihinsel, plastik ve fiziksel uzmanlıklar ve işbölümlerini gerektiriyordu. PÜT çağı bu yüzden on yıllarca hareketli görüntülerin dramatik formu olan sinemanın gelir-gider dengesi üzerine kuruldu. Bir alfabe olarak hareketli görüntünün diğer imkanları bu pahalılık yüzünden pek kullanılamadı. Bu üretim tarzının hukuki, ekonomik ve eğitim ideolojileri de hala tüm devlet, sektörel kurumlaşma ve üniversitelerde egemen ideolojidir.
Teorik ve pratik ipuçlarının keşfi pelikül filmin başlangıç yıllarına dek götürebileceğimiz elektronik/digital (sayısal) hareketli görüntünün üretim tarzı (EÜT) ise, ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra TV yayıncılığı yoluyla dünya çapında yaygınlaştı. Başlangıçta, kuruluş sermayesinin çoğunu sinema ve basın sektörlerinden alan bu sektör, soğuk savaş döneminde, genellikle devletlerin veya bazı gelişmiş Batı ülkelerinde büyük özel sermayelerinin egemenliğinde, ama daha çok tek taraflı bir yayıncılık olarak gelişti.
Hareketli görüntünün EÜT yoluyla üretim ve tüketimi, PÜT kadar pahalı değildir. Fakat bu özellikle soğuk savaş dönemi ve ona bağlı ekonomi politik ideolojiler yüzünden sürekli olarak ötelendi ve toplumsallaşamadı. EÜT ancak, 1980’li yılların ortalarında, dünya elektronik tekellerinin üretim ve tüketim araç ve gereçlerini ucuzlatıp piyasaya sürmesiyle, dünya çapında yaygınlaşıp toplumsallaşabildi.
EÜT’nın bu şekilde yayılması her düzeyde (eğitim, üretim ve tüketim/seyir) PÜT’ın geleneksel otoritesini sarsan büyük bir kırılmayı da beraberinde getirdi. 1980’li yılların başlarında yaşanmaya başlanan bu kırılmanın gerçek anlamı, EÜT ile yapılacak her tür dramatik, belgesel, kültürel, bilimsel, v.b. ürünlerin, üretim ve tüketim / seyir imkânlarının (aslında!) çok daha ucuz ve daha az uzmanlık ve işbölümü gerektirmesidir. Yaşanan kırılma dolayısıyla eskiden daha çok sermayedarın sahip olabildiği üretim ve tüketim imkânları böylece sıradan (!) bireylerin de tasarrufu altına girmeye başladı. Bu değişim (bir anlamda KOBİ’leşme) kısa sürede hareketli görüntü ile üretilecek her tür formun da önünü açtı. Belgesel sinema, deneysel sinema, kısa film ve animasyon adeta bir altın çağ yaşamaya başladı.
Günümüzde hareketli görüntünün tüm dünyadaki TEMEL ÇELİŞKİSİ, artık her geçen gün tarih sahnesinden çekilmekte olan eski PÜT ile birikmiş ve kendini EÜT’na uyarlamış uluslararası entertainment sermayesi ile her geçen gün biraz daha toplumsallaşan EÜT’nın kobileşen yerel biçimleri arasındadır.”
Son söyleyeceğim şeyi başta söyleyerek, “kısa film”in (kendimce!) kısa bir tanımını yapmak istiyorum. KISA FİLM, HAREKETLİ GÖRÜNTÜLER (SİNEMATOĞRAFİ) İLE BİR TOPLUMSAL YAŞANTI İÇİNDEKİ BİR EYLEM (OLAY/DURUM ÖRGÜSÜ) BİLEŞİMİNİ ANLATAN KISA ANLATIM FORMUDUR.” Bu kadar basit (mi)!..
Evet, basit ama zor!.. Çünkü tanım içindeki bazı kavramlar konusunda herkesle aynı fikirde olduğumu sanmıyorum. Bu yüzden bu kısa tanımdaki, özellikle “olay”, “durum” ve “eylem” gibi, daha çok epistemolojiyi ilgilendiren kavramların, önce günlük dilimizdeki bulanık kullanımlarından uzaklaşmak gerekiyor. Çünkü “olay” ve “durum” kavramlarını günlük yaşantımızda, “bir olay mı var abi?” veya “bir durum mu var abi?” diye, neredeyse birbirinin yerine bile kullanıyoruz. İki kavramı burada ayrıntılı olarak tartışmak mümkün değil. Fakat, en azından Arda Denkel’in “Nesne ve Doğası” adlı kitabında “olay” kavramının 4 farklı tanımını, eski Yunan’dan günümüze kadar uzun uzun tartıştığını biliyorum. Çünkü biz bir yandan da lisedeki fizik kitaplarında Einstein’ın, Newton’un “uzay” ve “zaman” kavramlarını nasıl çöpe atıp, onları tek bir “enerji” veya “uzay/zaman” olarak tanımladığını unutup, sinema öğrencilerimize hala “Sinemada uzay ve zaman” konulu tezler yazdırmaya devam ediyoruz!
Kısa ve kestirmeden gitmek için Yılmaz Öner ve Arda Denkel’in fizik ve felsefe için tartıştığı bazı kavramları, okuyucunun sabrına da sığınarak ve sanatın ham malzemesi olan yaşantı (toplumsal formasyon) içine taşıyarak, aşağıya sıralıyorum.
DURUM; dediğimiz şey, içinde değişim arızaları barındıran ama bu arızaları harekete geçiremediği için, kendisini sürekli değişmeden yeniden üreten bir süreçtir. Yani durum dediğimiz şey, kimi türden olayların yokluğunda, nesnelerin belirli bir araya geliş biçiminin bozulmadan süregelip-süregitmesidir.
OLAY; dediğimiz şey, kendini değişmeden yeniden-üreten bir durumun, barındırdığı arızalardan biri harekete geçmiş ve kendini “yeniden-yeniden üretim”e geçirmiş bir değişimidir.
Dolayısıyla her “olay”, bir “durum”un değişim süreci ve yeniden bir durum sürecine sönümlenmesidir. Yani, her durum ve olay belli bir zamanda yer alır veya bir süreyi gerektirir. Zaman ve nedensel ilişkilerin söz konusu olması için bir değişim, yani olay(lar)ın meydana gelmesi gerekir. Değişim sürdüğü müddetçe olay da sürer, değişim durunca olay da duruma dönüşür. Bir süreyi zorunlu kılmalarına karşın olaylar kısa,
durumlar ise çok daha uzun bir süreyi gereksinirler.
Dolayısıyla, her olay ve durumun bir başı, bir ortası (zirve noktası) ve bir sonu vardır. Bir süreç içindeki her durumun, başı, ortası ve sonu da (görece) aynıdır.
Fakat bir olay başlar, gelişir ve biter. Her olayın bittiği yer yeni bir durumun başıdır.
SÜREÇ, olayların belirli bir ara düzeni izlemesidir. Süreçler olay demetleri, olay bileşikleridir.
UZAM, felsefik anlamda, algılanan nesnenin temel niteliği veya bir nesnenin uzayda kapladığı yer olarak tanımlanabilir.
OLAY DİZİSİ ise aynı nesne üzerinde art arda gelen değişimler, kalıcı bir nesne üzerindeki birbirini izleyen olaylardır.
Okuyucunun yukarıdaki tanımların hepsini aynı anda akılda tutması ve tutarlı bir bütün oluşturmak için kullanması oldukça zor olabilir. Bu yüzden drama alanının günlük diline yaklaşmamızda yarar var. Önce, kullanageldiğimiz dramatik “olay örgüsü” kavramı için küçük bir tashihe ihtiyacımız var. Çünkü bu kavram ülkemizde bir “kalıp olarak” ve “bulanık anlamlı” olarak kullanılıyor. Kavram drama literatüründe asıl olarak “neden-sonuç (nedensellik) ilişkileri içinde olayların gelişimi” olarak, yani çoğul anlamda anlaşılır ama tekil olarak, yani “olay örgüsü” olarak yazılır. Aslında kavramın “olay(ların) örgüsü” olarak yazılması daha doğrudur. Bunu netleştirmek önemli, çünkü yaptığımız tashihi, şimdi yine kullanageldiğimiz “kısa film”, “uzun film”, “dizi film” tanımlarıyla (aslında onlar da ekonomi politik tanımlardır!) birlikte yeniden ayrıma sokacağız;
KISA FİLM, “bir olay/durumu” veya “bir olay/durum ve o olay/durumun çevresindeki bileşimi” anlatır. Bu soyut tanımı yaşantı içine koyarak, kişi/özne, uzam ve eylem kavramlarını yukarıdaki, “yaşantı içindeki bir eylem (olay/durum) bileşimi” tanımını ile birlikte kullanmaya hak kazanırız. Burada herhangi bir eylem (olay/durum) bileşiminin açımlanması şüphesiz kısa filmin uzunluğunu belirler. Bu bir dakika da olabilir, 10 veya 45 dakika da… Dolayısıyla “kısa film”in, “kısa” uzunluk sıfatı yüzünden ve doğal olarak “süre” üzerinden tanımı eksik veya yanlıştır! Anlatılan bir eylem (olay/durum) bileşiminin açılımı ne kadar sürerse, o kısa filmin süresi de o kadardır! Kısa filmin süre sıfatıyla kullanılan bu ölçüsü, genellikle festival programlarından sinema literatürüne sızmış ekonomi politik bir ölçü, hatta dayatmadır!
Burada konumuz olmasa da tashih ettiğimiz kavramları;
UZUN FİLM, neden-sonuç (nedensellik) ilişkileriyle birbirine bağlanan (gelişen) “durum/olay-ların örgüsü” olarak,
DİZİ FİLM de (aslında!) neden-sonuç ilişkileriyle birbirine bağlanan (gelişen) bir “çerçeve öykü” altındaki “öykülerin örgüsü”dür,
diye kullanabiliriz.
Yukarıdaki kısa film tanımını edebiyata yaklaştırırsak, “kısa film” dramatik bir anlatı formu olarak edebiyattaki “kısa öykü”ye denk düşer. (Fakat klasik anlamda 90 dakikalık bir “uzun film”, (genellikle “roman”a benzetilse de!) aslında “uzun öykü”ye (novel) denk düşer. Klasik anlamda 300 sayfalık bir roman, bir uzun filmin neredeyse 2 misli durum/olayların örgüsünü içerir. Uyarlamalar için “roman”a 45’er dakikalık 4 bölüm dizi formunun daha uygun düştüğü söylenir!)
Dolayısıyla, öğrenci veya genç sinemacıların içine çok düştükleri yanılgılardan birisi de bu iki formatın birbirine uyarlanabileceği yanılgısını da cevaplamış oluruz. Yukarıda tanımlandığı üzere, madem ki kısa film ve uzun film iki ayrı (burada “dramatik”) anlatı formudur, kısa film uzatılarak uzun bir film, uzun bir film de kısaltılarak (özetlenerek) bir kısa film yapılamaz. Burada konumuz dışı olsa da, aşağıda vereceğim Brecht örneğindeki gibi, şüphesiz uzun filmin “durumlar/olayların örgüsü” içinde kısa film olmayı hak edecek bazı tekil “durum/olay”lar olabilir. Fakat onların tasarımı mutlaka, “durumlar/olayların örgüsü”den kopartılarak alınmalı ve kısa dramatik anlatı formuna göre yeniden tasarımlanmalıdır.
Yukarıda özetlenen anlayışları, edebiyatın “kısa öykü” ve “roman” anlatıları için sorguladığımızda, sinemacıların ne kadar ideolojik bir sorunsalı içinde kaldığını ve bu tanımların tuhaf hatta gülünç olacağı da görülecektir. Hayatında hiç roman yazmamış bir kısa öykücü (mesela Çehov) bütün o klasik öykülerini bir roman yazmak için mi yazdı?! Veya kalem, kağıt ve mürekkep ucuz olduğu için mi Dostoyevski özgürce roman yazabilmişti de kısa öykü yazmaya tenezzül etmedi. Örnekleri, Çehov çok mu amatör ve özgür, Tolstoy çok mu piyasaya bağımlıydı veya geveze bir anlatıcıydı, vb. sorulara çoğaltmak da mümkün!..
KISA FİLM VEYA KISA EDEBİ ÖYKÜ NEYİ ANLATIR.
Sinema, tarihteki yolculuğuna 120 yıl önce ve daha sektör olmadan, kısa filmle başlamıştı. İlk güzel örneklerini Amerika’da veren edebi kısa öykünün ortaya ise sinemadan iki misli uzun bir tarihe geri gider. Peki, birisi yazılı diğeri hareketli görüntü alfabesi ile bu iki kısa dramatik anlatı biçimi acaba bize neleri anlatır?
Bu sorunun cevabını, insanoğlunun dünya üzerinde küreselleştirdiği (ortaklaştırdığı) toplumsal formasyonlarda (yaşantılarında) aramak gerekir. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir toplumsal yaşantı içinde, bazı öykülemeler (durumlar/olayların örgüsü) eğer önce romanlar daha sonra uzun filmler yoluyla da anlatılmış iseler ve bu öykülemeler dünyanın diğer yörelerinde anlaşılabiliyorsa, bu ortak paydanın o kültür coğrafyasında da yeteri kadar anlaşılabilecek ortak bir paydası olduğu içindir. Andre Bazin, Afrikalı yerlilerin seyrettiği filmde öykülemeyle değil de öykülemenin fonundaki hayvanlar vs. ile ilgilendiklerini anlatır. Çünkü o filmin içinde geçtiği toplumsal yaşantı ile Afrikalı yerlilerin ortak paydası ancak o kadardır.
Kısa filmcinin görevi işte bu (evrensel/ortaklaşmış) yaşantı içinde, o yaşantının bütünü sorgulayacak bir “olay/durum (eylem) bileşimini bulmaktır. Mülkiyet ilişkileri açısından bir ev sahibi ile bir kiracının ilişkisi temel olarak kalmış ama bu temel, tarih içinde çeşitli toplumlarda farklı biçimlere bürünmüştür. Bu iki tarafın karşılıklı duruşu, Eski Yunan’da bir destanda, Lonra’da bir romanda veya uzun bir filmde New York’ta anlatılabilir. Peki bir kısa filmci bu iki taraf arasında, kısa film anlatısı için kendisine gereken “olay/durum (eylem) bileşimi”ni nasıl bulacak? Brecht bunun için çok güzel bir örnek verir. Yanına avukatını da alıp gelmiş ev sahibinin, kiracıyı zorla evinden çıkardığı o kısa “alıntı” (tasarım) içinde. Öyle bir “alıntı” ki tarafların tüm süreçlerine diyalektik olarak yayılsın…
“İlginç bir öyküm var, mutlaka onun filmini yapacağım” iddiası kısa (hatta uzun) film camiasında çok duyulan bir cümledir. Sinemacılar çoğunluk sanır ki kendilerine “ilginç” gelen bir “öykü” herkes için de ilginç olacaktır. Sonuçta bu iddia ile birçok uzun veya kısa film yapılıyor ama seyirci o filmleri hiç de “ilginç” bulmaz. Ben buna genellikle, “Evet, ilginç ama kısa film olmayı hak edecek bir derinliği yok!” demeyi tercih ediyorum. Sorun “ilginç” olanı bulmak değil, arayışı “ilgi duyulacak olan şey”e çevirmek olmalıdır. Şüphesiz bu da bir “olay/durum” avcılığından çok entelektüel bir çaba gerektirir.
Yeri gelmişken, kısa filmciliğe bir CV olarak bakma yanılgısına da değinmekte yarar var. Kısa film çekmiş olmak PÜT zamanında belki kimlik veren önemli bir deneyimdi. Bu anlayış günümüzde de, biraz da çaresizlik yüzünden, aynı dozda sürüyor. İstisnayı bozmuş falanca yönetmenin tavsiyesi veya benzer tekil örnekler de kafaları iyice karıştırıyor. Oysa eskiden oldukça dikkate alınan bu ölçü günümüzde pek geçerli değil. Çünkü kimseye, bırakın iyi kısa filmciyi(!), 500 bölüm birinci sınıf tv dizisi(!) çeken bir yönetmene bile, gel şu filmi çek, demiyor artık. Kısa filmden sonra uzun film çekmek tabii ki mümkün. Ama uzun filmin sektörel ilişkileri içinde kısa filmcinin deneyimini bir CV olarak kullanabilmek artık eskisine göre (kolay gibi dursa da) çok daha zor. Bu belki sadece kısa filmcinin kendisi için bir deneyim birikimi olabilir. Öyle de kalsın zaten. İsteyen gidip uzun filmci olmayı öğrensin ve olsun. Ama kısa filmcilik de artık kendi başına bir anlatı formu olarak daha gelişsin. Çünkü elektronik üretim tarzının imkanları ona altın bir tepside birçok olanaklar sunuyor.
Hüseyin Kuzu
Herkes İçin Sinema
Formspring'i amacından saptırmayın burda soru soruluyor cevap veriliyor, ihtiyaç duyurusu için değil.
DİKKAT !
Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız... Hepimiz heba oluyoruz... Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız...
yaşlı olmanın en kötü yanı ne elvin?
-bunun en kötü yanı birgün seninde genç olduğunu hatırlamak evlat.
peki yalnız olmaktan korkmuyormusun?kötü insanlar her yerden çıkabilir.
-sevgili bayan bu yaşıma kadar neden korkup neden korkmamam gerektiğini öğrendim ve artık korkucak bişeyim yok.
-çok kibarsın ama ikna konusunda acemisin. bu işi tek başıma bitirmeliyim dostum.
erkeğin midesi kurabiyeden geçer.
-bu dünyada herkesin bir d esteğe ihtiyacı vardır.özellikle benim gibilerin
aslında biz işimizi iyi yaparız.
-iyi iş yapmak yeni malzeme kullanmak mı sağlam malzeme kullanmak mı?
-.. ve ben yaz geceleri yıldızların altında tek başıma uyumaya çalıştım ama özelliklede yaz gecelerinde kendimi hep yalnız hissettim. bazen yaz ayı hiç gelmesin istedim.
buraya bu hurdayla beni görmek içinmi geldin
-evet doğru rayn
Yukarıdaki replikler özetliyor aslında, " Bir David Lynch" Filmi, ama David Lynch'i bu filmle tanımamalı şöyle bişey diyeyim David Lynch'i tanıdıktan sonra hayal kırıklığına uğramak istemiyosanız gençliğinde oldukça kötümser ve karmaşık olan bir yaşlı adamın içindeki pişmanlığı ve sevimliliği ortaya çıkarmışçasına izleyin, daha sonra açın bir Eraser Head veya Mulholland Dr. bu gençliğin karmaşasına ve acımasız gerçekliğine doğru yol alın işte esas David Lynch oralarda bir yerlerde dolaşıyor.... neydi ? yaşlı olmanın en kötü yanı ne elvin?
-bunun en kötü yanı birgün seninde genç olduğunu hatırlamak evlat.
Birde şu müziği açın ki bu sevimli ve sıcak hikayenin içinize dolmasına izin verin, kendinizi dedenize bırakın.
Bu konuyu "başarı" ve "değer" kavramlarının tanımından ve farkından yola çıkarak çözmek gerek, şahsi fikrim kendi kulvarında ve uğraşlarında başarılı olan kişi zaten otomatik olarak bir çok insanın gözünde değer kazanır yani aralarında orantı vardır diye düşünüyorum başarılı her insan aynı zamanda değerlidir diyebilirim ancak şöyle bişey denilebilirmi ; Başarısız olan ama değerli olan insan yok mudur ? Evet vardır aslında ama onlarda değerlerini gösterdikleri mücadeleden ötürü kazanırlar örneğin "Hitler" nazizm politikasının lideri askeri alanda çok büyük başarısızlığa uğramış ancak yaptıklarıyla göreceli bir kavramda olsa kiminin gözünde değerli bir insandır. Aynı şekilde şöyle düşünmek gerekirse kısacası Einstein'in şu sözü herşeyi özetler aslında " Hayatında hiç bir hata yapmayan kişi hiç bir şey denememiştir " Başarı yolunda herşey mübahtır deriz, başarıya ulamaşak bile yaptıklarımız bize değer kazandırır. Einstein'in bu sözü ise her zaman bir şeyler yapmak isteyen kişi olduğunu gösterir. Savaşan kaybedebilir ama savaşmayan çoktan kaybetmiştir misali.


