En iyi sinematografik filmlerden kareler


 
Öncelikle şunu belirtmem gerek ki sinematografi ve görsel efekt muhteşemliğini birbirinden ayrı tutan bir liste, yani eğer görsel efekti işin içine katsaydım Lord Of The Rings, Matrix , Avatar gibi filmlerde sinematografik filmler arasında zirvede yer alırlardı ancak bu kareler doğallığın kareleri, o halde neden Sin City var derseniz şöyle diyebilirim ; Sin City 2003 yılında vizyona girince sinematografi tarihine bir çağ atlattı belki, hani nasıl Avatar filmi görsel efektler tarihine damga vurduysa 3D teklonojisinin atası ise, Sin City'de muhteşem çizgi roman dönüşümü olarak Robert Rodriguez'in hayal gücüyle damgayı vurdu Robert o filmde başka bir dünya yarattı.








2046






Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom
(Spring, Summer, Fall, Winter and Spring)






El Laberinto del Fauno (Pan's Labyrinth)








Fa Yeung Nin Wa (In the Mood for Love)










Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain (Amelie)








MirrorMask











Sin City







The Fall






The Fountain








To Livadi Pou Dakryzei (The Weeping Meadow)


Sinematografik Hayat

Sinemada çok önem verdiğimiz bir unsur sinematografi, peki nedir bu unsur, bırakalım şimdi sözlüklerdeki edebi klişe tanımlamaları ve sinematografinin derinlerine inelim.

Sıradan bir insan hayal edin ve onun sıradan bir gününü sabah erken kalkıp işe gitmek zorunda, istemeyerekte olsa kalkıyor o sırada cam kenarında olan yatağında doğrulunca güneş ışınlarının içeri puslu bir şekilde girmesi dikkatini çekiyor, uykulu gözlerini ovuşturuyor ve camdan bakıyor, dağların arkasında yücelen bir güneş var daha tam parlamamış kuvvetli ışık veremiyor doğal olarak bu manzara karşısında etkileniyor bu adam peki bu adamın yerine herhangi bir kamera düşünsek ne olurdu ? Günde bir kere denk gelecek bu manzarayı doğru yerde çok güzel bir şekilde durdurabilirdi işte sinematografi burda başlıyor, sinematografi doğadaki tüm unsurların doğru bir zamanda doğru bir yerde doğru bir açıda objektife yansıması değilmidir, görüntü estetiğidir sonucunda, ancak bu söylediğimden şu mana çıkıyor olabilir siz sadece doğru zamanı doğru yerde bekleyin, evet bunu yapmamız gerek ancak doğru zamanı bekleyeceğimiz doğru yeride biz yaratmak zorundayız hatta yeri gelince doğru zamanıda biz yaratmalıyız, siz kameranın arkasındaysanız Tanrı'yı unutmalısınız, o kameranın arkasına geçtiğinde artık yepyeni bir dünyanın tanrısı siz oldunuz, vizörden göreceklerinizi siz ayarlayacaksınız, güneş doğumu ve batımı, dolunay gibi insanların gözüne hoş gelen unsurları efektlerle yaratmak gibi saçma bir şey yok, bunlar zaten Tanrı'nın fotoğrafçı ve sinemacılara hediye ettiği hediyeler o güneş oradan sizin için yükseliyor zaten, önemli olan doğru zamanda doğru yerde bulunmak, şafakta güneş sizin için yükselirken sizin tek yapmanız gerek kameranızı doğru yere yerleştirip REC tuşuna basmak. REC tuşuna bastığınız andan itibaren tanrı sizsiniz. Bu söylediklerimle belki sinematografiyi çok dar kalıba indirgedim ancak ufku açık olan insanlar dediklerimi gayet geniş manada algılayabileceklerdir.

Şimdi gelelim doğru zamanı ve yeri yaratmak olayına, aşağıda gördüğünüz kare son filmim olan "Yalnız Şehir" kısa filminin sonlarından bir kare, filmi izleyenler bilecektir ki artık filmin sonuçlandığı kısım, esas eleman artık gerçeklerle yüzleşmek durumunda, şahsi olarak film baştan aşağıya sahnelemede ve sinematografide öyle bir zayıf ki evlere ziyan ve ki size sadece şu sahnede olan şikayetimi dile getireceğim ( bakın ne güzel değil mi, hem çekip hem öğreniyoruz ) artık bu sahneden ikili diyalog söz konusu aks olayları tamam ancak dekorda ciddi problem var, elimdeki kamera alan derinliğini sağlayamadığından dolayı öyle bir dekorlama yapmalıydım ki şu göz boyayan dağınıklık kaybolmalıydı yada tamamen yüze odaklı zoom çekmeliydim. Kameranın hedefinde olan elemanın arkasını bulanıklaştıramadığımız için film için tamamen gereksiz olan ve dikkatleri dağıtan ısıtıcı,koltuklar ve bir sürü ıvır zıvır meydana çıkmış ve çok rahatsız edici ve bu durumda estetik kayboluyor ve sinematografi adına hiç bir şey kalmıyor tek yapmam gerek ya yüze zoom çekmek ya da arka planı sadeleştirip elemanı dikkat dağıtmayacak şekilde izleyiciye teslim etmekti, bu düz beyaz bir duvar olabilirdi ya da arkayı kapatan bir perde ne demek istediğimi aşağıdaki kareyi olduğu gibi izlediğiniz ve izledikten sonra gözleriniz kapatıp bir de dediğim şekilde hayal ederseniz anlarsınız. Sözün kısası Tanrı sizsiniz hangi Tanrı işinin rahatsız edici olmasından hoşlanır ki düşünün güneşin siyah ışık verdiğini ne kadar rahatsız edici olur du değilmi yada düşünün ayın kıpkırmızı olacağını, anormal gözlerle bakılırdı değilmi, Tanrının bu dünyayı insanlar için ne kadar estetik yaratmış olduğu görebileceğimiz bir sürü unsur var, peki ya bir sinemacı ? Sinemacı bir film çekmek istiyorsa, bir dünya yaratmak istiyordur, artık bir Tanrı vasfına bürünmesi gerekir, zaten her gün görebildiği estetiği, sıfırdan yaratmak ona kalmıştır ancak her zaman doğru yeri ve zamanı beklemek yeterli olmaz, yaratmak gerekir.

      
Arkadaki objeler ve ıvır zıvırlar ne kadar rahatsız verici değilmi Damacanadan tutun ısıtıcıya kadar filmle alakası olmayan bir sürü şey !




Bu da filmin son karelerinden estetik duruyor değil mi ? Güneş artık dağların ardına girmiş ancak puslu ışıkları yeryüzünü aydınlatıyor hala. Denizin durgunluğu güneşin ışınlarıyla o kadar etkileşmiş ki kendi rengini kaybetmiş adeta ve bu güzel doğa çakışmasının önünde bir buluşma söz konusu olay doğru yerde doğru zaman beklemek mi ? evet öyle güneşin batışını bekledim ve oyuncuların oraya gidip el ele tutuşmalarını söyledim sadece REC'e bastım ve seyrettim bu bir sinematografiydi çünkü huzur veriyordu birden çok unsur zincilerleme vizöre giriyordu ve bir çok izleyiciye eminim ki kız arkadaşını alıp gün batımını izlemek ve deniz havası almak hevesi verdi.

The American Dream

http://www.abundancetapestry.com/photos/mexicanfisherman.jpg 


An American businessman was standing at the pier of a small coastal Mexican village when a small boat with just one fisherman docked. Inside the small boat were several large yellowfin tuna. The American complimented the Mexican on the quality of his fish.
"How long did it take you to catch them?" the American asked.
"Only a little while" the Mexican replied.
"Why don't you stay out longer and catch more fish?" the American then asked.
"I have enough to support my family's immediate needs" the Mexican said.
"But" the American then asked, "What do you do with the rest of your time?"
The Mexican fisherman said: "I sleep late, fish a little, play with my children, take a siesta with my wife, Maria, stroll into the village each evening where I sip wine and play guitar with my amigos. I have a full and busy life, senor."
The American scoffed: "I am a Harvard MBA and could help you. You should spend more time fishing and with the proceeds you could buy a bigger boat and, with the proceeds from the bigger boat, you could buy several boats. Eventually you would have a fleet of fishing boats. Instead of selling your catch to a middleman, you would sell directly to the consumers, eventually opening your own can factory. You would control the product, processing and distribution. You would need to leave this small coastal fishing village and move to Mexico City, then LA and eventually NYC where you will run your expanding enterprise."
The Mexican fisherman asked: "But senor, how long will this all take?"
To which the American replied: "15-20 years."
"But what then, senor?"
The American laughed and said: "That's the best part. When the time is right, you would announce an IPO - an Initial Public Offering - and sell your company stock to the public and become very rich. You would make millions."
"Millions, senor? Then what?"
The American said slowly: "Then you would retire. Move to a small coastal fishing village where you would sleep late, fish a little, play with your kids, take a siesta with your wife, stroll to the village in the evenings where you could sip wine and play your guitar with your amigos..."
http://www.thepause.co.uk/images/logo.jpgSevgili dostlar, yaz aylarının gelmesi ile güneşin ortalığı kavurması etksinin yanı sıra bir nevi kısa sürelik iş hayatına geçiş yaptığım için hobilerimden uzak kalacağım bu 2-3 ay içerisinde pek fazla güncelleme yapamayacağım ama sizlerle olacağım, bu 2-3 ay süreç içerisinde sizlerde yaz aylarının keyfini çıkarırken bende senaryomu yazıyor olacağım ve 2011 yılının son çeyreğine bomba gibi dönüş yapacağım, kısa sürede görüşmek üzere.

Yönetmen Olmak mı İstiyorsunuz?



Sinema ve sinemanın kamera arkası işlerine merak salmış insanların hayalidir yönetmen olmak. Ama bu kişilerin çoğu yönetmen olma fırsatı yakalayamaz ve kafasının içinden hiç çıkmıyarak son nefesine kadar onunla kalır. Genel mazeretler aynıdır. Kaliteli bir kamera yok. Senaryo yok. Para yok. Torpil yok. Torpille yönetmen olanların halini gördük. Senaryo yok diyenlerin halini de gördük.

Burda bize şizofrenik ve bazı tanıdıklarınızın önünü kesebileceği zor ama masalsı bir yol bekliyor. Düşünsenize babanıza veya arkadaşlarınıza ben yönetmen olacağım dediğinizi. Çoğu pek inanmaz ve sizin yüzünüze yalan söylemek zorunda kalır. İlk iş bu fikrinizle alay eden ve küçümseyenlerden uzak durmak ve sizinle aynı duyguyu paylaşan insanlarla birlikte bir şeyler üretmeye karar vermek. Çoğu şey için para buluruz ama bu konuda nedense hiç para bulamayız. Bu bizim bu işi gerçekten isteyip istemediğimize bağlıdır. Eğer bu yazıyı okuyorsanız bu istek sizde var emin olun.

En önemli konulardan biriside yönetmen olmak için bir eğitim almaya ekmek, su ve hava kadar gerekli olmadığıdır. Bunu sakın unutmayın. Sizi rahatlatmak için bir kaç örnek vereyim isterseniz.

James Cameron, bu ismi duyduğunuzda aklınıza hemen Terminator ve Titanik filmlerinden birisi gelmesi lazım yoksa oturup biraz düşünmeniz gerekebilir. Kendisi bir çok yerde okuduğuma göre fizik eğitimini yarıda bırakıp çocukluğundan beri aklında olan mesleğe aç kalma pahasına adım atmıştır. Hatta The Terminator'ü çekerken araba kovalamaca sahnesinde çekim için izin almadıkları nedeniyle uyarmaya gelen polise " Arkadaşın bitirme ödevini çekiyoruz yoksa sınıfta kalacak" diyerek kandırdığı sonrasında çekim bittiğinde polisin " Arkadaşınız çok yetenekli" demesine kadar vardıracak zeka ve isteği vardı.

Eğer iyi ve arkanızdan bir hayran kitlesi oluşturmak istiyorsanız senaryo da yazmanız gerekiyor. Üstelik bu yazılmış olması için değil sizin eseriniz olması lazım...

Başarılı yönetmenlere baktığımızda sinemada kendilerine bir tür seçiyorlar veya doğal olarak o türe yöneliyorlar. James Cameron bilim kurgu, Tim Burton korku-masalsı, Christopher Nolan kara film, David Lynch gizem-gerilim gibi... Her yönetmenin kendileri ile aynı duyguyu paylaşan bir izleyici kitlesi var ve bir çok filmlerinde daha fazla izleyicilere ulaşmışlardır. Çoğu türk yönetmenin kendi stilinin olmaması ve önlerine gelen çoğu teklifi para için kabul ettikleri izlenimi veriyor bana. sizce de öyle değil mi? Kendi stillerini oluşturduğunu düşünebileceğimiz yönetmenlerimizde var tabi ki Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın ve Çağan Irmak... Ama bu üç yönetmenin de çalıştıkları konuların birbirlerine benzemesi sinemamızda pekte farklılık oluşturmuyor. Demek istediğim daha üsteki yönetmenler gibi tam anlamıyla birbirlerinden ayrılmıyorlar.

Elinize kamerayı alın ve çekmeye başlayın. Teorik bilgilerle kafanızı fazla doldurmayın ve kendi tekniklerinizi keşfedin. Ve en önemlisi hissettiğiniz bir konuda çalışın. His çok önemlidir bunu her işinizde kullanın. Filminizde deliren bir adam mı var? Delilerin araştırın, onlarla konuşun veya kendinizi onların yerine koyun va bir gün geçerin anlarla hayal dünyanızda ve bir şeyler hissetmeye başladığınızda kağıt, kalemi elinize almaya hazırsınız demektir.

Aronofosky'i Anlamak



Aronofsky Hugh Jackman'a adeta diyor ki senaryoyu ilk anlatırken: Hugh bak canım, şimdi sen doktorsun, Rachel senin karın ve hasta o kanser. Sen araştırmalar yapıp kendini oradan oraya savuracaksın onu kurtarmak için ama bu bir zaman, yani şimdiki zaman. Gelelim öbür zamanlara.. Geçmiş var, kılıç kuşanacaksın çünkü bir -unfinished business- söz konusu... Bir de bir gelecek var, kurak; su yok, yaşam yok, yalnızsın.

Rachel Weisz e ise şöyle diyor: oyunculuğunu konuşturman gereken bir sahne var velhasıl o sahneyi seyircinin önüne bi 5 defa rahat koyacağız. ( repliği hatırlasaydım tam olacaktı ).

Hikayenin çok dolu olduğu ve Aronofsky nin hikayeyle ilgili çok geniş bilgiye sahip olduğu anlaşılır fakat bunu, zaten tüm diğer insanların da biliyor olduğu varsayımı üzerinden anlatması kısmını anlayamadım. Oyuncuları işin içine karıştırmamın sebebi ise onların da hikayeyi tam anladığından duyduğum büyük şüphe.
top