2010'un En İyi Filmleri



1- Inception
Yönetmen: Christopher Nolan
Yazar: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Ellen Page, Tom Hardy
Tür: Aksiyon|Gizem|Bilimkurgu|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 148 dk.
Ülke: ABD|İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8.9/10
Metacritic puanı: 74/100


2- Kynodontas (Dogtooth)
Yönetmen: Giorgos Lanthimos
Yazar: Giorgos Lanthimos ve Efthymis Filippou
Oyuncular: Christos Stergioglou, Michele Valley, Aggeliki Papoulia
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 94 dk.
Ülke: Yunanistan
Dil: Yunanca
IMDB puanı: 7.3/10
Metacritic puanı: 73/100


3- Black Swan
Yönetmen: Darren Aronofsky
Yazar: Heinz (hikaye), Heyman, McLaughlin & Heinz (senaryo)
Oyuncular: Natalie Portman, Vincent Cassel, Mila Kunis
Tür: Dram|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 108 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.4/10
Metacritic puanı: 79/100

4- Scott Pilgrim vs. The World
Yönetmen: Edgar Wright
Yazar: Bacall & Wright (senaryo), O'Malley (çizgi roman)
Oyuncular: Michael Cera, Mary Elizabeth Winstead, Kieran Culkin
Tür: Aksiyon|Komedi|Fantastik
Yapım yılı: 2010
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD|İngiltere|Kanada
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 69/100


5- Another Year
Yönetmen: Mike Leigh
Yazar: Mike Leigh
Oyuncular: Jim Broadbent, Ruth Sheen, Lesley Manville
Tür: Dram|Komedi
Yapım yılı: 2010
Süre: 129 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.7/10
Metacritic puanı: 80/100


6- The Ghost Writer
Yönetmen: Roman Polanski
Yazar: Robert Harris (roman), Roman Polanski (senaryo)
Oyuncular: Ewan McGregor, Pierce Brosnan, Olivia Williams
Tür: Dram|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 128 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.5/10
Metacritic puanı: 77/100


7- Toy Story 3
Yönetmen: Lee Unkrich
Yazar: Lasseter, Stanton & Unkrich (hikaye), Arndt (senaryo)
Seslendirenler: Tom Hanks, Tim Allen, Joan Cusack, Michael Keaton
Tür: Animasyon|Komedi|Macera
Yapım yılı: 2010
Süre: 103 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.7/10
Metacritic Puanı: 92/100


8- Akmoreul Boatda (I Saw the Devil)
Yönetmen: Kim Jee-Woon
Yazar: Park Hoon-Jung
Oyuncular: Lee Byung-Hun, Choi Min-Sik, Jeon Gook-Hwan
Tür: Suç|Dram|Korku
Yapım yılı: 2010
Süre: 141 dk.
Ülke: Güney Kore
Dil: Korece
IMDb puanı: 8/10
Metacritic puanı: 65/100


9- A Single Man
Yönetmen: Tom Ford
Yazar: C. Isherwood (roman), Tom Ford (senaryo)
Oyuncular: Colin Firth, Julianne Moore, Matthew Goode
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 99 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 7.6/10
Metacritic puanı: 77/100


10- Copie Conforme (Certified Copy)
Yönetmen: Abbas Kiarostami
Yazar: Abbas Kiarostami
Oyuncular: Juliette Binoche, William Shimell
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 106 dk.
Ülke: Fransa | İtalya | İran
Dil: Fransızca | İtalyanca | İngilizce
IMDb Puanı: 7.2/10
Metacritic puanı: 83/100


11- True Grit
Yönetmen: Ethan Coen, Joel Coen
Yazar: Ethan Coen, Joel Coen (senaryo), Charles Portis (roman)
Oyuncular: Hailee Steinfeld, Jeff Bridges, Matt Damon
Tür: Macera|Dram|Western
Yapım yılı: 2010
Süre: 110 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8/10
Metacritic puanı: 80/100


12- Shutter Island
Yönetmen: Martin Scorsese
Yazar: Laeta Kalogridis (senaryo), Dennis Lehane (roman)
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley
Tür: Suç|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 138 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB puanı: 8/10
Metacritic puanı: 63/100


13- Winter's Bone
Yönetmen: Debra Granik
Yazar: Granik & Rosellini (senaryo), D. Woodrell (roman)
Oyuncular: Jennifer Lawrence, John Hawkes, Garret Dillahunt
Tür: Dram|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 100 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.4/10
Metacritic Puanı: 90/100


14- Çoğunluk
Yönetmen: Seren Yüce
Yazar: Seren Yüce
Oyuncular: Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 111 dk.
Ülke: Türkiye
Dil: Türkçe
IMDb Puanı: 7.4/10
Beyazperde puanı: 6.5/10


15- Blue Valentine
Yönetmen: Derek Cianfrance
Yazar: Derek Cianfrance & Cami Delavigne
Oyuncular: Michelle Williams, Ryan Gosling
Tür: Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 81/100


16- How to Train Your Dragon
Yönetmen: Dean DeBlois ve Chris Sanders
Yazar: C. Cowell (roman), Davies, DeBlois & Sanders (senaryo)
Seslendirenler: Jay Baruchel, Gerard Butler, Christopher Mintz
Tür: Animasyon|Macera|Komedi
Yapım yılı: 2010
Süre: 98 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8.2/10
Metacritic puanı: 74/100


17- The King's Speech
Yönetmen: Tom Hooper
Yazar: David Seidler
Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter
Tür: Biyografi|Dram|Tarih
Yapım yılı: 2010
Süre: 118 dk.
Ülke: İngiltere | Avustralya | ABD
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 8.4/10
Metacritic puanı: 88/100


18- Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1
Yönetmen: David Yates
Yazar: Steve Kloves (senaryo), J.K. Rowling (roman)
Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint
Tür: Aksiyon|Macera|Fantastik
Yapım yılı: 2010
Süre: 146 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDb Puanı: 7.8/10
Metacritic puanı: 65/100


19- Kick-Ass
Yönetmen: Matthew Vaughn
Yazar: Goldman & Vaughn (senaryo), Millar & Romita (çizgiroman)
Oyuncular: Aaron Johnson, Chloe Moretz, Nicolas Cage
Tür: Aksiyon|Suç|Gerilim
Yapım yılı: 2010
Süre: 117 dk.
Ülke: İngiltere|ABD
Dil: İngilizce
IMDb puanı: 8/10
Metacritic puanı: 66/100


20- L'illusionniste (The Illusionnist)
Yönetmen: Sylvain Chomet
Yazar: Jacques Tati (orijinal senaryo), Sylvain Chomet (uyarlama)
Seslendirenler: Jean-Claude Donda, Eilidh Rankin, Duncan MacNeil
Tür: Animasyon|Komedi|Dram
Yapım yılı: 2010
Süre: 80 dk.
Ülke: İngiltere|Fransa
Dil: İngilizce|Fransısca
IMDb puanı: 7.7/10
Metacritic puanı: 82/100






* Listedeki filmlerin bir çoğunu izleyemedim, ancak izlediğim kadarıyla Inception'un yerini hakketiğini söyleyebilirim, Winter's Bone ise düz kompozisyonu ile ilgimi çeken filmlerden listeden filmleri izledikçe kısada olsa inceleme fırsatı bulacağım.

Yalnız Şehir'e varmaya saatler kala.

Bahadır Karasu on the set of "Alone City"


Murat Turan's great performance is worthseeing
The short film " Alone City"s principal photography has been finished and we working on the last stage of post production at last, we presumed that film DVD will be published on 18th April, Monday then after the special featuring of the short film, you can find the online watching link here also.
Sonunda "Yalnız Şehir" kısa filminin çekimleri tamamen bitirilmiş olup artık posproduction aşamasının son bölümleri yapılmaktadır. Kısa filmimizin 18 Nisan Pazartesi günü DVD olarak çıkarılması bekleniyor, özel gösterimlerden sonra internet üzerinde de izleyebileceğiniz linkleri burada ayrıca bulabilirsiniz.
Melike Arman played as Barıs Amiral's ex-girlfriend.
 
 

Yönetmen

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgiF6LqkdeCrxcS6RXd_I7pC-uYkCMS25d4iDjvEffBSloCO_X1kEynAm6YkDYnodo84VYKvN4WVFkoe7BAC6kDDunIgiskwuPqF9oXd3cvCmCGfPPXDBu_V8zzLAWlZwhwdRhUsJDfLCo/s320/Director_mehmet+ovunc+copy+kucuk.jpg




Tanrı, yüce bir varlık, yapamayacağı şey yok herşeyi yoktan var edebilir, imkansız diyeceğimiz şeyleri yapabilir zaten imkansızı kılanda tanrıdır. Ancak bunlar tek başına hiç bir işe yaramaz, Tanrı'ya dost gerekir, düşünün tanrı gibi herşeyi yapabileceğinizi düşünün, yoktan herşeyi var edebilirsiniz, ama yalnız başınasınız, kimsecikler yok, o zaman atın onları bir kenara yeteneklerini gösterebileceke kimse olmadıktan sonra. Tanrı insan olmadan hiç bir şeydir, insanda tanrı olmadan.

Yönetmen, sıradan bir varlık, bir çok şeyi yoktan var edebilir, duyguların temsilcisidir, ancak tek başına yapamaz, yeteneklerini gösterebileceği ve duygularını ifade edeceği kitleye ihtiyacı vardır.

Yönetmen, Director koltuğunda oturan ve insanlara ne yapacağını söyleyip kameraya alan kişi değildir. Onlar dünyada değilde sanki onun gölgesinde yaşarlar, gerçek yada gerçek olmayanı ayırmazlar. İnsan duygularını forma dönüştüren kişidir yönetmen, Tanrı'nın kendisine eşlik etmesi için yarattığı dünyanın anlamlarını arayan onu irdeleyen kişidir yönetmen, kibirli değildir, sanatçı değildir, sadece et ve kemikten ibaret değildir, tonlarca fikrin oluşturduğu canlı bir heykel gibidir. Dünyanın anlam veya anlamsızlığında boğulurken kendini feda edercesine duygularını bağışlayan kişidir yönetmen.

Yönetmen, tanrının can sıkıntısından kurduğu oyun bahçesinde anlam arayan kameralı bir serseridir aslında.

İnsanlara komut vermezler, kamerayı yerleştirip objektifin yansıttığı kadrajda ne görüyorsa, REC tuşuna bastığında "Orgazm" olan kişiir yönetmen.

Melancholia ( Antichrist'den sonraki ilk halka )






Geçtiğimiz sene Cannes’da Charlotte Gainsbourg‘un “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almasıyla birlikte Antichrist için birçok şey yazılıp çizildi. Kimisi ona lanet okurken, kimisi sinema tarihinin en çarpıcı filmlerinden birine imza attığını düşündü. Bense ikinci şıkka inananlardanım. Kadın-doğa ve cinsellik paralelinde işlediği inanılmaz bir film olarak zihnimde kalacaktır Antichrist. Ve tabii ki Charlotte!

Dogme manifestosu öncüsü Lars Von Trier bu akımın öncesi ve sonrasında müthiş işlere imza atmış bir isim. Böylece Danimarkalı yönetmenin bundan sonra da ne yapacağı merakla beklenmekte. Melancholia ise Antichrist‘ten sonraki ilk halka. Merak kat sayımızı tavan ettirecek, cezbedici bir film hüviyetinde.

“Melancholia, dünyanın sonunda başlıyor.” diye nitelendiriyor filmi Lars Von Trier. “Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem. Böylece oturup filme kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız” diye de ekliyor üstüne. Konusu hakkında ise şunları söylüyor : “Bir düğün ve melankoli var. İki kız kardeş (Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg) hakkında psikolojik bir felaket filmi. Melankolik kardeş, kaya gibi sakin, karanlık dünyasına baktığınızda kaderi bekler gibi davranıyor. Diğer kız kardeş ise giderek panik yapıyor.”

Filmde; Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg‘e Alexander Skarsgard, Stellan Skarsgard, Kiefer Sutherland ve John Hurt gibi isimler eşlik ediyor. Müthiş kadrosu, müthiş yönetmeni ve cezbedici konusuyla Melancholia, kuşkusuz senenin en merak edilen filmleri arasında. Cannes 2011′e yetişecek olan filmi ne zaman görürüz kim bilir?


Me adlı kısa filmimden aldığım sahnelerle oluşturduğum. Lacrimas Profundere grubunun "Testified" adlı şarkısına. Kendi içinde kaybolanlara özel bir klip olsun.


David Lynch'in çektiği kliplerden biri neden paylaştın ne anlatmak istiyor diye sormayın, Dr. Parnassus olup o adamın beynine girmek istiyorum.

Duncan Jones on the set of of Source Code.

Duncan Jones on the set of of Source Code.


Moon filmilye top 10 listemde 1.sırayı alan Duncan Jones son ve adından söz ettiren filmi Source Code çekimlerinde. Kamera tutuşuna bakın, 35 mm lik objektif ne kadar ince bir aygıta bağlı değil mi ? İşte günümüz teklonojisi. Filmi dört değil beş gözle bekliyorum bu arada.


http://www.filminiizle.com/afisler/the-traveler-izle.jpg


Uzun süredir sebepsiz yoğunluklardan dolayı film izleme işini seyrekleştirmeye başladım ki geçen gün The Traveler filmini izledim, Val Kilmer ismi geçiyordu filmde ki film hikayesine güzel bir giriş yapmıştı ( Mantıksız hikayesine ) bu filmin şöyle başladığını düşünüyorum, yapımcı ve senaristlerin o kadar canı sıkılmış ki bir gün yönetmenin evinde oturmuşlar çay sigara, alkol muhabbet yaş tabi, zamanla bir milyon olan kafalardan dolayı sohbet baya bir garipimsi olmaya başlamış az sonra hafiften hikayesine değineceğim filmin senaryosu olsa olsa o kafaların bu mantıksız sohbetinden ötürü çıkacağını düşünüyorum.

Küçük bir kasabada karanlık bir noel arifesi günü, gece vardiyasında Şerif kim olduğu bilinmeyen yalnız bir adam ile karşılaşır. Gece ilerledikçe Şerif'in araştırmaları sonucu bu gizemli kişi hiçkimse değil intikamcı bir katildir. Bu malum katilimiz aslında cehennemden geri gelen bir çocuk katilidir dikkat burada Spoiler veriyorum bunu okuduktan sonra filmin o mantıksız süprizinin bir manası kalmıyor ; Val Kilmer abimiz yani Mr. Nobody cehennemden gelen bir çocuk katilidir ancak, filmin başında göreceğimiz gibi Dedektifinin kızını kaçıran kişiyi bulup yerini söylettirmek istemesi esnasında karakoldaki polislerin her türlü işkence girişimi ile bu The Traveler dediğimiz Mr.Nobody'nin intikamı arasında çok iyi bir bağ var. Mr.Nobody dediğimiz bu seyahatçi eleman o tüyler ürpertici ıslıkla yaptığı senfoni müziği ile izleyicinin kadar oradaki polislerinde psikolojini alt üst etmiş ve itirafta bulunacağım diye kendini teslim ettiği karakolu mezbaya çevirmeye başlamıştır. İzleyiciye yedirtilen baştaki o kızını kaçıranı değilde başkasını yakalamışlar ve eziyet ediyorlar yemini iyi yutturmuşlar yoksa adam zaten niye geri gelsin ki zaten işlediği bir suç ortada ise intikam için geri gelemezdi ama mantık bunu söylüyor, fakat sinemada mantık aranmıyor bazen ne yazık ki, senaristler biraz farklılık getirelim derken filmin sonunda izleyiciyi 90 dakika bunun içinmi bekledim ben yani dedirtecek bir son çıkarıyorlar. Öyle yada böyle The Traveler mantık aramayanlar için ideal bir film olmuş, sıradışı senaryosu ve Val Kilmer'in oyunculuğu üst düzeyde yine, zaten o senaryoyu kabul etmesinin tek sebebi o olsa gerek, korkun bundan sonra Val Kilmer'dan adam harbiden Mr.Nobody.



http://brianorndorf.typepad.com/.a/6a00e54ee7b64288330148c7bd42dc970c-500wi

Nam-ı diğer Mr.Nobody filmin sonundada göreceğiniz gibi adının söylenmesinden hoşlanmıyor ona göre.

topluca 31 çekmek

topluca 31 çekmek
(işi yeni öğrenenler yanlarındakileri örnek alsın lütfen)

I
“Şimdiye kadar romana hiç gün ışığına çıkmamış kişi koymadım ..”, böyle diyor Miller . Her zaman yaptığım gibi , ya da hemen hemen her zaman yaptığım gibi bir bardak viskinin bitişiyle bugünkü okumamı noktaladım. İyi bir ölçek olduğunu düşünüyorum viskinin. Sonra gerçek kişiler üzerine yazmaktan nasıl bir özenle kaçındığımı düşündüm ve bunun üzerine daha önce düşünmemiş olmak beni şaşırttı açıkçası.

II
Telesekreterime bırakılmış mesajları dinlerken hep aynı şey gelir aklıma , insanlar beni genelde gitmediğim ve genelde gitmedikleri yerlere davet ederler. Bu genelde gidilmeyen yerlerde canımız sıkılır ve genelde az konuşarak günü ya da geceyi bitiririz. Başkalarıyla karşılaşmamış olmaktan mutlu olduklarını düşünürüm, başkalarıyla karşılaşmamış olmaktan niye mutlu olduklarını düşünmem. Kişi canını sıkacağını bildiği işlere girişmemeli. Kalabalık yerlerde miyopluğumun – ki bir yalan değildir bu – arkasına sığınabiliyor olmak beni bu düşüncelere kayıtsız kılar.

III
Pisliği pislik, arkadaşı arkadaş olarak ayırt etmek gibi bir eğilim var çoğunuzda. Bazen beni şaşırtıyor bu , küstahlıkmış gibi geliyor “o aslında iyi biridir “ ya da “o aslında sağlam çocuktur “ hali... Hep iyileri seviyoruz veya sevilecek bir tarafları mutlaka var. Oysa nasıl tiksinti verecek bir zayıflık bu, karşındakine nasıl bir iftira... Hayır, sevilecek yönü yok. Hayır o (yasak kelime kullandınız)çocuğunun biri... Bu zavallı dürüstlüğü de mutlaka bir özür izliyor “ama ona ihtiyacım var.” “ama eski günlerin hatırına...” İnsan pisliği de sevebilir ve hatta çoğunlukla çok daha temizdir pislik kutsal tutulandan.

IV
Neden diyorum, bu kadar zahmete ne gerek var. İnsan çivili yataklarda uyumamayı ve serserilerle ahbaplık kurmamayı tercih edebilir. İşin karizması azalıyor değil mi... Ben seni herşeye rağmen seviyorum... Yapma ya... Çok umurumda mı olmalı, yani umurumda olması ya da olmaması yoracağından değil ama biraz sakin olsak... Hastalıklı bir kendini bilme hali ve karşındakini de bilme (üstelik) küstahlığı içinde affediyoruz, olumlu, daha kötüsü ılımlı kılıyoruz. Sormadan affediyoruz, egomuz paçalarımızdan dökülüyor ve yargılamış olmanın bütün acınasılığını kabullenmiş oluyoruz bunu yaparken. Varsın olsun.

V
Bir açılışta, gittiğim andan itibaren gitmem ve gitmemem arasındaki tartışmada gitmek lehine oy kullandığım için gider gitmez pişman olduğum bir açılışta bütün bu gülümsemeleri nasıl olup da yeni model ve el yapımı ve dün-de-böyleydi-bugüne-özel-değil yüzlerinde taşıyan onca insan arasında kendimi var kılmak istemememde anlaşılamaz bir taraf bulunabilir.

Oyundan kurallardan, cemaatleşme halinden bahsetmeyeceğim, ayağa düştü bunlar artık -oysa çok farklı olabilirdi belki– ama yanıtlar çoktan ezberlendi bile, saksı bitkisi kadınlar ve aranjman hazırlamaya gelmiş erkekler arasında –sokakta da başka türlü değil, yanlış anlaşılmasın, hepimiz her yerde birbirimizi suluyoruz uzun süredir- hangi ifadeyle baksam diyalog kurmam gerekmez sancısı içinde kendi acizliğimden nefret ederek biraz dolanmış olmam beni alemin ne en güzel ne de en (yasak kelime kullandınız)kadını yapar. Öyleyse mesele bu değil. Meselem bu değil.

Hangi hastalıktan muzdaripiz bilmiyorum. Jestler halinde seviyoruz birbirimizi ne hoş, ne güzel, en iyi bildiğimiz dualar en popülerleri, eski kulağı kesikler borsada yükselişte. Baştan aşağı müstehcen ve aşağıdan yukarı müslümanız. Böylece artık müslüman mahallesinde salyangoz satılabilir, bu satanın ve alanın problemidir diyecek kadar da liberal görüyoruz hayatı. Hepimiz karımızın kardeşini beceriyoruz en kırmızı yatak odalarında, gelinler hala beyaz giyiyor, siyah yeni gençlik arasında revaçta. Ve hepimiz bakireyiz, maksat ruhu kurtarmak, oysa ruh bedenin yanında ne ki açıklığı bile edebiyat malzemesi olmanın ötesine geçememiş bir rivayet ama olsun, madem ki bedeni kurtaramıyoruz öyleyse cennette bir yer garantilemenin bir yolunu bulmak gerek. Beri yandan sevgilimizi topluluk içine çıkartmaya utanıyoruz, en vasat bahanelerle, ahlakçıdan çok ahlak kokuyor her tarafımız, utanç kokuyor. Ruhumuzdan utandığımız yetmiyormuş gibi başkalarının ruhlarından da utanıyoruz hiç utanmadan. Ama olsun, “aslında iyi biriyiz “ ya hepimiz, herkesi aslında iyi biri zannediyoruz, olmayanlar aldırmadıklarından olsa gerek susuyorlar ve içiyorlar zaten şişe bitince de uzuyorlar hafiften. Adaletle işi olmayan bu anlaşmada ne kadar haklı ne kadar temiz tutuyoruz kendimizi... Şaka. Şaka. Uykuyla uyanıklık hali arasında söylenmiş sözler bunlar.

O’nu “aslında iyi biri” yapmak, bizi de pek iyi biri yapıyor. Kokan tarafımızı leş yerlere saklıyoruz, leş yerlerde gördüğümüz insanları da aslında iyi biri diye paketliyoruz ve kırmızı kurdeleler asıyoruz üzerlerine. Onlara kaçıyoruz ama istediğimiz zaman, sonra onlardan kaçıyoruz topluluk içine çıkınca en fazla marjinal yaratık olarak gözlüyor ve yem atıyoruz onlara kafesin sınırlarına çok uyanmadan.

VI
Öyle yağma yok demekle uğraşmanın anlamı olmayacağından olsa gerek pisliği yükselen değer yapmamız pisliğe bulanmamızı kolaylaştırıyor. Kabul ediyoruz ve kabul ediliyoruz, Tanrı hepimizi kutsasın en sevilen biziz bugün. Sevişmeyi bilmeyen ve üç satırda boşalan edebi karakterler (daha beteri bu karakterlerin yazarları) olsak da en iyi aşk şiirlerinin bizim elimizden çıkabileceğini sanıyoruz. Bir kadına iki bacağını açtırabilmek en büyük zaferimiz hala bir türlü çıktığımız döl yatağına geri dönemediğimizden ya da karşımıza bizi oraya geri tıkacak birileri çıkmadığından, çünkü hepimiz nazik ve hepimiz “aslında iyi insanlar” olduğumuzdan... (Belki artık “özünde” diye devam etmeliyim, birkaç aydır bu kelime pek revaçta. Bunun da bir piyasası var elbet, uzlaşılmış değerlerin ve kaç dakikanın erken kaç dakikanın geç olduğunun ve zevki zamanla hesaplamanın skor tablolarının... Hepsinin piyasası var. Erkekler sayıları seviyor, kim ne diyebilir kutsal kitabını rakamlara bölmüş ve orada rakam aramayı kesmemiş bir ırkın ahfadıyız, sayılar her seferinde kutsallıktan pay alıyor... Varsın olsun.)

Kemirdiği kemiği nereye tüküreceğini bilmez bir biçimde kokteyl partileri, brançlar yaratıyoruz kendimize, cemaatleşmenin küflenmiş bir renk olduğunu söylesem yine adi edebiyat olacak. Açık verme korkusu almış başını gidiyor. Açık veriyoruz ama uzlaşımsal açıklar bunlar. Diğer kadına aşık olmadığımız sürece aldatabiliyoruz karımızı, diğer erkekle yatağa girmediğimiz sürece günah sayılmıyor öpüşmelerimiz. En idealistimiz ahlakını böbreğinde taşıyor. Zaten bir bira bir de ahlak kiralıktır post-modern yazıtlarda. İkisinin de sabaha izi kalmaz, belki biraz kusmuk biraz da meni ama olsa olsa bu kadar, bir de sözler söyleniyor su yüzüne biz çıkalım ama gece gecede kalsın diye. Varsın olsun, bu da büyük mesele değil.

VII
İşine gelmek yeni bir din sayılmaz. Kapalı odalarda diz çöküp yalvarırken yarın bunu anlatırsa ona kimse inanmaz zaten diye düşünmek de bir suç değildir kim bilir hangi tarihli anayasayla kutsanmış kurallara göre. Ama sırf böyle olmuş olduğu, böyle olageldiği, tanıdığımız bildiğimiz kim varsa böyle yaptığı için karşımızdakinden de bunu beklemek var ya, işte bu midemin kasılmasına yol açıyor bu sıralar. Yumruğum sağlam olsa onu kullanırdım iltihaplı kelimler yerine ama iyi insanlar kaba kuvvet kullanmaz ve kimsenin suratına tükürmez öyle ya ancak bar masalarında “bir tane indirecektim suratına” demektir işin raconu .

VIII
Şeytan arafa hapsolmuş bir kez, artık kimsenin namusu zaten kurtulmaz, tüm kapılar kapandı suçu atacak kimse kalmadı geriye. Bütün hatalardan bütün sapmalardan bütün günahlardan bir ders çıkartmak adına kirleniyoruz yoksa içimizde ne arar pislik, saf sudan yapılmış insanoğlu, böyle diyor en büyük tanrılar, işi biliyoruz, derdimiz görünüşü kurtarmak, hadi bunu da anladım diyelim, ama başkalarının görünüşünü sırf bizimle göründüler üzerimize sıçramasın diye çekiştirmek... Bu enerji, kendinde bu hakkı bulma hali nereden geliyor... Biri bana söylesin lütfen.

IX
Okuyucuya not:
Bütün güzel içkiler sek içilir. Bütün güzel kadınlar tek kullanılır.

Kroşe " Fragman "

Arkadaşım Mehmet Ger'in yönetmenliğini yaptığı, yardımcı yönetmen olarak yer aldığım kısa film "Kroşe"nin yarım dakikalık fragmanı sizlerle...
http://www.facebook.com/video/video.php?v=10150160059084245&comments

Bir Sırp Filmi


Emekli porno yıldızı Milos mesleği bırakalı beş yıl olmuştur. Bu beş yıl içerisinde halen yeni bir meslek edinemeyen Milos, karısı ve oğluyla beraber yaşantısına mutlu bir şekilde devam etmektedir ki eski iş arkadaşlarından Lejla, onu eski günlerine döndürebilecek bir teklifle çıkagelir. Bu teklif hem Milos’un ailesinin geleceğini garantiye alabileceği astronomik bir ücreti kapsayacak kadar iddialı, hem de ona, neyin çekileceği hakkında en ufak bir ipucu verilmeyecek kadar gizemlidir.

yazan Onur Atay

Film hakkında birşeyler yazmadan önce söylemek isterim ki; kutsalı olan, tabuları olmadığına inansa da kimi gördüklerinden kolayca etkilenen, adult/porno sektöründen hazzetmeyen arkadaşlar, mümkünse film hakkında ne birşeyler araştırsınlar, ne okusunlar, ne de rastlayınca gözucuyla baksınlar. Bu yazdıklarım genelde provokatif anlamda ilgi çekmeye, merak duygusunu körüklemeye daha fazla yarar; ancak samimiyetimden emin olun ve uzak durun. Çünkü “Srpski Film” sanki bir yumruk gibi iniyor ağzınızın üstüne, sizi onu yutmaya zorluyor, midenizde açılıyor ve izini bırakarak bağırsaklarınızda dolaşıyor. Film izlendikten sonra, sınırları zorlamasıyla eleştirilebilecek “Oldboy”, “Salo: Sodom’un 120 Günü” veya “Re-Animator” gibi filmleri kıyasta leblebi şekeri kıvamında bırakıyor, ve bunu (şahsi kanaatimce) ucuz istismar sahneleri yoluyla değil, hakkını vererek yapıyor. Bu sebepten ötürüdür ki uyarımı tekrarlamak istiyorum, ‘bunu seven bunu da sevdi’ türünden bir filmle karşı karşıya değilsiniz, dikkatli olun.

Filmin anlatmaya çalıştığı hakkında türlü okumalar yapılabilir, yönetmen/senarist Srdjan Spasojevic ve senarist Aleksander Radivojevic’in çeşitli söyleşilerde vurguladıklarıysa filmin metaforik bir Sırbistan anlatısı olduğu yönünde. Hele ki son on beş-yirmi senedir kuvvetli sansür anlayışıyla boğuşan bir ülkeden (tanıdık geldi mi a dostlar?) çıkan böylesine radikal bir filmin adının bile “Srpski Film (Bir Sırp Filmi)” olması “dakika bir gol bir” ayarında bir atıf gibi görünüyor. Spasojevic’in söyleşisi sonrası yapılan başka bir yorumsa şöyle: “Sırbistan’da doğduğunuz an düzülürsünüz. Yaşarken her an düzülürsünüz. Ölürsünüz, o zaman bile rahat bırakılmaz, bir müddet daha düzülürsünüz.” (Uyarı: Bu yorum filmde tam anlamıyla canlandırılmaktadır!)

Srpski Film’in parlayan taraflarından biri de oyunculuklar. Başkahramanımız Milos (Srdjan Todorovic, kendisini muhtelif Kusturica filmlerinden de tanıyoruz) filmin başından itibaren bize gerekli tedirginliği vermekte kusursuz, ve çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Filmin açılışında, oğlunun kazara bizzat kendi pornosunu videodan izlemesiyle başlayan ve sürekli yükselen tekinsizliği, hem fiziksel hem de ruhsal olarak oyunculuğuna yansıtıyor. Tüm olaylar silsilesinin baş sorumlusu addedebileceğimiz, çekilen gizemli filmin yönetmeni Vukmir’se (Sergej Trifunovic) bir tiyatro sahnesindeymişçesine tirad üstüne tirad patlatıyor, manipülatör karakterini bize karşı konuşturur gibi oynuyor ve bazen kendisiyle empati kurabilmemizi bile sağlayarak filmden kopmamamıza katkıda bulunuyor. İşin ilginç tarafıysa bu iki oyuncu ve kadronun geri kalanının hatrı sayılır bir kısmı Sırbistan’ın popüler sinema oyuncuları. Yani gerek televizyonda, gerek beyazperdede rastlanabilecek, kariyerleri iddialı ama ‘mainstream’ oyuncular. Kaldı ki senarist Radivojevic de iki sene öncesinin Sırp block-buster’ı “Carlston za Ognjenku” isimli filmin senaryosuna da imza atmış bir isim. Demem o ki, gerek oyunculuklarıyla ve onların yönetimiyle, gerek prodüksiyon kalitesiyle (ki film Red One™ ile çekilmiş ve çok başarılı planlara sahip), gerekse yönetmenliğiyle ziyadesiyle kaliteli bir yapım. Orijinal tema müziği gerginliği her seferinde ikiye katlıyor. Yani standart bir istismar filmiyle kıyaslarsak, (son zamanların çıtır çerez Amerikan istismar filmlerini dışarda tutuyorum) kalitesi şaşırtıcı ve cidden ‘uçtan da öte’ denebilecek bir noktada duran senaryosu ve ‘epik& sapkın’ diye tanımlayabileceğim kimi sahneleriyle kitleleri infiale sürükleyecek bir film için beklenmeyecek seviyede. Sırp sineması için bir mihenk taşı olabilecekken, içerdiği sahnelerin tehlikesi nedeniyle ‘underground’ kalmaya mahkum olabilme ihtimali yüksek olan film, yapılmamışı yapmasıyla ve hatta düşünülmemişi düşünmesiyle bile denenilesi. Ancak en başta yapmaya çalıştığım uyarıdaki gibi; hazmı zor, kendisi zor, kimilerine göre ‘çekilmeye kalkılması’ bile suç teşkil eden, yumuşak karınlara atılan bir tekme gibi “Srpski Film”.

Not: SXSW 2010’da da gösterilen film, bir izleyicinin yorumuyla “İzlerken bir anda polisin içeri girip hepimizi tutuklayacağını düşündüm.” denecek kadar tehlikeli. Çekiminden ziyade izlenmesi bile çoğu yerde suç sayılabilecek bu film ya gerçekten de yaratıcılarının atıf yaptığı gibi sansüre başka bir boyut getirecek, ya da biz yeni bir “Cannibal Holocaust” yaratmış olacağız. İyi seyirler demek istiyorum, ama diyemiyorum.


Kişisel Görüş ;

Öyle yada böyle içerik olarak çok rahatsız edici olan bu filme çok büyük tenkitlerde bulunabiliriz ancak yönetmene bu filmi neden çektin bunu çekmek hatta izlettirmek suçtur diyemeyiz. Sansürlerle boğuşan Sırbistan'da sansürü bırakın insanı izlerken yerin dibine sokan bu film bir ironiyi yanında getitirken nihayetinde insanları acımasızca dürtüyor. İnsanlar yapmak isteyipte yapamadıklarını izlemek için para verirler diyorlar, eğri oturup doğru konuşursak, günümüzde internet %60'a kadar porno için kullanılmakta, çünkü insanlar cinsel bakımdan özgür değiller, elbette olmamalıda ancak içindeki şeytanı tatmin etmek için porno her zaman ilk danışılan araç olmuştur, hatta ve hatta Bir Sırp filmi olarak adlandırılan filmin içeriği hakkında bilgi edindiğinizde eminim ki izlemek istediniz, içinizdeki şeytan öyle istedi çünkü, evet filmdeki bazı sahneler çok ileri gitmiş, insanlık suçu olarak bile adlandırılabilir ancak günümüzde bu tür cesaretli filmlerede gerek var, hiç bir çekilen film gereksiz değildir bir hikaye bile yoksa mutlaka birşeyler açıklıyordur, bir çok izleyen yorumlara göre kendinden tiksiniyor neden çünkü herkes biliyor ki porno izleyicisi, ama film anlatmıyor ki pornonun iğrençliğini, film içerisinde porno içerik olması pornolara gönderim yapıyor anlamınada gelmez, evet filmde olanlar gibi gerçektede cinsel sapık insanların, vahşetsel, insanlık dışı gibi öğelerle kendilerini tatmin ettiği bir gerçek bu insanlar adı üstünde sapık, cinselliği esas amacından uzaklaştırarak içindeki şeytana yenik düşerek seks,vahşet ve hayal bile edelimeyecek derecedeki öğeleri karıştırarak sıra dışı olan cinsel açlıklarını doyuruyorlar. Film en basit derecede bahsedilmesi bile suç olabilecek olayları bize gösterirken diyor ki ; Cinsel haz ve tutku Tanrı'dan gelen bir duygudur ancak tanrı insana bir sınır belirlemiştir, İnsanlar yani sizler tutkularınızı sır gibi saklarken porno sektörü sizin pislik ihtiyaçlarınızı karşılamaktadır, ne yani bizi böyle bir film yaptığımız için mi suçluyorsunuz ? Yapmayın biliyoruz haftada kaç kez porno izliyorsunuz ?

Böyle bir filmin Sırbistanda çekilmesi ve her türlü destekten mahrum olarak yayınlanabilmesi ayrı bir olay tabi, filmi izleyin etkilenmemek elbette elde değil ancak yönetmenden ve film ekibinden oyunculardan tiksinmeyin, onlar bizlere sinemanın iletişimsel fonksiyonu ile bir takım gerçekleri gösteriyorlar insanların kendi kendini kandırmaya değil yüzleşmeye ihtiyacı var.

filmin metaforik bir Sırbistan anlatısı olduğunu ilk izleyenler elbette anlayamazlar, ancak yukarıda yazdıklarımın kişisel görüş olduğunu bilmenizi isterim, izleyici yorumu olarak filmin yönetmeni ile konuşmadan gerçekten filmin yazdığım kısımlar ve konular ile alakası olup olmadığını bilemem ancak çıkardığım bir başka tarafta bu.


Değerli arkadaşım Eray Dinç'in yazıp yönettiği ve ilginç özelliği Fotoğraf makinası ile çekilmesi olan film Tabiatın, her geçen gün hafızasını kaybettiğini farkeden
ve buna inanan bir adamın hikayesini anlatıyor.

Dogma 95

Dogma 95 1995te danimarkalı yönetmenler Lars von Trier, Thomas Vinterberg, Kristian Levring, ve Søren Kragh-Jacobsen tarafından başlatırmış avangart film yapım akımıdır. Bu akım bazen Dogme 95 Collective veya the Dogme Brethren olarak da bilinir.

Amaçları ve Kuralları

Dogma 95 tarafından belirlenen kurallar:

  1. Çekimler stüdyo dışında yapılmalıdır. Sahne donanımı ve setler içeri taşınmamalıdır. (Hikaye özel bir sahne donanımı gerektiriyorsa, stüdyo dışında bu donanıma uygun bir mekân seçilmelidir.)
  2. Ses, kesinlikle görüntülerden ayrı olarak üretilmemelidir ya da tersi. (Sahne içinde üretiliyor olmadığı sürece müzik kullanılmamalıdır.)
  3. Kamera, elde taşınıyor olmalıdır. Elde taşınan kamera ile elde edilecek hareketlilik ya da hareketsizlikler serbesttir. (Film, kameranın durduğu yerde çekilmemeli; kamera filmin olduğu yerde olmalıdır.)
  4. Film, renkli olmalıdır. Özel ışıklandırma kullanılamaz. (Eğer çekilecek olan sahnede filmin pozlandırması için çok az bir ışık söz konusuysa, sahne kesilmeli ya da tek bir lamba kameraya iliştirilmelidir.)
  5. Optik numaralar ve filtreler kesinlikle yasaktır.
  6. Film, gelişigüzel aksiyon içermemelidir. (Öldürme, silahlar, vs. bulunmamalıdır.)
  7. Zamansal ve coğrafi yabancılaştırmalar yasaktır. (Kısaca film, şimdi ve burada geçmelidir.)
  8. Tür filmleri kabul edilemez.
  9. Film formatı 35 mm olmalıdır.
  10. Yönetmen, jenerikte belirtilmemelidir.

Ayrıca yönetmen, kişisel adlardan sakınacağına, artık sanatçı olmadığına, anları bütünden daha önemli gördüğü gibi, bir 'iş' yaratmak- tan kaçınacağına, en büyük hedefim karakterlerinden ve ortamdan gerçeği açıkça çıkarmak olacağına ve bunu elinden geldiğince ve iyi tadlarla estetik faktörler pahasına yapacağına and içer.

Kurgu Nedir?


Kurgu Nedir?
Görüntülerin ve seslerin bir senaryo dâhilinde belli bir amaca uygun olarak peş peşe sıralanmasına “kurgu” veya “montaj” denir.
İyi bir senaryoya, kaliteli oyunculara sahip ve iyi çekilmiş bir sinema filmi, kötü bir kurgucunun eline düştüğü takdirde değerinden çok şey kaybedebilir, izleyici tarafından anlaşılmayabilir. Bu durumun tam tersi de mümkündür: iyi bir kurgucu, yapımı çok daha hareketli, canlı, anlaşılır kılabilir, belirli noktalara kadar çekim hatalarını veya oyuncuların kusurlarını giderebilir.

Bir yapımın kurgusunda ön planda olan kişiler yönetmen ve kurgucudur. Yönetmen, görüntülerin çekimini gerçekleştirir ve işin nihai sonucunun ne olması gerektiği konusundaki en yetkili kişidir. Kurgucu teknik ve estetik bilgisiyle yönetmenin kafasında oluşturduğu resmi gerçekleştirir. Ancak tecrübeli bir kurgucu sadece yardımcı olmakla kalmaz, fikirleriyle yönetmene ilham verebilir.
Bir kurgucu işini yaparken birkaç soru sürekli zihninde döner durur:


  • Bir çekimden diğerine ne zaman ve nasıl geçmeliyim?


  • Çekimlerin sırası nasıl olmalı?


  • Yaptığım kurgu, filmin kolay anlaşılmasını sağlıyor mu?


  • Yaptığım kurgu, izleyicinin daha keyifle seyretmesini, daha fazla korkmasını, üzülmesini veya gülmesini sağlayabiliyor mu?


Kurgunun Önemi
Rus sinema kuramcısı Lev Kuleşov ilk defa "montaj" kelimesini Vestnik Kinematografi (Sinema Haberleri) dergisinde, "Sinemada Sanatçının Görevleri" adlı makalesinde kullanmıştır: "Üzerine harfler yazılarak dağıtılmış ayrı küpleri bir araya getirerek, kelime veya cümle kuran çocukların yaptığı gibi, yönetmen de filmi yapmak için ayrı, birbirleriyle ilgisi olmayan, farklı an ve günlerde çekilmiş parçaları bir araya getirerek, dağınık pozları en uygun, anlamlı, eksiksiz ve düzenli bir şekilde sıralamalıdır. Bu da filmin montajını anlatan en basit, en ilkel şemadır..."
1918'de Kuleşov, kendisinin belirttiğine göre, içinde "montaj teorisi"nin şekillendirildiği "Proekt inzhenera Prayta" (Mühendis Pryat'ın Projesi) adlı ilk filmini yapmıştır. Kuleşov için montaj, pozların birbirine yapıştırılmasından çok, sanatsal bir düşünce tarzıdır. Lev Kuleşov tarafından sonradan "Kuleşov etkisi" adı verilen montaj deneyi yapılmıştır.
“Kuleşov etkisi” (Kuleshov Effect) adı verilen bu deneyde önce yüzünde hiçbir ifade olmayan bir adam yakın plan çekildi, ardından ise bir tas çorba, küçük bir kız çocuğu ve bir tabut görüntülendi. Bu 4 görüntüden daha sonra şu şekilde üç kısa film oluşturuldu:


  1. film: Adam - çorba - adam


  2. film: Adam - kız çocuğunun tabutu - adam


  3. film: Adam - kadın - adam
Bu üç kısa film, üç farklı denek grubuna seyrettirildi. Birinci filmi, yani yüzünde bir ifade olmayan adam, ardından çorba kâsesi ve tekrar adamın yüzünü seyreden gruba adamın yüzünde nasıl bir ifade olduğu soruldu. Grubun çoğunluğu bu soruyu “açlık” şeklinde cevaplandırdı. Aynı soruya ikinci filmi seyredenler “üzüntü” üçüncü filmi seyredenler ise “sevgi” şeklinde cevap verdi. Seyirciler, adamın çekimiyle birlikte gösterilen görüntü arasında psikolojik olarak bir bağlantı kurup farklı anlamlar çıkarmaya çalışmışlardı. Çünkü seçilen ve ardarda sıralanan görüntüler izleyicinin mesajınızı nasıl algılayacağını etkiler. Çekimler filmde öyle bir biçimde peş peşe getirilir ki, izleyiciler gerçekte görmedikleri bir şeyi görmüş gibi olurlar.

Kuleşov iki ayrı sahnenin birleşmesinden yeni bir mana, yeni bir temsil ve bu sahnelerin hiç de ifade etmediği üçüncü bir anlam ortaya çıktığını belirterek: “Bu keşfim, beni hayrete düşürdü. Bundan sonra montajın ne kadar büyük bir güce sahip olduğunu kavrayabildim.” demiştir.

Bu keşfin arkasında, sinema sanatının o dönemde henüz tanınmayan imkânları saklıdır. "Kuleşov etkisi", Kuleşov'dan başka Pudovkin, Eiseinstein ve diğer ustaların da dikkatlerini çekti. Şüphesiz ki, hem arkasından yaptıkları sinema deneyleri, hem de sesli filmin yapısını anlatan Eiseinstein'in "Dik Montaj" makalesi, Kuleşov deneyinin esintilerini taşıyordu. Günümüzde ortaya çıkmış olan klip sanatı (modern konulu filmlerde de yönetmenlerin sıkça faydalandıkları klip sanatı), gerçekte Kuleşov'un deneylerini yaptığı dönemden bu yana kullanılmaktadır.
Pudovkin ve Kurgu


Vsevolog Pudovkin, Kuleşov'un öğrencilerindendir. Daha sonra Kuleşov, Profesör Pavlov ile anlaşarak, Pudovkin'e Beyin Mekanizması filmini yapma imkânı sağlamıştır. Çok geçmeden, Pudovkin aynı okuldan mezun kameraman Golovnya ile birlikte dünya çapında ün yapmış Ana (Mat, 1926) filmini çekmiştir. Bunun yanında, yazdığı teorik makaleleriyle Pudovkin, sinema sanatının gelişmesine büyük katkılarda bulunmuştur.
Pudovkin film için “çevirmek” kelimesini kabul etmiyor onun yerine “kurmak” sözcüğünü kullanıyor. Ona göre bir film çevrilemez, kendisine has hammadde ile yeniden kurulur. Pudovkin’e göre çekilen her görüntü perdede hareket etse de birer ölü nesnedir. Bu nesne ancak diğer nesnelerle birlikte düzenlenirse, başka görsel görüntülerin bireşiminin bir parçası olarak filmsel yaşama kavuşur.

“Kurgu temel yaratıcı güçtür” diyor Pudovkin ve devam ediyor; “bu gücün yardımıyla ruhsuz fotoğraflar (tek tek çekimler) canlı, sinemalık biçime sokulur. Ve doğa ancak kurgunun üzerinde çalıştığı hammaddeyi verir. İşte gerçek ile film arasındaki ilişki de tam budur.” Bazen seyirciye bir olay, hatta bir oyuncu bir bütün olarak değil, sahne ya da insan vücudunun çeşitli parçaları gösterilir. Bir filmin bu yolla meydana getirilişine, yani bütünü parçalarına ayırdıktan sonra bu parçalardan filmsel bir bütün kurulmasını “Kurucu Kurgu” olarak tanımlıyor.
Ayrıca bknz: Kurgu Üstüne - V. I. Pudovkin Kurgu Üstüne - V. I. Pudovkin

Dziga Vertov ve Kurgu




Vertov filmlerdeki kurmacanın bir afyon olduğunu savunur. Bu kurmacalar seyirciyi sarhoş eder, böylece daha sonra bilinçsiz seyirciye çarpıtılmış gerçekleri kabul ettirmek kolaylaşmaktadır. Vertov Kameralı Adam' (1929 - Chelovek s kino-apparatom) filminde gündelik yaşamı herhangibir oyuncu, dekor, yada kurmaca olmadan kendi akışı içinde anlatmaya çalışmış, şehirleşme, makineleşme, insan ve makinenin eşgüdümlü uyumu üzerine odaklanmıştır. Bu nedenden ötürü Kameralı Adam filmi, sinemada gerçeğin olduğu gibi çarpıtılmadan yansıtılması bakımından önemli bir yer tutar. Dziga Vertov, Mikhail Kaufmann ve Elizaveta Svilosa'dan ile ve sine-göz kuramını geliştirirler. Ve kendilerini Kinokslar olarak adlandırırlar.
“...Biz kendimizi çöplüklerden bolca malzeme toplayan paçavracı sinemacı sürüsünden ayırt edebilmek için “Kinoks”lar olarak adlandırıyoruz.
Artistik sinemada kurgunun anlamı, yönetmen tarafından ele alınan senaryonun değişik çekimlerinin bir sıraya göre birleştirilmesidir.Kinoksların kurgu anlayışıysa tamamen farklıdır. Bu, görünen evrenin düzenlenmesinden ibarettir.
Kinokslar şunu ayırt ederler:
1- Gözlem Sırasında Kurgu : Çıplak gözün herhangi bir anda, herhangi bir yere yönelebilmesi.
2- Gözlem Sonrası Kurgu : Gözle saptanan görüntülerin, kafada, belli bir düzen içinde tasarlanması.
3- Çekim Sırasında Kurgu : Bu kez gözlem sırasında saptanan görüntülere yönelen alıcıdır. Bu çalışma sırasında tasarlanandan, her zaman biraz değişik olan çekim koşullarına uymak gerekir.
4- Çekim Sonrası Kurgu : Kaba kurgu diye adlandırılabilecek bu aşamada kesin kurgu için noksan gelen bir takım çekimler saptanır.
5- Göz Atma : Ayrımlar arası geçişlerin saptanması için bir anlık yöneliş. Büyük bir dikkat ve alışkanlığı gerektirir. Savaş kural : sürat.
6- Kesin Kurgu : Geniş temalı bir bölümde belirsiz kalmış küçük temaların açığa çıkarılması. En doğal sürekliliğin ve akışın sağlanması amacıyla, çekilen bütün malzemenin yeniden düzenlenmesidir. "
Kurgu, ilk gözlemden, filmin kesin son bulmuş şeklini alıncaya kadar devam eder.
"Kameralı Adam" filminin tamamını ve film hakkında bilgiyi sitemizin; Sinema Tarihi bölümünden, Dziga Vertov - Kameralı Adam - 1929 ulaşabilirsiniz.

Eyzenşteyn ve Kurgu

Eyzenşteyn ilk filmi Grev (Stachka, 1925) yeni bir temsil alanı, anlatı dünyası, kahraman tipi yaratır. Mekan gerçek bir metalurji fabrikasıdır. Kahraman kitleler, insan topluluklarıdır ve bireyler daha arka planda kalır. Anlatı biçimi ve çekim montajı hemen göze çarpar. Filmde kahramanlara çeşitli hayvan görünütüleri ile isimlendirip kurgular. Son sahnede işçilerin katledilmesini mezbahada boğa kıyımları ile beraber görüntüler. Bu tip kurgular ile filmin anlatımını güçlendirir. Zaten Ayzenştayn`a göre iyi kurgulanmış bir montaj sadece sahneleri birbirine bağlamakla kalmaz, aynı zamanda izleyicinin hislerini istenilen yöne çekebilmek ve seyirci kitlesini heyecanlandırmak için de iyi bir yoldur.


İkinci filmi Potemkin Zırhlısı (Bronenosets Potyomkin 1925), tüm zamanların en etkileyici filmlerinden biri olarak sinema tarihine altın harflerle kazınır. Film 1905 Bolşevik İhtilalini anlatması için devlet tarafından sipariş edilmiş olmasına rağmen, Eyzenşteyn filmi yepyeni montaj teknikleri, estetik anlatımı ve etki yöntemleriyle basit bir propaganda filmi olmanın çok ötesinde bir klasik haline getirir. Filmin en meşhur sahnesi Odessa merdivenlerindeki kıyım’dır (Primorsky (Potemkin) Merdivenleri). Çarlık askerleri beyaz yazlık tünikleriyle sanki havada süzülürcesine ve çok ritmik bir şekilde (makine gibi) merdivenlerden inerken, merdivenlerde askerlerden kaçan sivil insanların katledildiği sahnedir.
Ayrıca bknz: Ayzenþtayn'a Göre KurguYöntemleri Ayzenştayn'a Göre Kurgu Yöntemleri
David Wark Griffith
Sinema tarihinde kurguyu bilinçli olarak uygulayan, Amerikalı yönetmen David Wark Griffith’tir. Griffith, 1908–1912 yılları arasında çevirdiği 400 civarında kısa filmle sinemanın imkânlarını zorladı. Bu yönetmenin özellikle Charles Dickens’in romanlarındaki kurgulama tekniğini ve paralel anlatım yöntemini sinemaya uyguladığı bilinmektedir. Griffith’in en önemli filmi, sinemaya teknik olarak büyük yenilikler getiren ve iyi bir gişe başarısı sağlayan ama ırkçılık yaparak zencileri aşağıladığı için çok eleştirilen “Bir Milletin Doğuşu" dur (The Birth of a Nation - 1915). Yakın çekim, iris, kararma ve açılma gibi pek çok çekim-kurgu tekniğini geliştiren Griffith, “Ticaretten anlasaydım bu tekniklerden birkaçını patente bağlardım ve yüzyıl film çevirsem kazanamayacağım parayı kazanırdım.” demiştir.
Hitchcock ne diyor?
"...Üçüncü bir yol, benim saf sinematik dediğim şeydir. Yani filmin bir araya getirilmesi ve farklı bir fikir yaratmak için nasıl değiştirilebileceği... Şimdi yakın çekim alalım ve size adamın ne gördüğünü göstereyim.
Adam, bebekli bir kadını görüyor olsun. Şimdi tekrar adama dönelim ve ne gördüğünü görelim. Gülümsüyor. Bu adamın karakteri hakkında ne söylersiniz? Müşfik, değil mi? Sempatik biri. Şimdi kadınla bebeğinin olduğu ortadaki kısmı atalım, diğer iki kısım aynen kalsın. Şimdi araya bikinili bir kız yerleştirelim. Adam bakıyor. Bikinili bir kız. Ve gülümsüyor. Adam şimdi ne oldu? Terbiyesiz bir ihtiyar! Bebekleri seven o eski beyefendi yok artık.
İşte bir film sizin için bunu yapar. "
Yönetmenin 1954 tarihli filmi "Arka Pencere" ( Rear Window - 1954) filminde Hitchcock'un Kuleşov Etkisini kullandığını görürüz. İş kazası geçirerek ayağını kıran ve evinden dışarı çıkamayan bir foto-muhabiri gazeteci L. B. Jefferies'in (James Stewart) canı çok sıkılmaktadır. Kendisi haftalarca yerinden kıpırdayamayacağından dolayı yan apartmanlardaki komşularını izlemeye başlar. Bu sayede insanların özel hayatlarını dair birçok bilgi edinir. Sık sık gördüğü bir komşusunu artık göremeyince bir şüpheye kapılır ve araştırmaya başlar. Filmdeki bir çok sahne pencere dışında geçen olaylar ve L. B. Jefferies'in yüz ifadesi üzerine kuruludur. Bu yöntem Kuleşov Etkisine güzel bir örnektir.
Filmsel Zaman
Bir oyuncu bir odayı baştan sona geçsin ve diğer odaya girsin. Filmde tüm bu olayı gerçek yaşamdaki sürede göstermek zorunda değiliz. Oyuncunun yürüyüşünün bazı kısımlarını atabilir, bazı kısımları gerçek süresinden daha uzun kurgulayabiliriz. Filmlerde bir olayı gerçek yaşamdakinden daha kısa ya da daha uzun verebiliriz. Buna “filmsel zaman” diyoruz.
Filmsel zaman keyfîdir, yönetmen ve kurgucu, bütün bir günü birkaç dakikaya sığdırabilecekleri gibi birkaç dakikalık bir olayı gerçek süresinden daha uzun bir sahne hâlinde kurgulayabilirler. Alfred Hitchcock, “Notorious” (1946) adlı filminde bütün bir gece süren bir partiyi filmde 8 dakikada göstermiş, buna karşın parti öncesi hazırlık sahnesinde kadın oyuncunun, kocası banyoda yıkanırken komodinin üzerinde duran anahtarlığı çalmasını gerilim arttırmak için çok fazla uzatmıştır. Zaten Hitchcock, “Film, hayatın sıkıcı anlarının kesilerek kısaltılmış hâlidir” diyerek bir filmin gerçek hayatta yaşananları birebir zamanlamasıyla vermeye mecbur olmadığına işaret eder.


Bu konuda uc örneklerden biri, "À bout de souffle" (Breathless - Serseri Aşıklar) (Jean-Luc Godard, 1959) filminde, asıl karakter Marsilya’da bir polis memurunu vurur, bir tarladan koşarak geçer ve Paris’e ulaşır. Godard, devamlılığı sebepsiz yere bölebilecek kadar maharetli bir film yapımcısıdır. Breathless filmi tam anlamıyla bir film olarak dikkat çeker: 1930'lar ve 40'larda düşük bütçeli filmler üretmiş olan Monogram Pictures’e adanmış, ve daha akılcı bir yaklaşımla, bir karakterin araç kullanmadan bir yerden başka bir yere gidebilmesi şeklindeki bir sahneyi içerebilecek düşük bütçeli bir Amerikan filminin tarzını yaratabilmiştir.
Bütün bunların ışığında bir filmin aslında üç kere çekildiğini söyleyebiliriz:
1. Proje senaryo aşamasında,
2. Çekimler aşamasında,
3. Kurgu aşamasında.
İyi bir film her üç aşamanın da başarıyla gerçekleştirilmesiyle ortaya çıkar.

“Ben gerçeği herkesin kendisinin bulması gerektiğine inanırım. Bana kalırsa, sosyal bir öbek için bir çağrı hazırlamak, ya da herkes için çağrı olacak bir çevirmek boşunadır. Bir topluluğa hitap edilebileceğine inanmıyorum. Çünkü topluluk dediğimiz nedir ki? Her birinin kendi gerçeği olan belli sayıda bireylerin toplamı. Filmlerimin bir sonu olmayışının nedeni de budur. Filmlerimin hiçbir zaman basit bir çözümü yoktur. Bana kalırsa, bir sonuca ulaşan herhangi bir öykü anlatmak, sözün tam anlamıyla ahlâk dışıdır. Perdede bir sonuç sunduğunuz anda seyircinin işine karışıyorsunuz demektir.”

“Sanatta tanımlamalar anlamsızdır. Etiketler bavullara konur… Sanatta bütün yolların geçerli olduğu kanısındayım.”

(Andrei Tarkovski hakkında) “Büyük çı, büyük ruh, büyük usta.”

, Charlie Chaplin’den daha çok hoşuma gider. Kedi parlaklığındaki gözleri, kemirgenleri andıran keskin dişleri ile Chaplin bende bir tür kuşku, güvensizlik yaratıyor. Chaplin’in belki de en büyük olduğunu kabul ediyorum. Ancak Keaton’ın duygu sömürüsüne ihtiyacı yoktu. Giriştiği mücadeleleri ve başına gelen yıkımları, haksızlıkları ya da adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için yaşamamıştır. Ve bu mücadeleler, bizi heyecanlandırmayı ya da bize tepeden bakmayı amaçlamaz. İnatçı çabasının özü, bize bir bakış açısı, tümüyle değişik bir perspektif önerisinden ibarettir. Âdeta bir felsefedir bu, değişmez kavramlardan oluşan bir sistemin içinde donup kalmış bütün varsayımları ve fikirleri altüst eden ve bunları geçici ve yararsız kılan değişik bir din. Budizm’den direkt gelen gülünç bir varlık.”

(Otto e mezzo hakkında) “Aslında, bu filme bir isim vermeyi bile becerememişim. Notlarımın olduğu deftere, o güne kadar çekmiş olduğum bütün filmlere gönderme yapmak amacıyla 8 1/2 şeklinde bir not düşmüştüm, geçici olarak. O, filmin adı oldu.”

“Bir eseri, yalnız ve tek bir ifadeden, kendi öz ifadesinden doğar. Genellikle tercihim, için yazılmış özgün konulara yöneliyor. Öyle sanıyorum ki sinemanın edebiyata ihtiyacı yok. Yalnızca yazarlarının, yani merakını ritimle, sinemaya özgü ahenkle anlatan kişilere ihtiyacı var. , en iyi varsayımla bile her seferinde hayali kopya resimler gibi üst üste çakışmalara ihtiyacı olmayan özerk bir dalıdır. Her eseri, algıladığı ve ifadesini onda bulduğu boyutta yaşar. Bir kitaba ne basılır? Durumlar… Ancak, bu durumlar kendileri olmadan, hiçbir anlam taşımazlar. Önemli olan, bu durumların ifade edildiği duygulardır, yani hayal gücüdür, ortamdır. Işıktır ve sonuç olarak bunların yorumudur. Oysa bu olguların kâğıt üzerindeki yorumunun, sinematografik yorumu ile hiçbir ilgisi yoktur.”

“Bir çı her zaman kendinden söz edermiş gibi geliyor bana. Bir filme giren günlük şeyler bile çının acı ve kaygılarının tanıklarıdır.”

“Gerçeği abartmaktan, süslemekten, güzelleştirmekten hoşlandığımı bütün dostlarım bilir. Bazı insanlar bu yüzden yalancı olduğumu söylüyorlar. Benim gibi düşlerin ve görüntülerin dünyasında yaşayan birisi için gerçeğe sadık kalmak ancak doğaüstü, aşırı bir zorlama olabilir.”

“Kitaplar okumaya, tablolar görmeye hiç gerek yok. Yaşam bugüne dek, bu yapıtlarla şartlanmıştır; çağın özü onlardır. Öyleyse yaşamak yeterlidir.”

“Asıl katıksız anlamda Yeni-Gerçekçiliğin benim için almamı: insanın kendini ve başkalarını araştırması, bütün yönlere, hayatın bulunduğu her yöne doğru bir araştırma…”

“Franz Kafka… Düşsel bir peygamber…”

“Tek gerçeklik düşlerdir.”

“Düşlerimiz bizim gerçek yaşamlarımızdır.”

(Alfred Hitchcock’un – Kuşlar filmi hakkında) “Kıyamet şiiri…”

“Yeni-Gerçekçiliğin ‘ yapmak yaşama karşı bir alçakgönüllülük eylemidir.’ öğretisini kabul etmiyorum… Çünkü bu yaşama karşı alçakgönüllülük işini, kamerayla olan işinize dek uzatacak olursanız, artık yönetmenine gerek kalmayacaktır.”

“Duyduğum tek sorumluluk duygusu, cehalet ve aptallık tarafından üretilen vasatlıktan kaçınmaktır.”

“Seyirci (…) istekleriyle şartlanmak olanaksızdır. Buna önem verecek olursanız, kendinizi aşağılayıcı ve küçültücü bir duruma sokarsınız…”

“Bir insanın gerek kendisi ve gerek başkalarıyla ilişkileri, gerekse de hayatın gizemleri konusundaki bütün araştırmaları tinsel ve gerçek anlamda dinsel bir araştırmadır.”

“Son yok. Başlangıç yok. Sadece hayatın sonsuz tutkusu var.”

“Benim bir tek hayatım var, onu da sana anlattım. Bu benim vasiyetim, çünkü anlatacak başka bir şeyim yok.”

(Akira Kurosawa hakkında) “Büyük bir gösteri adamı.”

“Ben yarım Romalıyım. Annemin ailesi Romalı. Hem de çok uzun yıllardan beri. Soykütüğü araştırmalarıyla uğraşmaktan haz duyan bir yeğenim var, annemin kızlık soyadı Barbiani’ye kayıtlarda ilk olarak 1400′lü yıllarda rastlamış. Papa 5. Martin’in maiyetinde bir Barbiani’nin çalıştığını bile saptamış hatta. Bunaryosuz senaryoları filme çekmeye zorlayan kişi çok uzaklardaki bu atadır… Roma’da yaşamaya 1938′de başladım. Burada kendimi çok daha rahat hissettim. Ama peki benim Romalı yanım var mı? Genel düşüncelere göre Romalı, dışa dönük, nefsine düşkün, eli açık, epey sosyal, insanlarla birlikte olmaktan zevk alan, iyi masalardan keyif alan, siyasete tutkunluk derecesinde bağımlı, kendisini dinsiz diye tanıtan, ama karısıyla kızlarını ‘Bir ailede tanrı ile arasının iyi olması gereken kişiler de olmalıdır…’ düşüncesiyle kiliseye yollayan biri… Ancak bu pek sempatik kusurları ve insani nitelikleri kişiliğimde tam anlamıyla yansıttığımı hiç sanmıyorum. Özellikle siyasal tutkuya gelince, bu konuda Romalı değil, tam bir Eskimo’yum.”

sirke çok benzer; eğer olmasaydı, pekâlâ bir sirk yöneticisi olabilirdim. Sirk de gibi katıksız bir teknik ve doğaçlama karışımıdır.”

“Şanslı olanlar mantığa pek fazla bel bağlamazlar. Onlar sezgilerine güvenmekten, sezgileri tarafından yönlendirilmekten kor

kişi uyuşturucu müptelâsıymış ve bir zehirlenme olayıyla ilgili olarak engizisyonda yargılanıp hapse atılmış; otuz yılını fareler ve örümceklerle iç içe geçirmiş. Kim bilir, beni belki de bu tür sekmazlar.”

“İtalya gibi bir ülkede hayatımda tek bir futbol maçı bile izlemediğimi bir şekilde öğrenmeleri ya da herhangi bir seçimde bilinçli verilmiş herhangi bir oya sahip olmayışımı ifşa etmem, linç edilmem için yeterli sebeptir sanıyorum. Neyse ki, İtalyanım ve Orta İtalya’da yaşıyorum… Vatandaşlarım beni linç etmek için gerekli enerjiyi toplayıncaya kadar, kaçmak için gerekli enerjiyi toplamış olurum sanırım.”

“Her filmimin başında, vaktimin en büyük bölümünü çalışma masamda geçirir, habire kıç ve meme resimleri çiziktiririm. Bu, benim filmime başlama, bu karalamalar arasında onu çözme biçimimdir. Tıpkı bir labirentten çıkışı sağlayan ipuçları gibi…”

(…) kendi kendimi araştırmamı sağlar. Aslında hiçbir zaman çözümü bulmayı istemem. Ne yapayım çözümü? Yaşam belirtisi bu değil mi; aramak, durmaksızın aramak…”

“Eğer Brigitte Bardot varolmasaydı onu yaratmak zorunda kalacaktık.”

“Işık, filmin özüdür. Ve bu nedenle sinemada ışık ideolojidir, duygudur, renktir, tondur, derinliktir, havadır, öyküdür.

Işık, fantastiğe, düşe eklenen, yok eden, sınırlayan, coşturan, zenginleştiren, nüanslandıran, altını çizen, benzeten şeydir, bu şeylere itibar kazandırır, onları kabul edilebilir hale getirir. Ya da tam tersine, gerçeği fantastik hale getirir, en gri günlük olayı mucizeye dönüştürür, şeffaflık katar, gerilimler, titreşimler önerir.

Işık, bir yüzü oyar ya da parlatır, olmayan ifadeyi ekler, donukluğa zekâ pırıltısı, yavanlığa çekicilik katar. Işık, bir yüzün zarafetini ortaya çıkarır, bir manzarayı yüceltir, onu yok olmaktan çekip çıkartır, bir dekorun fonuna büyü katar.

Işık, hileleri vb. gibi özel efektlerin birincisidir. En basit, en kabaca gerçekleştirilmiş dekor, ışık sayesinde beklenmedik, hiç akla gelmedik perspektifler yaratabilir ve konuyu muğlak, endişe verici bir atmosfere sürükleyebilir; ya da yalnızca güçlü bir projektörü yakarak ya da bir başkasını devreye sokarak, kasvetli hava yok edilebilir ve her şey ferah, bildik, güven verici bir hale girer. denen şey ışıkla yazılır; biçim, ışıkla ortaya dökülür.”

Oscar'a saatler kala tahminlerim


83. Oscar Ödül Töreni'ne Kısa Bir Zaman Kalan Süre Zarfında DeğerlendirmelerimiYaptım Hazırladığım Listeler Aşağıda Sıralanmıştır.

http://i.ekolay.net/i/0119/248.jpg

1. EN İYİ FİLM : INCEPTION
...2. EN İYİ ERKEK OYUNCU : COLIN FIRTH
3. EN İYİ KADIN OYUNCU : NATALIE PORTMAN
4. EN İYİ ANİMASYON : HOW TO TRAIN YOUR DRAGON
5. EN İYİ YÖNETMEN : DAVID FINCHER SOCIAL NETWORK
6. EN İYİ KURGU : 127 HOURS
7. EN İYİ YABANCI FİLM : BIUTİFUL
8. EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU : CHRISTIAN BALE : THE FIGHTER
9. EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU : JACKI WEAVER : ANIMAL KINGDOM
10. EN İYİ ORJİNAL FİLM MÜZİĞİ : INCEPTİON HANS ZIMMER
VE THE SOCIAL NETWORK
11. EN İYİ KOSTÜM : ALICE WONDERLAND
12. EN İYİ GÖRSEL EFEKT : INCEPTION

- Takıntı -


Film Türü: Kurmaca, Gizem, Dram / Süresi: 18 dk. 15 sn. / Yapım Yılı: 2010 / Yönetmen: Ekrem Doydu / Senarist: Ekrem Doydu / Görüntü Yönetmeni: Bahadır Karasu / Sanat Yönetmeni: Cihan Turhan / Kamera: Ekrem Doydu, Recep Aykaç, Mehmet Emin Özdinç / Ses: Recep Aykaç / Müzik: Aydilge / Oyuncular: İsmail Törk, Cihan Turhal, Duygu Ekinci, Mert Konmuş, Ahmet Faruk Dursun / Film Hakkında: Gökhan sürekli aynı rüyaları gören işsiz bir gençtir. Gördüğü rüyaları ilk başta sorun etmese de kısa bir süre sonra onda Takıntı haline gelir. En yakın arkadaşı olan Kenan ın ise daha büyük bir sorunu vardır. Gökhan hem çevresi hem de kendi içinde boğulurken yaşanan olaylar ona rüyalarının sır perdesini aralayacaktır.

Kısa filmi ayrıca Short Films kısmındanda izleyebilirsiniz.

http://www.mybilet.com/eventinfo.php?eventid=9103


Sinemada Anlatım Öğeleri...

Birçok kuramcı ve yazar, sinemanın konuşma ve yazı dili gibi başlı başına bir dil olduğunu öne sürmüştür. Sinema dilinin sözcükleri ise görüntüler ve seslerdir.

Sinema yönetmeni, kameranın nesnelliğini ve dolayısıyla gerçekliği istediği gibi değiştirerek sinemayı bir anlatım aracı, olarak kullanabilir. Görüntüye ve kameraya ilişkin, yani sinematografik olan anlatım öğelerinin başında çerçeveleme gelir. Çerçeveleme, her film karesi içine neyin alınıp neyin alınmayacağını belirlemektir. İkinci öğe ise kamera açısı ve çekim ölçeğidir. Yönetmen nesnelerin yerini ve ötekilere göre hangi yakınlıkta ve büyüklükte görüleceğini, kameranın uzaklığını ve açısını ayarlayarak belirleyebilir. Üçüncü öğe olan kamera hareketleri ise yönetmene kamerayı belli yönlerde ve hızlarda hareket ettirerek görüntüyü kesmeden mekân içinde dolaşma ve hareketi izleme olanağı sağlar. Kamerayı hareket ettirmemek de bu bağlamda bir anlam yaratabilir. Yönetmen siyahbeyaz ya da renkli film kullanır ve istediği etkiyi yaratmak için ışık ve renk tonlarıyla oynar. Görüntüye ilişkin bu temel anlatım öğelerine, sinemanın yanılsama yaratma gücünden kaynaklanan film hileleri ile son dönemde gittikçe yaygınlaşan ve elektronikoptik sistem ve düzeneklerle gerçekleştirilen görsel efektleri de eklemek gerekir.



Görüntüye ilişkin olmayan temel anlatım öğesi ise kurgudur. Tek bir çekim, kameranın gördüğü çerçeve içindeki mekânı ve şeyleri yansıtır; bunlan bir anlam, duygu ve izlenim yaratacak biçimde kullanmak kurgu ile gerçekleştirilebilir. Görüntülerin belli sürelerle ve belli bir düzende art arda gelmesiyle sinema dili oluşur. İzleyici genellikle farkına varmasa da, bir konulu filmde ortalama her 10 saniyede bir görüntü kesilip yeni bir görüntüye geçilir ve bir filmde ortalama 600 kesme bulunur. Kurgu aynı zamanda, farklı yerlerdeki olayları aynı anda yansıtma olanağını sağladığı gibi, aynı mekânda birbirinden bağımsız gelişen olayların da birlikte perdeye yansıtılmasına olanak verir. Ayrıca, yönetmenler kurguyla çarpıcı etkiler yaratabilir, dramatik vurgular yapabilir ve yaratıcılıklarını gösterebilirler. Kararma, bindirme gibi değişik geçme biçimleri de yönetmenlerce benzer amaçlarla kullanılabilir.

Sinema, bir dizi mekân görüntüsünün zaman içinde sıralanması olarak da tanımlanabilir. Sinemanın zaman öğesi gerçek zamandan farklıdır. Sinemada her saniyede izleyiciye 24 (ya da 16) sabit fotoğraf gösterilir. Bu sayı, hareketi gerçek yaşamdaki hızıyla perdeye yansıtır. Ama bu sayının azaltılıp çoğaltılmasıyla, yani kameranın hızlandırılıp yavaşlatılmasıyla da hareket yavaşlatılıp hızlandınlabilir. Yönetmen sinemada bu olanaktan yararlanarak da değişik anlamlar yaratabilir. Şiddet sahnelerinde hareketin yavaşlatılıp destansı bir havaya büründürülmesi ya da komedilerde hareketin hızlandırılıp komikleştirilmesi bunun örnekleridir.

Kameranın hızıyla oynanmadığı sürece tek bir çekim, hareketi gerçek zaman içinde saptar. Ama yeni bir görüntüye geçilmesiyle birlikte gerçek zaman parçalanır ve sinemasal zaman ortaya çıkar. Sinemasal zaman aracılığıyla gerçek zaman içinde dolaşmak, büyük atlamalar gerçekleştirmek, 100 dakikalık bir film içinde binlerce , yılda geçen bir öyküyü anlatmak olasıdır. Bunun tersine, 100 dakikalık bir filmde çok daha kısa zaman süresi içinde geçen bir öykü de anlatılabilir. Üstelik aynı olay ve an, çok değişik açılardan tekrarlanarak gösterilebilir.

Her filmin kendi içinde bir temposu ya da ritmi vardır. Bu tempo hareketin hızıyla, kamera hareketleriyle, kesmelerin kısalığı ya da uzunluğuyla, müzik ve ses efektleriyle ve öykünün içeriğiyle sağlanır.

Emre GEÇER, 22 Haziran 2010, Antalya
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiS61KSUu536GyhfvCNmGVf6UMB7gJ7QPlhu5485F2dn3hzyQ6KXtF08XsiTgB9pAnlvG584nhuRTV6eECMAK-jxZTfqtJW3xyfDNQXzuo5Bn-17sfa78T5JoLhqjTyOMrXuz2UjqtGmD8/s1600/session+9+title.jpg
-Where do you live simon ?
-I live in weak and wound doc.


Session 9 (bir bilim kurgu denemesini saymazsak) daha önce sadece romantik komediler yazıp yönetmiş olan brad anderson'un ilk korku filmi çalışması. 2001 yıında gösterime girmiş ve gişede iki seksen yatmış olan bu filmin senaryosu da yine bu yeni yetme yönetmene ait. kadrosunda usta aktör david caruso dışında çok populer isimleri barındırmasa da oyunculuğun vasatın çok çok üzerinde olduğunu söyleyebilirim caruso'nun klasik stili dışında peter mullan'ın; *ama özellikle american psycho ve son olarak a beatiful mind filminde gördüğümüz josh lucas'ın performansları gerçekten harika.

filmin konusuna gelmeden önce türü ile ilgili de birşeyler söylemek isterim. aslında bildiğimiz lanetli ev motifinin the shining deki kadar olmasa da benzerlerinin çok çok üzeri bir seviyede zenginleştirilmiş hali denebilir. gotik mimarinin bu tip filmler üzerinde her zaman olumlu bir yeri vardır; ama bu filmdeki mekan (1800lü yıllardan kalma bir akıl hastanesi) küçük bir çocuğun bir high8 kamera ile kaydedeceği herhangi bir çekimi usta işi bir korku filmi yapmaya yetecek ölçüde tüyler ürpertici bir yer. mekanın geniş açı objektiflerle ve düzgün ses efektleriyle çekilmiş bu halini gördükten sonra yanına bile yaklaşmayı istemeyeceğimden emin olabilirsiniz.

filmi günümüz korku filmlerinden ayıran bir diğer özelliği de hedef aldığı kitle olsa gerek. mtv stili teen slasherlardan kendimizi kurtaramadığımız bir dönemde yetişkinler için tasarlanmış bir filmin çekilmesi ve hâlâ klasik korku motiflerinden etkilenen insanların varlığının hatırlanması sevindirici bir gelişme. her ne kadar gişede hüsrana uğrasa da bu film için son yıllarda the others dahil olmak üzere izlediğim en başarılı lanetli ev çalışması diyebilirim.

konusu 1800lü yıllardan kalma 1980li yıllarda terk edilmiş eski bir akıl hastanesinin onarımını üstlenen beş karakterin üzerinde yoğunlaşıyor. asbest temizleme işinden sorumlu bu beş kişi bir hafta içinde devasa büyüklükteki bu binayı temizlemeye soyunuyor; ama tahmin edebileceğiniz gibi bir takım normal dışı gelişmeler yaşanıyor haliyle cinayet motifi işin içine giriyor.

filmin her zamanki katil kim oyununu oynamanıza izin vermeyen anlatımı sayesinde suçlu bu beş kişiden biri mi, geri dönen bir hasta mı, yoksa binada hapsolmuş bir hayalet mi sorusuna bir yanıt arama girişiminiz olmuyor. tek derdiniz karakterlerin korkularını hissetmek. gündüz ve aydınlık mekanlarda geçen bir film olmasına karşın bu dev binanın bazı yerleri karanlık ve akluofobisi * olan bir karakterin bu yerlerde dolaşması ortada bir şey yokken dahi gerilmeniz için yeterli.

ses görüntü ve haliyle atmosfer olarak oldukça başarılı olan bu filmin tek kötü yanı karakterlerin oldukça derinliksiz olması. kendi aralarında bir takım konuşmalar geçiyor, herbirini diğerlerinden ayıran bir takım yönlerinin olduğunu sezinliyorsunuz; ama senaryo daha ileri gitmenize yetmiyor. bu sanki daha önce yüz bölümünü kaçırdığınız bir dizinin yüzbirinci bölümünü izlemeye benziyor. karakterleri tanımayışınız da onlara sempati duymamanıza, haliyle kendinizi onların yerine koyamamanıza neden oluyor.
sonuç olarak bu son derece ağır ve kimilerimize göre çok sıkıcı olabilecek film, havasına girildiğinde uzun süre akıldan çıkmayacak nitelikte; ama karakter ve işleniş bazında ele alındığında yazık ki vasat sayılabilecek düzeyde.






top